19 Kasım 2019 Salı •

KURANIN HAK VE ÖZGÜRLÜKLER ANLAMINDA MUHATABI İNSANDIR - Mehmet Yaşar Soyalan

16.06.2019

Mehmet Yaşar Soyalan: Modern anlamdaki insan hakları idealleri konusunda tam bir konsensüs bulunmamaktadır. Temel konular olarak görülebilecek birçok konuda bile farklı görüşler söz konusudur. Konular marjinalleştikçe fikir birliği azalmaktadır. Bu anlamda her tartışmayı veya her söylemi mutlak, insanlığın üzerinde ittifak ettiği bir insan hakkı veya özgürlük söylemi olarak görmemiz söz konusu olamaz.

Bu anlamda her tartışmayı veya her söylemi mutlak, insanlığın üzerinde ittifak ettiği bir insan hakkı veya özgürlük söylemi olarak görmemiz söz konusu olamaz. Örneğin Kur’an’ın kesin olarak yasakladığı ve sapkınlık olarak tanımladığı davranışları ne bir insan hakkı olarak ne de toplumsal boyutu olan bir özgürlük alanı olarak görmemiz mümkündür. Aynı şekilde hazcı ve tüketimi önceleyen bir algıyı esas alan bir kültürün üretiklerini de ...

Yazarımız Sayın Mehmet Yaşar SOYALAN'ın "Kur'an Merkezli Bir Tanımlama ve Değerlendirme HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN ANLAM VE ALANI" Üzerine Kaleme Aldığı  Yazı Dizisinin 3. Bölümünü Yayınlıyoruz...

Hertaraf Haber

 

3. Bölüm

Genel Esaslar ve Sınırlar

Kur’an ayetleri bir bütün olarak ele alındığında, özellikle hak ve adalet terimlerine yapılan vurgular göz önünde bulundurulduğunda, Kur’an’ın bu konuda şu amaç ve prensipleri ortaya koyduğu görülür:

a)         Kur’an, bireysel ve toplumsal mutluluğu esas alır.

b)         Kazanılmış hakları (daha önceki ilâhi metinlerle veya insanoğlunun kendi çabası ile elde ettiği hakları) kabul eder ve onları güvenceye alır. Bunları geliştirmeyi benimser.

c)         Bireysel ve toplumsal farklılıkları kabul eder ve bu farklılıkları bireysel ve toplumsal barışın esasları olarak görür.

d)        Dini, etnik, sosyal ve ekonomik statüden kaynaklanan ayrıcalıkları reddeder. Bu tür ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasını hedefler.

e)         Yönetimde adaleti, danışmayı/seçimi ve hukukun üstünlüğünü esas alır. Zulmü ve haksızlığı reddeder.

f)         Durağan ve donuk değil, dinamik bir yapısı vardır. Ortaya koyduğu düzenlemeler de bu özelliğini yansıtır.

g)         Gerçekleştirmek istediği yapısal düzenlemeleri, insanın yapısını ve özelliklerini, toplumsal durumunu, ulusal ve uluslararası ilişkileri göz önünde bulundurarak, bir sürece yayarak gerçekleştirir.

h)         Kadın-erkek ayrımcılığını ve her türlü kayırmacılığı reddeder. İddiaların aksine Kur'an cinsiyetçi, erkek egemen bir dil kullanmaz.

i)          Mutlak olarak insanı muhatap alır ve onun canını, malını, doğuştan sahip olduğu yeteneklerini kutsal kabul eder.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kur’an’ın bu yöndeki amaç ve hedefleriyle modern anlamdaki insan hakları idealleri arasında paralellikler söz konusudur. Bu modern idealler ile Kurani prensiplerin motamot örtüşmesini beklememek gerekir. Bunun temel birkaç nedeni vardır;

Birincisi, modern anlamdaki insan hakları idealleri konusunda tam bir konsensüs bulunmamaktadır. Temel konular olarak görülebilecek birçok konuda bile farklı görüşler söz konusudur. Konular marjinalleştikçe fikir birliği azalmaktadır. Bu anlamda her tartışmayı veya her söylemi mutlak, insanlığın üzerinde ittifak ettiği bir insan hakkı veya özgürlük söylemi olarak görmemiz söz konusu olamaz. Örneğin Kur’an’ın kesin olarak yasakladığı ve sapkınlık olarak tanımladığı davranışları ne bir insan hakkı olarak ne de toplumsal boyutu olan bir özgürlük alanı olarak görmemiz mümkündür. Aynı şekilde hazcı ve tüketimi önceleyen bir algıyı esas alan bir kültürün üretiklerini de ...

İkincisi ise, Batı medeniyeti/kültürü ile İslam’ın insana ve insan ile ilgili olana bakışlarındaki farklılıktır. Kur’an terminolojisinde, özgürlükler alanı alabildiğine geniş tutulur, yasak alan oldukça daraltılmıştır. Yani esas olan özgürlükler alanıdır. Batılı yaklaşımda ise yasaklar alanı alabildiğine geniş tutulmuş, haklar sayılarak, geriye kalanın yasak alanı oluşturduğu ifade edilmiştir.

Kur’an’ın söylemleri ile modern insan hakları söylemlerini karşılaştırırken tüm toplumlar tarafından kabul görmüş metinleri esas almak gerekir. Bu tür metinler ile Kur’ani ilkeleri karşılaştırdığımızda ölüm cezası ve hadler dışında önemli bir farklılığın bulunmadığını görmekteyiz.

Kur’an’daki ölüm cezası, iki farklı düzlemde ele alınmıştır: Birincisi, savaş gibi özel şartların ortaya çıkardığı ölüm cezalarıdır. Bu konuda modern söylemle bir fikir ayrılığı bulunmamaktadır. İkincisi, bu özel şartlar dışında meydana gelen öldürme olayları ile ilgili olarak Kur’an mutlak anlamda bir ölüm cezası öngörmemekte, sorunun çözümünü sosyal şartlara, olayın özelliğine, tarafların anlaşmalarına, en önemlisi de “örf”e bağlamaktadır. Ölüm cezası dahil tüm had cezaları için örf önemli bir konuma sahiptir, neredeyse temel belirleyici olmaktadır.

İlk İslami uygulamalarda da“örf”, önemli bir belirleyici olarak görülmüş, özellikle sosyal boyutu olan konularda temel bir rol üstlenmişti. Bugün de İslam hukuku yeniden inşa edilirken veya yorumlanırken “örf”e önemli bir görev düşecektir. Her dönemin örfü kendine göredir. Mevcut ekonomik ve sosyo-kültürel ortamda yeniden doğar ve oluşur. Günümüz koşullarına göre düşündüğümüzde toplumların mutabık kaldığı, Kur’an’ın temel hedefleriyle çelişmeyen uluslararası metinleri de “örf” bağlamında değerlendirmek mümkündür.

Bu genel esasları ve Kur’an’ın hak ve özgürlüklerine yaklaşımını daha iyi anlayabilmek ve günümüz kavramlarıyla daha sağlıklı karşılaştırmalar yapabilmek için, öncelikle Kur’an’ın insana yaklaşımına, onu nasıl tanımladığına, ona hangi misyon ve sorumluluklar yüklediğine de kısaca değinmemiz gerekiyor. Çünkü Kur’an nasıl bir insan istiyor veya nasıl bir insan inşa ediyor sorusuna verilecek cevap, aynı zamanda hak ve özgürlüklere nasıl yaklaştığının da cevabı olacaktır.

Kur'an İnsanı Nasıl Tanıtıyor/Tanımlıyor?

Kur’an hak ve özgürlükleri tanımlarken insanın yapısını esas alır. Kur’an’ın bir hidayet kitabı, hidayetin muhatabının da insan olması hasebiyle, Kur’an’da, insanın yapısı ve özellikleri konusu her bağlamda dile getirilmiştir. Bu anlatımlarda insanın yapısının kötülük ve iyilik yapmaya uygun bir donanıma sahip olduğu, değişik yansımalarıyla birlikte dile getirilir. Bu anlatımlarda, sadece siyah beyaz tonlardan değil ara tonlardan da söz edilir. Öyle ki, insanın yapısı ve nitelikleri, en olumsuz uç örnekler olarak insanın kan akıtıcılığı, fitne çıkarıcılığı ve bozgunculuğu ile ifade edilirken, olumlu uç örnekler de meleklerin kendine secde ettiği, yeryüzünün halifesi olan, her şeyin kendine emanet edildiği bir varlık olarak betimlenir. Yani insanın, iyilik yapan, yardım eden, çevresini koruyup düzenleyen, barışı ve selamı, huzuru, mutluluğu ve güveni yayan bir varlık olmasının yanında, kan akıtan, fitne çıkaran, bozgunculuk yapan, nankör, hep kendini düşünen bir varlık olması nedeniyle, kurallar ve sınırlar, hak ve özgürlükler, onun bu yapısına uygun olarak konulmuştur. Sosyal ve hukuki konularla ilgili anlatımların geçtiği birçok ayette insanın benzer özelliklerine dikkat çekilmesi önemlidir.[1] Ancak Kur'an, insanın bu iki yanını ortaya koymakla birlikte, Allah'ın insana güvendiğini, onu önemsediğini, daima ona toleranslı davrandığını, onun olumsuz yanını rahmete çevireceğine olan inancını da aktarmaktan geri durmaz. Tövbe olgusu bu algının bir parçasıdır.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi Kur’an:

1-         İnsanı, kesin bir irade sahibi, iyiyi de kötüyü de başka bir ifade ile dilediğini seçme özgürlüğü olan bir varlık olarak tanımlıyor.

2-         İnsanın yaratılışından kaynaklanan herhangi bir ayrıcalığa sahip olmadığını, bütün insanların kadın-erkek, siyah-beyaz-sarı veya hangi coğrafyada yaşıyor olurlarsa olsunlar aynı kökten yaratıldıklarını vurguluyor.

3-         İnsanın yeryüzündeki nimetlere çabası oranında ulaşacağına, zaafları veya üstün vasıfları oranında bir konuma sahip olacağına, başka bir deyişle, sahip olduğu mevcut konumunu kendisinin belirlediğine işaret ediyor.

4-         İnsanın yapısal özelliklerini, üstün vasıflarını, zaaflarını, aceleciliğini, kıskançlığını, oburluğunu, bencilliğini de vurgulayarak, insanın bu özellikleriyle birlikte insan olduğunun, bu artı veya eksi yanlarından birini ön plana çıkararak hayatını sürdürdüğünün altını çiziyor.

5-         İnsanın hukuk önünde eşit olduğunu, herhangi bir ayrıcalık ve kayırmanın söz konusu olamayacağını, herkesin hangi anlayışta olursa olsun sadece yaptıklarının karşılığını göreceğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

6-         Kendisine kaldıramayacağı yükün yüklenmeyeceğini, sorumlu ve yetkili olduğu şeylerden gücü oranında yükümlü olduğunu, bu nedenle kendisini ilgilendiren konularda kendisiyle istişare edilmesi gerektiğini, bu istişarenin de laf olsun diye veya gönül alma cinsinden bir danışma değil, dini bir zorunluluk olarak görüldüğünü açıkça ifade ediyor.

Kur’an özgür ve irade sahibi bir insan portresi çizerken, ondan da bu özelliklerine uygun davranışlar bekliyor. Bu konuda ümitvar bir tablo çiziyor. Ortaya koyulan sosyal düzenlemeler de özgür ve irade sahibi insanın yapısına uygun şekilde tezahür ediyor. Kur’an’ın ortaya koyduğu sosyal ve hukuki düzenlemeleri bu gözle irdelemek gerekir.

KURANIN HAK VE ÖZGÜRLÜKLER ANLAMINDA MUHATABI İNSANDIR

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız ilkeler çerçevesinde baktığımızda, eğer konu hak ve özgürlükler ise, Kur'an'ın muhatabının herhangi bir inanç ve anlayıştan bağımsız olarak nötr anlamda insan olduğunu söyleyebiliriz. Onun hitabı; "Eyyühannas" (ey insanlar)tır. Yani “Her kim zerre miktar hayır işlerse mükâfatını ve her kim zerre miktar kötülük yaparsa cezasını görecektir." (Zilzal/99:6-8) Bu konuda herhangi bir anlayış, inanç ve ideoloji ayrımı yapılmaz. Ceza ve mükâfat noktasında ahirette bir ayrıcalık olmadığı gibi bu hayatta da bir ayrıcalık yoktur. İlkeler her zaman şahıslardan bağımsız olarak vaz edilmiştir.

Özellikle Mü'minlerden bu ilkelere sadık kalmaları ve kendi yakınları da olsa adil olmaları, adaleti gözetmeleri ve hayatlarının merkezine almaları istenmiş, en önemlisi de onlara adaleti, koruma, ayakta tutma, yaşatma ve geliştirme görevi verilmiştir (Maide/5:8). Bu görev, inanalar için, sadece sosyal bir yükümlülük değil iman etmiş olmalarının da bir gereğidir. Bu ilkeden taviz vermeleri imanlarından taviz vermeleri anlamına gelir. Çünkü adalet, adil olma ve adaleti gözetme İslam'ın esasıdır. Ve bu adil olma, maddi- manevi, pratik -teorik, sosyal –fikirsel her alan ve durum için en temel esastır. Kısacası, evren, hayat ve din/islam adil olma üzerine inşa edilmiştir.

Kur'an “Ya eyyuhellezine emenu/Ey İnanalar” dediği özel durumlarda bile bu genel hitaptaki temel ilkelere vurgu yapar ve ondan onlardan bu ilkeleri koruması istenir. Bu hitaplar bazen de özel ibadet/ ritüel alan ile ilgili olarak da kullanılır. Dini menasıklarla ilgili kurallardan, bazı helal ve haramlardan da söz edilir.

Kur'an İnsanı Özgürleştirmek İster

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki Kur’an’ın en önemli hedeflerinden birisi insanı özgürleştirmektir. Bunun için de öncelikle ya kendisi özgür bir ortam oluşturur ya da mevcut ortamlar/coğrafyalar arasından en uygununu seçer. Kur’an metni ve ilk dönem uygulamaları bu bakış açısıyla mercek altına alındığında, bunun ipuçlarının görülmesi mümkündür. Bunu hem Kur’an’ın anlatım tekniği içerisinde, hem sembolik ifadelerinde, hem genel anlatımlarında, hem de verdiği örneklerde açıkça görebiliyoruz. İlk dönem uygulamaları da bu Kur’ani ifadelerin nasıl hayata geçirildiğini gözler önüne sermektedir. Kur’anî ifadelere ve ilk dönem uygulamalarına bakarak şunları söyleyebiliriz:

1-         İnsanoğlunun cennetten yeryüzüne inişini anlatan öyküler/sembolik ifadeler insanoğlunun özgürleşme sürecini ve bu özgürlüklerin sınırlarını ortaya koymaktadır. (Tarafımızdan yayına hazırlanan, İranlı düşünür Ali Şeriati’nin insanın yeryüzüne iniş serüvenini anlattığı “Hubut” adlı kitabı bu konuyu anlatan güzel bir örnektir.)

2-         İnsanoğlunu özgürleştirmek isteyen son ilâhi vahyin, Mekke’de inmeye başlaması da Kur’an’ın özgürlüğe verdiği önemin önemli bir göstergesidir. Kur’an’ın Mekke’de inmeye başlamasının veya vahiy için Mekke’nin seçilmesinin bizim konumuz açısından şu anlamı ve sonuçları vardır:

a)         Mekke’de kabileler arası dayanışmaya dayalı bir yönetim anlayışı olduğu için herhangi bir kesimin mutlak bir egemenliğinden söz edilmez. Görevler, kabilelerin güçleri oranlarına göre dağıtılmıştır.

b)         Bu anlamda, iktidarda mutlak anlamda baskıcı bir yönetim bulunmadığı için, kişilerde “ben” olgusu, yani “ego” oldukça gelişmiştir.

c)         Mekke’de bir anlamda kabileler demokrasisinin olması, Kur’an ayetlerinin gelmesinden sonra bile, özgür bireylere sanıldığı gibi öldürme veya yaralamaya varan baskı ve zulümler meydana getirmemiştir. Bir mağdurun başka bir kabilenin himayesi altına girme geleneğinin bulunması, sonucu ne olursa olsun bu geleneğin uygulanması, diğer toplumlara göre haksızlıkların asgari seviyeye inmesi sonucunu doğurmuştur. Müslümanlara karşı, Kureyş muhalefetinin en yoğun olduğu günlerde bile baskı ve zulüm, ötekileştirme, psikolojik baskı, ticari ve sosyal yaptırımlardan öteye gitmemiş, hiçbir zaman öldürmeye ve katliama dönüşmemiştir. Kölelere yapılan baskı ve zulüm ise bunun dışındadır. Çünkü o kültür içerisinde bir köle, kişinin kendi şahsi malı olarak algılandığından, onlar ayrı bir statüde ele alınmışlardır.

d)        Mekke'de İlaf kurumunun varlığı, hayatı yaşanılır kılmış ve asgari ekonomik şartları oluşturmuş. Haram Aylar uygulamaları ile de sınırlı da olsa sosyal barış sağlanmaya çalışılmış. Böylece insanın sorumluluğunu yükleneceği vasat ortaya çıkmış ve İslam bu vasat üzerine inzal olmuş.

e)         Yine İlaf kurumunun bir yansıması olarak bölge halkı çevreleindeki küçük büyük bütün topluluklarla ticaret anlaşmalar yapmış, geçimlerini bu ticaret yoluyla elde etmeye çalışmışlar. Çevre kültürlerle tanışmışlar. Entellektüel anlamda da zenginleşmişler. Ayrıca ticaretin doğası gereği uzlaşma bir kültür olarak aralarında yer etmiş.

f)         Mekke, yeryüzü ve yer altı zenginlikleri, coğrafi ve iklim şartları açısından yerleşime ve yaşamaya uygun bir bölge değildir (özellikle o dönem için). Bu nedenle güçlü toplumların istilalarına maruz kalmamış, herhangi yabancı bir kültürün hegemonyası altına girmemiştir.[2]

3-         Hicret olgusu, hem Habeşistan’a hem de Medine’ye yapılan hicretler ve bu hicretlerle ilgili Kur’anî ifadeler, Müslümanların özgürlüklerine ne denli düşkün olduklarını, müslümanca ve insanca yaşayabilmek için özgür ortamların anlam ve önemini kavradıklarını ortaya koymaktadır.

4-         Böyle bir ortamın yanısıra toplumda var olan söylenceler de özgürlüğün o toplum için önemini ortaya koymaktadır. Kur'an da bu bağlamda onların haberdar oldukları özgürlük hikayelerine vurgular yapmaktadır. Örneğin, Kur’an’da İsrailoğullarıyla ilgili anlatımlarda, özgürlüğün ne anlama geldiği, özgür ortamların kişiliğin oluşmasının olmazsa olmaz koşulu olduğu gözler önüne serilmektedir. Ayrıca aynı anlatımlar, baskıcı yönetimlerin kişilerin kimliklerini, kişiliklerini bozduğunu, kendilerine olan güvenlerini yok ettiğini anlaşılır örneklerle ortaya koymaktadır.

5-         Ayrıca Kur’an, birçok ayetinde insanların baskıcı yönetimlerin zulmünden kurtarılması gerektiğini ifade etmekte ve Müslümanlara bu anlamda ödevler vermektedir. Nisa Suresinin 75.ayeti bu anlamda özel bir öneme sahiptir. Ayrıca Bakara Suresi 205.ayetinde, zalim ve baskıcı yönetimlerin ekini ve nesli yok ettikleri belirtilerek, bu tür yönetimler kınanmakta ve insanlardan baskılara boyun eğmemeleri istenmektedir.

İşte böyle bir ortamda vahyolunan Kur’an'ın, dile getirdiği özgürlüklerin neler olduğunu, sınırlarının nerelere kadar uzandığını gereği gibi kavrayabilmek için:

1-Kur’an’ın temel prensiplerini ve amaçlarını,

2- Kesin olarak yasakladığı uygulama ve davranışları,

3- İlk dönem uygulamalarını (özellikle de Peygamber dönemi) neler olduğunu, nasıl işlediğini, çapraz okuyarak ve örnekler bazında karşılaştırma yaparak incelememiz gerekmektedir. Şimdi kısaca bu temel amaçlara bir göz atalım.

Kur'an'ın Temel Prensipleri ve Amaçları

1-         Kur’an’ın en önemli ilkesi, bireylerin kendi sınırlarının ve yetersizliklerinin farkına varıp, Allah’ı gereği gibi tanıyıp-tanımlamaya çalışarak, özgür iradeleriyle tercihlerinin bir sonucu olarak Yaratıcı İradeye, rahman ve rahim olan Yüce Rabb'in yasalarına boyun eğmek, egemenliğini kabullenmek, haddini bilerek ona itaat ve ibadette kusur etmemektir.

2-         Kur’an, Allah’ı gereği gibi tanımanın bir sonucu olarak, yeryüzünde adaletin egemen olduğu bir toplumsal yapıyı, bunun doğal bir yansıması olarak da toplumsal refahı ve mutluluğu hedefler. O, bu hedeflere ancak mutlak anlamda bireyin mutluluğunun sağlanması ile ulaşılabileceğini söyler. Bunun için de kimlikli, kişilikli ve irade sahibi bireylerin oluşmasını temel ilke olarak belirler. Bunu ahlak ve takva vurgusu ile dile getirir.

3-         Tevhit ve adaleti esas almasının bir sonucu olarak, şartlar elverdiğinde bu dünyada, değilse mutlaka ahirette, her kim doğru-yanlış ne yaparsa, yaptığının karşılığını göreceğini ifade eder. Çünkü hayatın sınırlı ve dünyanın geçici olması hasebiyle adaletin sağlanması için ahiret inancının önemini vurgular ve kötülük yapanların yaptıklarının yanına kâr kalmayacağının ve asıl hesaplaşmanın mutlak anlamda orada gerçekleşeceğinin altını çizer ve yeryüzündeki sosyal yapıyı bu anlayış üzerine bina eder.

4-         Kur’an, muhataplarının yapıp ettikleri şeyleri ve ortaya koydukları davranışları, özgür iradeleriyle kendi tercihlerinin bir sonucu olarak yapmalarını en temel hedefi olarak belirlediği için, hoş görülen veya görülmeyen, yasaklanan ve yasaklanmayan şeylerin neler olduğunu, hem ilkeler, hem de örnekler bazında açıkça ortaya koymuştur. Bu konuda gizli kapaklı bir şey bırakmamıştır. Özellikle yasakları teker teker saymış, bu sayılanlar ve benzerleri dışındaki her şeyin helal sınırları içerisinde değerlendirilmesini istemiştir.

Devam Edecek...

 

Yazı Dizisinin İlk Bölümü İçin Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-hak-ve-ozgurluklerin-anlam-ve-alani-kur-an-merkezli-bir-tanimlama-ve-degerlendirme-mehmet-yasar-soyalan-2669

Yazı Dizisinin İkinci Bölümü İçin Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-kur-an-in-ozgurluk-hak-ve-adalet-vurgusu--mehmet-yasar-soyalan-2702


[1] İlgili ayetler:Bakara;2/30-37, 139, 286, Araf;7/11-27, Yunus;10/44, Hicr;15/93 , Sebe;34/25, 26, 16/90,.Maide;5/105, Rad;13/11.

[2]   Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi isimli siyer çalışmasında, "Bir Merkez Seçimi" başlığı altında niçin Kur'an'ın Mekke'de nazil olduğunun nedenlerini anlatmaya çalışıyor. Bunları, "Coğrafi Nedenler", "Sosyolojik Nedenler", "Fiili Nedenler", "Psikolojik Nedenler", "Dil ile ilgili Nedenler" başlıkları altında tartışmaktadır. Fiili nedenler ile ilgili bölümde şöyle bir cümle kullanmaktadır: "Bu üç bölgede (Mekke, Taif ve Medine), vatandaşlarla, sonradan o şehrin yurttaşı olan yabancılar arasında eşitlik ilkesine dayalı bir tür demokrasi olduğuna işaret etmek yeterlidir. Ne alt ne de üst herhengi bir sınıf yoktu. Buradaki başkan da "eşitler arasında bir birinci" idi; renk ve ırk gibi engeller bilinmiyordu. Başkanların uluslararası toplumda bir etki ve önemleri olmadığı için onlara eşitlik ilkesi içinde davanma konusunda rahattılar. Araplar kendilerini "gökyüzünün oğulları", "Allah'ın seçkinleri"olarak görmezler, ya da yaratılışları gereği kendilerinin efendi, geri kalanların köle olarak yaratıldığı inancında da değillerdi. Aksine onlar bireysel değer ve yeteneklere inanıyorlardı." (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, s.35-39, (çev: Yard. Doç. Dr. Mehmet Yazgan), Beyan Yayınları, İstanbul.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye