İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?-2 / Abdurrahman Arslan

11.12.2018

Yazar Abdurrahman Arslan'ın Araştırma Kültür Vakfında yapmış olduğu Konuşmasını, Umran Dergisinin Temmuz 2012 Sayısında yayınlanan "İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?" başlıklı yazısını bölümler halinde siz değerli okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Hertaraf.com  / Haber Merkezi

II. Bölüm

Bir de modernlik belli bir akıl biçiminin üzerinde konuşmuştur. İslâmiyet de zaten böyle bir şeyden bahsetmektedir.

Onun için ben sık sık şunu ifade ediyorum, İslâmiyet akıl dini değildir, akıl inşa eden bir dindir. Çünkü akıl, insan bedenindeki kimliği hemen hemen en belirsiz organdır.

İşte akciğerlere buradan kirli kan girer, buradan temiz çıkar, ama ona başka bir şey, mesela su verseniz o suyu temizlemez, öyle bir görevi yok, zaten öyle fonksiyonu yok.

Ancak akla ne tür bilgi verirseniz o bir bakıma o bilginin ışığında çalışır, ona göre bir netice çıkarır.

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de defalarca tekrar edilen “akıl etmez misiniz?” ifadesiyle düşünmenin belli bir biçimine dikkat çekilir. En azından benim kişisel olarak çıkardığım netice bu.

Allah katında muteber olan düşüncenin belli bir biçimine orada atıf vardır diye düşünüyorum. Yoksa akıl faaliyet gösteriyor, düşünüyor. Yani Çin’in dünya görüşü içinde düşünüyor, Hıristiyanlığın dünya görüşü içinde düşünüyor, birçok dünya görüşü içerisinde akıl düşünüyor.

Kültürün içinde düşünüyor ya da beden sahibi olan insanın yaşadığı şartların içinde düşünüyor. Burada bir problem yok, aklın görevi düşünmektir, ama onun nasıl düşüneceğini sağlayan onun beslendiği dünyadır. Yani akıl neyin içinde sosyalleşmişse deyim yerindeyse ki ben kişisel olarak bunun böyle daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum, akıl neyin içinde sosyalleşmişse o dünya görüşüne göre bilgi üretmektedir. Mutlaka onun ürettiği bilginin içinde, içeriğinde o dünya görüşünün emelleri var, beklentileri var, öncelediği sorunlar var ve gelecek kaygısı vardır ve bilgi böylesine üretilir.

Bundan dolayı da mesela Gazali aklın görebilmesi için ışığa ihtiyacı vardır der, o ışık da vahiydir der. Dolayısıyla da burada aklı reddetmek diye bir şey yok, ama modernliğin aklını reddetmek diye bir şey diyorsanız evet, ben o aklı reddediyorum. Çünkü ben naçizane bilgilerim ışığında o aklın Müslümanların kullanabileceği bir akıl olmadığını düşünüyorum.

Ancak buna rağmen ilkokuldan itibaren üniversitede, -ilahiyatlar da buna dâhil olmak üzere- bütün bir eğitim o akıl üzerine kurulmuştur.

Müslümanları esas tehdit eden budur.

O akıl ve o aklın üzerine kurulu o bilgi biçimidir. Biz Müslüman olabiliriz, ama o akıl tarafından şekillenen zihnimiz daima Müslümanlığımızla kendisi arasında bir yarık, bir yırtınma yaratmaktadır ve yaratıyor da.

Bugün bu daha açığa çıkmaya başladı diye düşünüyorum. İşte laiklik de zaten budur, bir cehdinde de laiklik de bir bakıma da budur, böyle bir durum var.

Şimdi iki yıl önce bir konuşma yaptığımda benimle beraber iki arkadaş daha vardı. Arkadaşlardan biri sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.)’i modern olarak tanımladı.

Çünkü onun zihnindeki modernlik yenilik getirendi. Yani siz eğer modernliği yenilik olarak görüyorsanız o zaman bütün peygamber bu anlamda yenilikçidirler. Yani o toplumun uzaklaştığı, unuttuğu ya da kalıntılarının olduğu, ama özünün kaybolduğu vahyi getiriyor.

Bu anlamıyla bir yenilik getiriyor. Oysa modernlik bu değildir.

Eğer modernlik yenilikse ki bir yönüyle evet, öyledir. O zaman modernlik kendine ait bir yeni getiriyor.

Bu yeninin İslâm’ın tanımladığı bir yeniyle ne kadar akrabalığı olup olmadığını düşünmemiz lazım.

Onun için biraz evvel belki haddimi aşarak konuştum, ama ben doğrusunu isterseniz biraz sabrı giderek tükenen bir adam olduğum için biraz artık böyle konuşmak gerektiğini hissediyorum.

Yani yenilik masum bir iş değildir, az önce onun için bilgiye vurgu yaptım. Bilgi masum değildir.

Bunu kabul edelim. Evet, masum değildir, böyledir öyledir, ama ben bu bilgiyi tercih ettim diyorsanız eyvallah, ona saygım var, ama saf bir şekilde bu bilginin İslâm’a uygun olduğunu söylüyorsanız hayır, ona saygım yoktur.

Ben bugünden itibaren, yani 21. yüzyıldan itibaren Müslümanların bu hafiflikleri terk etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Eğer entelektüel bir kaygı taşıyorlarsa, bir sorumluluk taşıyorlarsa bu iş bu kadar basit değildir. Yeni olan nedir?

Bu soruyu sormak durumundayız. Hatta siyasal olan nedir?

Hep sık sık söylüyorum, iki yıl felsefe okumuştum, estetik felsefe okumuştum.

Hoca ilk derse girdiğinde dedi ki, “Eski Yunanlılar estetik meselesine şu soruyla başlarlar: Ti esti tokala.” Tokala eski Grekçede güzel demekmiş. Ti esti tokala, ‘güzel olan nedir?’  Bu soruyu sorarak eski Grekler cevap ararlar estetik kaygıya.

Biz Müslümanların da böyle sorular sorması gerekir.

Güzel olan nedir?

Başkalarının tanımladığı güzellerin, başkalarının tanımladığı sanat anlayışlarının peşinden daha nereye kadar gideceğiz?

Bakıyorsunuz ki orada Müslüman öbürünü taklit ediyor, kendine ait bir sanat eseri ortaya çıkartıyor. Arada bir diyor ki, bizim ahvadımız da böyle yapmıştı, bunu da böyle etmişti. Doğrusunu isterseniz burada yapılan bayağı bir iştir, diğer sanat eserinin taklididir.

Yapanın Müslüman olması onun yaptığını Müslüman bir sanat anlayışına dönüştürmüyor.

Zaten bizim problemimiz bu.

Şimdi dolayısıyla tekrar İslâmcılık ve tecdit ilişkisine dönersek sözü uzatmadan şunu söyleyebiliriz: Tecdit İslâm’ın kendi içindeki bir yeniliktir. Öze dönüştür, asla dönüştür. Aslın belirlediği bir durumu ifade etmektedir, ama burada anladığımız şey şudur: Eğer dallar budaklar, ağacın gövdesinden çıkan dallar budaklar biraz anormal yayılmışsa, deyim yerindeyse -biraz sembolik konuşursak- komşunun ağaçlarının dallarına tecavüz etmişse o zaman gövde alıyor bunu, kendine göre onu yeniden düzenliyor. Diyor ki, sen böyle gidemezsin, böyle gideceksin, senin için daha uygun olan budur. Burada dikkat ederseniz bir şeye bağlılık vardır, bir temele bağlılık vardır, oradan bir yeni. Yenilik merkeze bağlılığa göre tanımlanıyor, sıradan bir tanım değil yenilik.

Oysa modernlik herhangi bir şeye bağlı kalarak yeniyi tanımlamaz, önemli olan mevcuttan farklı olmasıdır. O onun için yenidir.

Mesela işte araba markaları, elbise modellerimiz, kazaklarımız, gömleklerimiz. Bundan dolayı sürekli olarak bir model değişimi var, yenilik bu anlamda geliyor, ama peki, bu bizim için gerçekten muteber sayılacak bir yenilik midir? Çünkü bu yeniliği kabul ettiğinizde en azından giyim kuşam anlamında tüketici oluyorsunuz. Çünkü kullanım değeriyle eşyanın değeri arasında bir kopukluk oluyor. Bu kazağın modası geçti diye atıyorum yenisini alıyorum.

Bu ne oluyor?

İsraf toplumuna dönüşüyor. Dolayısıyla şimdi tecditten, İslâmcılığın bazen tecdidi çağrıştıran bir tarafının olduğunu kabul ediyorum, öyle bir çabası var, ama İslâmcılığın esas hedefini belirleyen başka bir şey olduğundan dolayı onun tecdit meselesinde kuşku taşıyorum, ama gene de söylüyorum. Ben kendimi “İslâmcı” kabul ediyorum.

O zaman diyeceksiniz ki, peki, İslâmcılık nedir, bir sapma mıdır?

Ne derlerse desinler, ama İslâmcılık bence Müslümanların kendilerinin üzerine gelen modern dünya karşısındaki nefsi müdafaa halleridir.

Ben İslâmcı değilim diyen adam da gündelik hayatını ya da herhangi bir şeyde bu bize uygun değil, yani bu bizim kültürümüzde yok, bu bizim ananemizde yok, bu bize uymaz dediği andan itibaren ben onun İslâmcı olduğunu, farkına varmadan İslâmcı olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla da İslâmcılık öyle tercih meselesi değil.

Bu ifade son zamanlarda bence öyle çok ucuza geldi. “Efendim ben Müslüman’ım, İslâmcı değilim. İslâm bunu karşılamıyor mu?”

Elbette ki karşılıyor, fakat orada başka birtakım durumlar var. Yani biz eğer o durumlara eğilmezsek, onlar üzerinde analiz yapmazsak elbette ki orada problem var.

Yoksa elbette ki İslâm kelimesi her şeyi karşılıyor, ama gene de yeni bir durum karşısında bir dikkat çekme var. İslâmcılık evet, dışarıdan bir isimlendirmedir ama her şeye rağmen Müslüman’a dışarıdan gelen saldırılar karşısında bir nefsi müdafaa vaziyeti alıştır.

İslâm dünyası Moğolların sebep olduğu büyük bir saldırıyla karşılaştı.

Derler ki, Dicle ve Fırat kan aktı, insan kafalarından piramitler yapıldı, ama hiçbir zaman yere düşen Müslümanlar kalktıklarında, bu dinimizin yüzünden başımıza bunlar geldi demediler.

Ancak tarihlerinde ilk defa Müslümanlar dışarıdan gelen saldırıyla yere düşüp kalktıklarında bir kısmı dedi ki, bu dinimizin yüzünden başımıza geldi.

Bir kısmı da dedi ki, biz bu dini iyi anlayamadığımızdan dolayı başımıza geldi. İslâmcıların çünkü öyle iki tarafı var.

Laik tarafı düşünürsek Müslüman dünya için söyleyelim, laik tarafı düşünürsek dinimizin yüzünden bu iş başımıza geldi, diyen kısmı bir tarafa, bu tarafta da ondan çok daha rahat konuşulmamıştır. Orada, biz dinimizi iyi anlayamadık denmiştir.

Bu ne demektir?

Devam Edecek…….

Yazar Abdurrahman Arslan’ın Konu İle İlgili Yazı Dizisinin İlk Bölümü İçin Aşağıdaki Link’i Tıklayınız:

http://www.hertaraf.com/haber-islamcilik-modern-dunyayi-nasil-anlamlandiriyor-abdurrahman-arslan-2093

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye