İnsan, İslâm ve Samimiyet – Celaladdin VATANDAŞ

03.09.2017

Dünyayı “esenlik yurdu” kılma kararlılığında olan insan, bildirilmiş ve yaşatılarak somut örneğine kavuşturulmuş olan hakikat bilgisini alır, hakikat bilgisine dayanan dosdoğru yola ve yönteme teslim olur. Bu “teslimiyet” ise menzili ebedi cennet olan bir esenlik yolculuğu olduğu için aynı zamanda “huzur ve güvenlik” anlamına gelmektedir.

 

Din ismini taşıyan tüm inanç sistemi ve hayat tarzlarının veya “din” ismini taşımasa bile mensuplarına bir inanç sistemi ve hayat tarzı sunan tüm kabul, alışkanlık ve ideolojilerin varlık amaçlarını oluşturan bazı vaatleri vardır. Genelleştirerek ifade etmek gerekirse, “huzurlu bir hayat/dünya” hemen hepsinin ortak amacını teşkil etmektedir. Ancak ne var ki bu vaadin gerçekleşme zamanı belirsiz bir gelecektedir. Bu sebeple, İslâm hariç, hepsi ütopiktir; vaatleri zaman ve mekân açısından somut bir şekilde vücut bulmamıştır. İslâm ise kaynak, ilke ve yöntem açısından diğer tüm dinlerden ayrıldığı gibi, amacını teşkil eden vaat noktasında da hepsinden ayrılmaktadır. Her şeyden önce İslâm’ın vadettiği “huzurlu hayat/dünya”, geleceğe ait belirsiz bir tasavvur ve beklenti (ütopya) değil, yaşanmış tarihsel bir gerçekliktir. İslâm’ın “huzurlu hayatı/dünyası”, maddi ve manevi, bireysel ve toplumsal boyutlarıyla insanlık katında somut olarak vücut bulmuş ve bu sebeple ilgi duyan, merak eden herkesin yönelip inceleyebileceği tarihsel bir gerçeklik olarak anlam kazanmıştır. Eğer bir karşılaştırma yapmak gerekirse, diğer tüm dinlerin ve ideolojilerin aksine, yaşanmış ve tarihsel gerçekliğe dönüşmüş muhtevasıyla sadece İslâm’ın asr-ı saadeti vardır. Özellikleriyle ve ebedi örnekliğiyle insanlığın önünde somut bir gerçeklik olarak durmaktadır. İslâm, insanlığı, bir tasavvura ve hayalleri süsleyen bir beklentiye (ütopyaya) değil, gerçekleşmiş ve yaşanmış “huzurlu hayatı/ dünyayı” her zamanda ve her mekânda “yeniden” inşa etmeye çağırmakta; bunun bilgi, ilke ve yöntemini de açık seçik sunmaktadır. İslâm’ın vaadi insanlık, islâm ile çağırıldığı bilgi, ilke ve yöntem ile neye ulaşacağını tarihin aynasında somut olarak izleme ve muhtemel kırılma noktalarını görme imkânına sahip durumdadır. Bu ise hiç kuşku yok ki büyük bir imkândır; ama elbette ki değerini bilen ve bilmek isteyenler için. İslâm’ı öteki dinlerden ayıran önemli farklardan bir diğeri ise, İslâm’ın vaadinin sadece dünya hayatıyla değil, aynı zamanda ebedi olan ahiret hayatıyla da ilgili olmasıdır. Fakat ne var ki bu, bazı durumlarda özellikle de genel halk kitlelerinin zihnindeki bir karmaşanın sebebi olabilmiştir. Birçok cahil “mensubu”, İslâm’ın “esenlik” amacının sadece ahiretle ilgili olduğunu zannetmesi, bu karmaşanın sonucudur. Bu yanlış kabulleriyle de pasivize olup, yaşadıkları dünyanın “cehennem” haline gelmesine doğrudan veya dolaylı katkı sağlamaktadırlar. Hatta ne ilginçtir ki, Müslüman’ın dünyasının “cehennem” olduğunu ve olması gerektiğini islâmî bir inanç ilkesi gibi dile getirenler dahi olmuştur. Hâlbuki islâm ikisini de (bizzat kendi terminolojisiyle) “esenlik yurdu” yapma amacındadır (Yunus, 10/25).

 

Ancak öncelik dünya hayatındadır; bilgisiz ve bilinçsiz kitlelerin zannettiklerinin aksine İslâm ahireti değil, dünya hayatını tanzim etme amacına sahiptir. Ahiret için özel bir şey yapmaya gerek yoktur; ahiret, dünya hayatının uzantısıdır; iyisiyle, kötüsüyle. Böyle olduğu içindir ki İslâm, insanların akıllarının, düşüncelerinin, inançlarının, hayat tarzlarının içinde veya dışında yer alan ve “karanlık” ile sembolize ettiği her türlü engeli, yanlışlığı, kötülüğü, çirkinliği kaldırmanın yol ve yöntemini göstermiş; “aydınlık” ile sembolize ettiği hakikate, adalete, iyiliğe, güzelliğe, kolaylığa, güvenliğe… çağırmıştır: Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler gönderen O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir (Hadid, 57/9).

 

Zira dünya “karanlığının” sonu ebedi ahiret “karanlığı”, dünya “aydınlığının” sonu ebedi ahiret “aydınlığıdır.” İslâm, dünya hayatının “aydınlığını” veya sıklıkla ifade ettiği bir diğer nitelemesiyle “esenliğini” can, mal, akıl, nesil ve hayat tarzının emniyeti olarak formüle etmiştir. Can, mal, akıl, nesil ve hayat tarzı emniyetinin ismi olan “aydınlık” veya “esenlik” ise “bana güven gerisi önemli değil” tarzında insanı nesneleştiren, insanı edilgen konuma oturtan bir yaklaşımın ürünü veya sadece vaat aşamasında kalan bir şey değildir. İslâm, insanı özne konumuna taşıyarak, “esenlik yurdunu” bizzat kendi elleriyle inşa etmesini istemektedir: “Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur….” (Fâtır, 35/18), “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun… (Maide, 5/8).

 

İşte bu da İslâm ile ötekiler arasındaki en kayda değer farklardan bir başkasıdır. Diğerleri nesneleştirdikleri insana bir ütopya olarak dünya esenliği  vaat ederlerken, islâm insanın özne olmasını ve esenliği inşa etmesini istemektedir. Bu ise, en genel hatlarıyla iki aşamalı bir süreçle mümkündür. Birinci aşamada insanın/insanlığın sahip olduğu güç ve imkânlarını “dünya”yı “cehennem” kılma yönünde kullanmasından vazgeçmesi gerekmektedir. İkinci aşama da ise “esenliğin” inşası için çaba göstermesi gerekmektedir. Yalnız bu süreçte muhakkak dikkat edilmesi gereken, çünkü kolaylıkla yanlış anlamaya ve bu yanlış anlamanın ürünü olan yanlış uygulamalara yönelmeyi sağlayan önemli bir eşik vardır. İslâm’ın yöneldiği “dünya”, sadece yerküre değildir; yerküre, İslâm’ın yöneldiği dünyalardan sadece birisidir. İslâm’ın yöneldiği ve mensuplarının dikkatini çektiği “cehennem” olmaktan kurtarılacak veya “cehennem” olması önlenecek ve takiben “cennet” kılınacak sayısız “dünya” vardır. Örnek vermek gerekirse; kişinin şahsiyeti, kişinin iç dünyası, aile ortamı, ticari hayat, üyesi olunan topluluklar, toplum, diğer insanlarla olan irtibatlar… bunların hepsi ayrı birer “dünya”dır. Hiç kimse, hiçbir şekilde tüm bu “dünyaları” atlayıp, görmezlikten gelip, ihmal edip, fiziksel olarak daha büyük “dünya”ya (örneğin sıklıkla yapıldığı gibi yerküreye) yönelmemelidir; bu bir aldanma olur. Gerçekleştirilecek inşa, içeriden, kişinin kendi iç dünyasından başlar ve halka halka büyüyerek yerküreye doğru uzanır: …Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların genel durumunu değiştirmez (Ra’d, 13/11). Dolayısıyla Diğer tüm dinlerin ve ideolojilerin aksine, yaşanmış ve tarihsel gerçekliğe dönüşmüş muhtevasıyla sadece İslâm’ın asr-ı saadeti vardır. Özellikleriyle ve ebedi örnekliğiyle insanlığın önünde somut bir gerçeklik olarak durmaktadır. İslâm, insanlığı, bir tasavvura ve hayalleri süsleyen bir beklentiye (ütopyaya) değil, gerçekleşmiş ve yaşanmış “huzurlu hayatı/ dünyayı” her zamanda ve her mekânda “yeniden” inşa etmeye çağırmakta; bunun bilgi, ilke ve yöntemini de açık seçik sunmaktadır.

 

İslâm’ın özne kıldığı İnsan’ın “dünyayı” “esenlik yurdu” kılma çabası (cihad), öncelikle ve hatta tamamen kendi içindeki, kendisinin doğrudan veya dolaylı mensubu olduğu kötülüklere, haksızlıklara, çirkinliklere karşı tutum ve duruşuyla ilgilidir. Sıralamayı tersine çevirmek, hakikati tersine çevirmekten başka bir şey olmaz. İnsan önünde uzanan sayısız “dünyalar” içerisinde sadece güç ve imkânlarını aşmayan(lar) ile sorumludur: Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez... (Bakara, 2/286)

“Esenlik Yurdunu” İnşa Etmenin Yolu Dünyayı “esenlik yurdu” kılmanın iki aşamalı yöntemiyle ilgili düşülen/düşülebilecek olan yanlışlıklardan bir diğeri ise, sadece birinci aşamayı gerçekleştirmenin yeterli bulunması; birinci aşamanın, yani “cehennemi” inşadan uzak durmanın “esenlik yurdunu” inşa etmeye yeteceğinin zannedilmesidir. Elbette ki bir yerlerin “cehennem” olmasını sağlayan kötülüklerden, zulümlerden, haksızlıklardan, ahlaksızlıklardan uzak durmak önemlidir, değerlidir; ama bu iyi, adil, hakkaniyetli, ahlaklı olmak anlamlarına gelmemektedir. İslâm’ın tarihsel gerçeklik kazanmış asr-ı saadeti elbette ki, kötülüğün, zulmün, haksızlığın, ahlaksızlığın olmadığı bir dünya idi, fakat sadece bu özelliğiyle “saadet asrı” olma vasfını kazanmadı; Onu saadet asrı yapan şey iyiliğin, adaletin, hakkaniyetin, ahlakın egemen olduğu bir dünya olmasıydı. Özetle, “dünyayı” “esenlik yurdu” kılacak olan insan’dır; islâm değil. Yani özne olmuş, hakkı temsil eden insan’dır. İslâm, dünyayı “esenlik yurdu” kılma inancı ve kararlılığı ile harekete geçen insan’ın yolunun, yönteminin ve hayat tarzının ismidir. “Esenlik yurdunu” inşa etmenin yolu, yöntemi ve hayat tarzı insan’ın belirlediği ve inşa ettiği bir şey değil, insan’a bildirilmiş ve ebedi örneği üzerinden somut olarak gösterilmiş bir şeydir. Dünyayı “esenlik yurdu” kılma kararlılığında olan insan, bildirilmiş ve yaşatılarak somut örneğine kavuşturulmuş olan hakikat bilgisini alır, hakikat bilgisine dayanan dosdoğru yola ve yönteme tabi olur ve amaca ulaşır. Zaten bu sebeple dünya esenliğinin bilgisi, ilkesi, yolu ve yöntemi olan din “teslimiyet” (İslâm), yolcusu ise “teslim olan” (Müslüman) ismini almıştır. Bu “teslimiyet” ise menzili ebedi cennet olan bir esenlik yolculuğu olduğu için aynı zamanda “huzur ve güvenlik” anlamına gelmektedir. Özne olma sorumluluğunu kabullenmiş, özne oluşuyla hakkı temsil etme bilincine sahip duruma erişmiş İnsan’ın, gidişiyle, yoluyla ve yöntemiyle ilgili bilgiye ihtiyacı vardır. Bu bilgi olmadan özne olmak ve hakkı temsil etmek bir iddia olmaktan öteye geçmez. Bu bilgi insanının kendi çabasıyla erişebileceği bir şey değil, “yolu bilen” bildirirse bilinebilecek bir şeydir. O ilahi bilgidir; yani vahiydir. O, insanlığın bilgisizliğini, çaresizliğini yok etmek; varlık amacını, varoluş sorumluluğunu bilen ve gereklerinden haberdar olan İnsan’ı inşa etmek ve ona yol göstermek için lütfedilmiş bir bilgidir. Dünyayı “esenlik yurdu” kılacak ilke, yol ve yöntemin ve gereklerinin neler olduğu hakikat bilgisinin insanlık katına indirilişinin daha ilk aşamasında açık-seçik ifade edilmiştir. Bildirilen bilgi, ilke, yol ve yöntemin amaca ulaştırabilmesi için, İnsan’ın öncelikle özne olması; sorumluluğunu üstlenip “esenlik yurdunu” inşa kararlılığı ile harekete geçmesi gerekmektedir.

 

Bu da yine, ilahi hakikatin insanlığa bildirildiği ilk anda ve her şeyden önce bildirilmiştir: (Ey içinde bulunduğu anın sıkıntı ve yükleriyle ne yapacağını bilmez hale gelmiş; haksızlıklar, kötülükler, zulümler, batıllar, yanlışlar, ahlaksızlıklar karşısında kendisini çaresiz hissedip içine kapanmış İnsan; miskinlik, boş vermişlik, sorumsuzluk, umursamazlık, çaresizlik, endişe, korku…) örtülerini üzerinde atıp, kalk ve uyar (Müddessir, 74/1, 2). Nesne olmaktan, edilgen olmaktan uzaklaş; hiç kimsenin ve hiçbir şeyin seni nesne yapmasına izin verme. Özne ol ve hakkı, adaleti, iyiliği, güzelliği, ahlakı temsil et. Hakkı, adaleti, iyiliği, güzelliği, ahlakı temsil et ki dünya(ları)n ve ahiretin “cennet” olsun. Edilgen bir şekilde hayatın veya zihnin bir köşesine çekilmen, muhtaç olduğun ve aradığın esenliğe ulaşmayı hiçbir şekilde sağlamayacaktır. Özne olunca ilk yapacağın iş ise, adına özne olduğun hakikatin sahibi el-Hak hakkında zihinlerde ve inançlarda yer alan tüm yanlışlıkları düzeltmen, eksiklikleri tamamlamandır: Rabbini (insanların tahayyül ettikleri tüm eksikliklerden, yanlışlıklardan tenzih edip) yücelt (Müddessir, 74/3). O, varlığının sebebi ve sahibi olduğu gibi, muhtaç olduğun esenliğin de yegâne rehberidir. O’na rağmen hiç- bir şey yoktur, hiçbir şey O’na rağmen bir kıymet ifade etmemektedir. Eğer O’na ait bilgilerinde yanlışlık veya eksiklik olursa amaca ulaşamazsın; dünya(ların)ı ve ahiretini “cehennem” olmaktan kurtaramazsın. İşe bilgi olarak doğru ve eksiksiz bir noktadan başla ve gerisini O’ndan bekle. O’nun gösterdiği ve esenliğe götürücü olan yolun öncelikli şartı ise her halinle ve her şeyinle “temiz” olmandan geçmektedir. Önce kendini temizleyip, arındır; (kişiliğini, inancını, hayatını, düşünceni, hayal ve umutlarını her türlü) pislikten (rics) temizle; tertemiz ol (Müddessir, 74/4,5). Zira kişiliğinle, inancınla, hayatınla, hayal ve umutlarınla yanlışlar içerisinde yer alarak “İnsan” olamayacağın gibi “esenliği” de inşa edemezsin. Esenlik önce şahsında vücut bulmalı; hayatında boy göstermeli. Sonrada sözlerine, şahsiyetine, tutum ve davranışlarına, hal ve hareketlerine yansıyan hakikatle insanları bilgilendir, doğru olana, olması gerekene sevk et. Bunu yaparken sakın kendi adına beklentilere girme; yaptıkların sebebiyle insanlara tepeden bakma (Müddessir, 74/6). Elbette ki kötülüklerden, çirkinliklerden, ahlaksızlıklardan, yanlışlardan beslenen birileri her zaman olacak; senin öncelikle şahsında inşa ettiğin esenlikten rahatsız olup seni engellemeye çalışacaklar her zaman var olacak. Onlara karşı diren; sakın onlara boyun eğme (Müddessir, 74/6). İnsanlar için can, mal, akıl, nesil ve hayat tarzının emniyeti olarak formüle edilebilecek İslâm ve “esenliği” temsil eden İslâm’ın inşasının yöntemi en genel hatlarıyla bunlardan ibarettir. Müslüman olan ise, muhatap olduğu, parçası bulunduğu tüm “dünyaları” “esenlik” kılmayı kabullenmiş ve bu amaç uğruna özne olma sorumluluğunu üstlenmiş kişidir; teorik olarak bu böyle. Somut örneği ise tarihin sayfalarında kendisini model alacakları bekliyor. Ancak ne var ki bugünün dünyasında yaşanan gerçek teoriden çok farklı; sözleriyle “aydınlığın”, “esenliğin” temsilcileri olduğunu ifade edenler “karanlıklar” içerisinde yollarını kaybetmiş haldeler; her türlü “karanlığı” yurt edinmiş durumdalar. Böyle olunca insanlık içerisinde özne olup, insanlığı esenliğe yöneltme iddiaları en basit ifadesiyle komik kalıyor. Bu niçin böyle? Yanlışlık nerede? En kısa ifadesiyle yanlış, İslâm’ın anlaşılmasında ve uygulanmasındadır; bunda kuşku yok. Ancak, bilgi ve tecrübemiz gösteriyor ki, söz konusu yanlışlık “bilgi” yanlışlığı değildir. Zaten yanlış bilgiyle “hakikate mensup/teslim” (Müslüman) olunmaz. Yanlışlık, çok daha başka bir yerdedir. Yanlışlık, insanlık için özne olma sorumluluğunu üstlendiği iddiasına sahip kimselerin en temel özelliklerinden birisindedir. Söylemleriyle eylemleri arasındaki kopukluğa yol açan bir noktadadır. Bu nokta ise “samimiyet” ile ilgidir; insanlık için özne olma sorumluluğunu üstlendiği iddiasını dile getirenler, bu iddialarında samimi değiller. Samimi olmadıkları için güçleri yetebileceği halde kendi içlerindeki, kişiliklerindeki, düşüncelerindeki, umutlarındaki, hayatlarındaki, evlerindeki, ticaretlerindeki, siyasetlerindeki… “cehennemleri” bile yok etmiyorlar. Hatta daha da önemlisi birçoğu yok etmek bile istemiyor. Ama söylemleriyle yerkürenin “cennet” olacağı bir zamana şahitlik yapacakları iddiasında bulunuyorlar. Dolayısıyla problem son derece büyüktür. Bir “din” düşünelim ki, insanlığın “hakikat arayışını” ifade eden felsefenin ontolojik, epistemolojik ve etik alanlarla ilgili cevabını aradığı tüm soruları cevaplamaya; bireyin kişilik ve karakter eğitimini, toplumsal hayatın ilke ve kurallarını açık-seçik belirleme ve uygulama tarzını da ta- rihsel bir gerçeklik olarak örneklendirmeye; insanlığın “cennet” hayal ve ümitlerini birçok din ve ideolojide olduğu gibi bilinmeyen bir geleceğe (ütopya) veya sadece öte dünyaya ait kılmayıp bizzat yaşanmakta olan zamanda gerçekleştirmeye aday. Dolayısıyla bu kadar kapsamlı ve derinlikli bir dini birkaç cümleyle tanımlamak birçok eksikliği beraberinde getirecektir. Ancak buna rağmen, bu dinin insanlar için ne gibi imkânlara sahip olduğunu, insanların da bu dini doğru anlamaları ve gereklerini doğru şekilde yerine getirmeleri için bazı kısa açıklamalar yapmak veya tanımlamalarda bulunmak kaçınılmazdır. Öyle de olmuş ve bizzat elçisi bu tür tanımlamalar yapmıştır; İslâm samimiyettir (Müslim, İmân, 95) söz konusu tanımlamalardan sadece birisidir. Bir ayette ise bu şöyle karşılık bulmuştur: Ancak tövbe edenler, ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini samimi bir şekilde Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 146) İslâm samimiyettir, çünkü bu dinin, yani İslâm’ın amaçladığı şey veya şeylerin gerçekleşebilmesi, bu dine mensup olduğunu iddia eden insanların inanç ve uygulamada samimi olmalarıyla mümkündür. Bir başka söyleyişle hakikati egemen kılmak, adaleti gerçekleştirmek, huzuru inşa etmek İslâm’ın samimi şekilde kabulü ve uygulanmasıyla mümkündür. Yoksa İslâm işlevsiz kalır. İnsanlığa sunduğu hakikatin ve inşayı hedeflediği adalet, iyilik ve güzellikler bir söylem olmaktan öteye geçmez. En özet biçimiyle ifade etmek gerekirse; özne, İslâm değil İnsan’dır ve İnsan hakikatin, adaletin, iyiliklerin ve güzelliklerin formülasyonunu sunan İslâm sayesinde amaca ulaşır. Ancak adalet, iyilik ve güzellik rehberine, hakikat referansına yaklaşımında, onun gösterdiği yoldaki yolculuğunda samimi olması şartıyla. Samimiyetle çıkılan Esenlik Yolculuğu İslâm’a mensubiyetin ve Müslümanca var olabilmenin en temel şartlarından birisinin “samimiyet” olduğu, daha da önemlisi “samimiyet” karşısından “bilgi” dahi geride bir önem ifade ettiği içindir ki, ilk Kur’ân neslinin, henüz hakikati ifade eden ayetlerin birkaçı geçmediği bir zamanda müslüman olmalarıyla ilgili durumlarını bize önce iman, sonra Kur’ân verildi şeklinde açıklamaları ayrıcalıklı bir önem kazanmaktadır. Onlar önce karşılarındaki Elçi’ye samimi bir şekilde inanmışlar ve Elçi’nin şahsında hakikat, adalet, iyilik ve güzellik arayışlarındaki samimiyetleri hakikatin, adaletin, iyiliklerin ve güzelliklerin rehberi ve referansı Kur’ân ile buluşmalarını sağlamıştır. Bu buluşma ise hem duygu ve düşüncelerinde ve hem de şahıslarında, ailelerinde, toplumlarında hakikate dayanan gerçek esenliğin mensupları olmalarına imkân sağlamıştır. Samimiyet önemlidir, çünkü İslâm’ın nihai hedefini teşkil eden İnsan’ın canı, malı, nesli, aklı ve hayat tarzı ile güvenlikte yaşayacağı bir dünyanın inşası ancak İslâm’ı rehber ve referans alanların samimiyetiyle mümkündür.

 

Samimiyet “bilgi”den de önemli olduğu, bilgi ancak samimiyetle çıkılan esenlik yolculuğunun devamında önem kazandığı içindir ki, Heyetler Yılı’ndaki (Hicretin 9. yılı) topluluk temsilcilerine “bilgi” değil, “samimiyet” eğitimi verilmiştir.

 

Bunu biraz açmakta yarar var. Hicretin dokuzuncu senesi Heyetler Yılı olarak tanımlanmıştır. Hicretin dokuzuncu senesine kadar gerçekleşen olaylar ve durumlar sonrasında müslümanların askeri, siyasi, ekonomik ve psikolojik açıdan Arap yarımadasında en büyük güç olduklarının anlaşılması üzerine birçok kabile temsilcisi Medine’ye gelerek İslâm’ı kabul ettiklerini bildirmişler ve Medine merkezli devlete itaat sözü vermişlerdir. Aslında gerçekleşen samimi bir şekilde Ancak öncelik dünya hayatındadır; bilgisiz ve bilinçsiz kitlelerin zannettiklerinin aksine İslâm ahireti değil, dünya hayatını tanzim etme amacına sahiptir. Ahiret için özel bir şey yapmaya gerek yoktur; ahiret, dünya hayatının uzantısıdır; iyisiyle, kötüsüyle. Böyle olduğu içindir ki İslâm, insanların akıllarının, düşüncelerinin, inançlarının, hayat tarzlarının içinde veya dışında yer alan ve “karanlık” ile sembolize ettiği her türlü engeli, yanlışlığı, kötülüğü, çirkinliği kaldırmanın yol ve yöntemini göstermiş; “aydınlık” ile sembolize ettiği hakikate, adalete, iyiliğe, güzelliğe, kolaylığa, güvenliğe… çağırmıştır İslâm’ın hakikat olduğuna iman ve aynı samimiyet üzerinden İslâm’ın gereklerine teslimiyet değil, neredeyse tamamen denecek boyutta olmak üzere “politik” bir karardır. Böyle olduğu içindir ki “Müslüman olduklarını” bildirmek için gelen kabile temsilcilerinin İslâm’a aykırı istekleriyle de karşılaşılmıştır. Putlarına bir yıl daha dokunulmaması veya namaz ibadetinden muaf tutulmaları talebinde bulunan Taif heyeti bunun en tipik örneklerinden sadece birisidir. Yine aynı şekilde olmak üzere Ukayl kabilesini temsilen Medine’ye gelmiş olan Ebû Harb bin Huveylid’in Hz Peygamber’in gerçekten peygamber olup-olmadığını anlamak için fal oku çekmesi, bu insanların İslâm’a mensubiyet kararlarının asıl sebeplerini ortaya koyan önemli örneklerdir. Hz Peygamber bu insanları on-on beş gün Medine’de misafir etmiş, bu süre içerisinde Ensar ve Muhacirlerin tamamıyla samimiyete dayalı Müslümanlıklarını gözlemelerini sağlamış ve sonra da kabilelerine dönmelerini istemiştir. İslâm gibi kapsamlı ve derinlikli bir dinin, binlerce ayete sahip Kur’ân’daki bilgi, ilke ve ölçülerin bu kadar kısa sürede herhangi bir İslâmî bilgisi olmayan bu insanlar tarafından tamamen bilinir hale gelmesini beklemek mümkün değildir. Zaten Resulüllah’ın da bu insanları söz konusu süre içerisinde bir bilgilendirme programına dâhil ettiğine dair herhangi bir tarihsel bilgiye sahip değiliz. Fakat bu insanlar Ensar ve Muhacirler üzerinden ve en doğal haliyle İslâm’ın ne olduğunu gözlemlemişler ve bu mensubiyetteki samimiyeti görmüş ve bunun esas olduğunu anlamış bir şekilde üstelik kabilelerindeki insanlara İslâm’ı anlatacak öğretmenler olarak memleketlerine geri dönmüşlerdir. Bunların kabilelerine dönerken İslâm’a ait bilgileri azdı, eksikti ve hatta bu sebeple bazı bakımlardan yanlıştı ama İslâm’ın insanlığın dünya ve ahiretini cennet kılacak yegâne din olduğu, bu dine mensubiyetin en temel şartının da samimiyet olduğunu biliyorlardı. Bu gerçekleştikten sonra bilgi eksiğini tamamlamak kolay, yanlışları gidermek mümkündür. Öyle de olmuştur.

 

Samimiyetin önemini gösteren bireysel örneklerden bir diğeri de son derece önemlidir.

 

Hicretin 14. yılında, Kudüs’ün Hıristiyan yöneticilerinin şehri ancak Halife Ömer’e teslim edeceklerini, yoksa savaşacaklarını bildirmeleri üzerine Hz. Ömer yönetimde kendisine yardımcı olan birkaç arkadaşıyla Medine’den yola çıkar. Kuzey Batı’ya doğru olan bu yolculukları sırasında İslâm’ın coğrafi merkezinden uzaklaştıkça Hz. Ömer, bölge insanlarının ne oranda Müslüman olduklarını; İslâm’ı nasıl anladıklarını ve yaşadıklarını merak etmeye başlar. Zira geçtikleri bölgelerdeki insanların tamamına yakını İslâm’a değil, İslâm devletinin gücüne itibarla Müslüman olduklarını ifade eden kimselerden oluşmaktadır. Üstelik bu “Müslümanlıklarının” üzerinden de henüz ancak birkaç yıl geçmiştir. Kafile bir ara mola verir. Acıkmışlardır, karınlarını doyurmak isterler. Biraz ileride koyunlarını güden genç bir çoban görürler. Kafileden birisi bir koyun satın almak için gider, ama eli boş döner. Çoban koyun satmaya yanaşmamıştır. Bunun üzerine Hz. Ömer çobanla görüşmek ister. Çobanın yanına gider ve teklifini dile getirir. Fakat genç çoban, koyunların kendisine ait olmadığını, satma yetkisinin de bulunmadığını söyler. Hz. Ömer, bölge insanlarının İslâm’ı ne kadar doğru bildikleri ve yaşadıkları ile ilgili zihnini kurcalayan soruların da cevabını bulma umuduyla, çobana, kendilerine bir koyun satmasını, fakat sürü sahibine de “koyunu kurt kaptı” demesini, böylelikle hem karınlarının doyacağını ve hem de kendisinin de para kazanmış olacağını söyler. Çoban kabul etmez; böyle bir şey yapamayacağını, çünkü “Sürünün sahibini aldatsa bile her şeyin sahibi Allah’ı aldatamayacağını” söyler. Hz. Ömer arzuladığı cevabı almıştır; şükür secdesine kapanır.

 

(Umran Dergisi Ocak 2017)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye