İslâm, Devlet Dükkânında Satılan Mal Değildir! - Mehmet Yavuz AY

30.07.2018

Çağlar boyunca yüce Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği dinin başına nelerin getirildiğini biliyoruz.

Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya’nın, gücünü hakikatin emrinde kullanmayan devlet ve ona yardakçılık yapan din adamı kılıklı çıkar şebekesince nasıl katledildiğini…

Hz. İsa ve taraftarlarına; Allah’ın mesajı, diledikleri ve razı olduğu dini bozan Yahudileşmiş din adamlarının kışkırtması ve işbirliğiyle, Roma İmparatorluğu güçlerinin neler yaptığını…

Putperest Roma’nın kabul ettiği varsayılan Hıristiyanlığın, Allah’ın dininden ne denli uzaklaştırıldığını…

Modern dönem Batı medeniyeti Hıristiyanlığının, toplum ve devlet aklıyla, Hz. İsa’nın dininden nasıl ayrıştığını, Hz. İsa gelse, herhalde çağrısının kabul görmeyeceğini…

‘Isırıcı Melikler’ dönemiyle aziz İslâm’ın başına nelerin getirildiğini…

Emevîlerden Osmanlılara ve diğer irili ufaklı Müslüman devletlere kadar hiçbir iktidar, sonuna dek İslâm’ın emrettiği çizgide olmamışlardır.

Kutlu Kitabımızın evrensel çağrısı, önünü kesecek bir devlet aklıyla her zaman karşı karşıya gelmiştir.

Yüce Allah’ın gönderdiği din, hukukî uygulamaları farklı olsa da tek bir dindir.

Gelin hep birlikte dürüst olalım.

Takiye ve yalan perdelerinin arkasına sığınmadan, etnik, mezhebi, siyasî anlayışlarımızın katı yandaşlığından sıyrılarak özeleştiri yapalım.

Derdimiz birbirimizi cennete ya da cehenneme göndermek olmasın. Hüküm sahibi Allah’tır. İnsan olarak bizim ancak kanaatlerimiz olabilir.

Kullanımı albenili olsa da hiçbir devlet, ‘İslâm Devleti’ etiketi taşıyamaz. Olsa olsa Müslümanların devleti olabilir.

İslâm toplumları tarihte büyük kırılmalar yaşadılar: Hilafetin saltanata dönüştürülmesi, Moğol istilası, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı.

Ve günümüz modern, seküler, pagan Batı uygarlığının küresel hakimiyetinin esaret dalgaları…

Maddeci Batı uygarlığının gücü; imanımızı, ahlâkımızı, düşünce ve tasavvurlarımızı iyice gölgeledi.

Kutlu Kitabımızla yolculuğumuz yok artık.

Tarihe gidiyoruz ama orada kalıyoruz. Hakikatin ışıklı yolunu günümüze taşıma mecalimiz yok.

Yüzlerce yıl öncesinin siyasi, sosyal, kültürel, mezhebi gerçekliklerinin içinden sıyrılarak günümüze gelemiyoruz.

Batı uygarlığının kelime ve kavramlarıyla öyle ıslanmışız ki, aziz İslâm’ın çağlar üstü mesajını kendi zamanımızın idrakine sunamıyoruz.

Değer ve nesne üretmeden, sloganik söylemle günümüzü karanlıklardan aydınlığa çıkaramıyoruz.

Ve bugün, Türkiye özelinde farklı bir tartışma boyutuna geldik.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası din-devlet ilişkilerinde, kimi eski İslâmcıların da dahil olduğu dayatmalara şahit oluyoruz.

Dün lâik darbecilerin, İslâm demeyip irtica diyerek, dini devletin kontrolünde tutma ‘topyekûn savaş’ı vardı.

Bugün çok daha ironik, trajik bir gerçeklikle mi karşı karşıyayız?

İktidara yakın kimi yazar ve gazetecilerin yazılarıyla, 15 Temmuz’u bahane ederek, İslâm demeyip cemaat/tarikat diyerek, dini devletin yedeğine alma operasyonu mu başlatılıyor?

Bizde gelenek haline gelmiştir. Her mahalle, kendi çocukları eliyle terbiye edilir.

Yeni Şafak yayın yönetmeni kimi tehdit ediyor? Nerede hizalanmamızı istiyor? İslâm’ı, devlet dükkânında satılan bir mal; devleti, İslâm üzerinde tasarruf sahibi gibi mi görüyor?

Elbette bu soruları sorarken, İslâmî olduğu iddiasındaki yapıların güzellemesini de yapıyor değiliz. Çok temel yanlışlar, eksiklikler, saplantılar, bölünmüşlükler, taassuplar, hurafeler, kitap ve sahih sünnetten uzak anlayışlar var. Bunların hiçbir bahanenin ardına saklanmadan düzeltilmesi lâzım. Mümince bir çizgimiz olsaydı, zillet içinde yaşamazdık.

Bunun yanında sorgulanması gereken hayati bir mesele daha var: Müslümanların iktidarda olduğu yeni devlet yapılanması, İslâm’ın öngördüğü hakikatin neresinde?

Jakoben laikliğin toplumsal dayatmaları nasıl yanlışsa, Müslüman iktidarların bir mezhep, meşrep, gurup dayatması da o denli yanlıştır.

Diyanet, gerçekten her yönüyle İslâm’a uygun ve özerk bir yapımı ki, cemaatleri onun gözetimine vereceğiz?

Mutezile ve Vahhabiliğin devlet mezhebi haline geldiğinde nasıl bir zulüm aracına döndüğü unutulmamalı.

(…) Vahhabîliğin, Müslüman toplumun kendi değerlerine dönüp yeniden doğrulmasını amaçlayan manevî yüklemi, onsekizinci yüzyılda kurulan ve ondokuzuncu yüzyılın başlarında Arabistan’ın büyük bir kısmını hükmü altına sokan Suudî Krallığı’nın siyasî amaçlarıyla bitiştiği andan itibaren gücünü kaybetti. Muhammed İbn Abdülvahhab’ın izleyicileri siyasal güce ulaşır ulaşmaz, hareketin özündeki sağaltıcı düşünce giderek mumyalaşmaya yüz tuttu; çünkü ne doğru düşünce iktidarın aleti olabilir, ne de iktidar, sonuna kadar doğru düşüncenin hizmetinde kalmaya razı olur. (Mekke’ye Giden Yol, s.212, Muhammed Esed, İnsan Yayınları, İstanbul, 2003).

İktidara düşen; kitaba, sahih sünnete uyan din anlayışının önünü açmak, halkın özgürce dinini yaşamasını temin etmektir. Dayatmalarla yanlışları düzeltemeyeceğiniz gibi, hakikati de öğretemezsiniz.

"Devletin dini adalettir, dinin devleti de özgürlüktür" diyor Hz.Ali
 

29.07.2018

Yorum Ekle
Yorumlar
H. ÇELİK

03.08.2018

".......Mümince bir çizgimiz olsaydı, zillet içinde yaşamazdık." ne kadar doğru bir söz. İslam dünyası bugün batı dünyası karşısında aciz ve zayıfsa, bunun nedeni de gerek birey ve gerekse de yöneticiler bazında yüzyıllardır "mümince bir çizgimizin olmamasına" dayandığını düşünüyorum. Ama, bu noktada " sayın yazardan birde "mümince bir çizgimizin olmaması"nın nedenlerini irdeleyen bir inceleme yazısı yazmasını rica ediyor, kendisine de emekleri için teşekkür ediyorum
Bünyamin Bozkurt

02.08.2018

Hz. Ali’ye izafe eylediğiniz sözün “Devletin dini adalettir”’den sonrası ziyade gibi duruyor... kaynak belirtebilirmisiniz...
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye