İman ve Namaz - Ramazan Deveci

17.10.2018

Hertaraf Haber Olarak, Yazar Ramazan Deveci'nin Çıra Yayınları tarafından  basılan "Vahyin Işığında İman ve Namaz" isimli eserini derledik. 

İlgi ile okuyacağınız kitabın özeti ile siz değerli  Hertaraf Haber takipçileri ile  ile başbaşa bırakıyoruz:

 

Vahyin Işığında

İMAN VE NAMAZ

“En büyük hakikat imandır, imandan sonra namazdır.”

Bediüzzaman Said Nursî

1.Bölüm / DİN

Yine kelime anlamı ile din;  âdet, yaşayış biçimi,  şeriat, kanun, yol, mezhep,  ceza ve muhakeme,  kişinin seçip beğendiği değişik hayat şekillerinden her biri, seçip beğenilen sistem, düzen yaşam biçimi anlamlarına gelmektedir. Tüm bu verilerde DİN kavramının anlaşılmasını sağlayan en belirgin özellikler şunlardır:

1-Hâkimiyet, en üstün otorite;

2-Bu yüksek otorite ve hâkimiyete itaat ve boyun eğme;

3-Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen ameli ve fikri nizam;

4- Bu nizama uymak, ihlâsla bağlanmak veya karşı gelmek sureti ile isyan etmekten dolayı yüksek otoritece verilen mükâfat veya ceza;

5- Yaşama/hayata yön veren örf ve adetler.

Bütün bu özellikleri taşıyan her düşünce / ideoloji yaşam biçimi bir dindir. Yoksa din görünürde hiçbir kuralı olmayan çizilmiş bir yoldan mahrum olan otoritesiz ve kuralsız sadece vicdanlarda yaşanan mücerret duygular yığını değildir. İnsanın hayatında din birinci, ikinci, üçüncü veya diğer manalarında kendini gösterebilir.

Cahili dinler, beşeri ideolojiler her türlü senteze açıktır. Çünkü onlar yaşamın bütününü kuşatmamaktadır. Rabbani din olan İslam ise kesinlikle hiçbir şekilde sentezi kabul etmemektedir.

Cahiliyye devrinde Araplar din kelimesini örf ve adet manasında kullanıyorlardı.([1]) Her kabilenin örf ve âdetini/dinini çok iyi bilen kurallar koyan bir tağutu vardı.([2])  Kabile fertleri aralarında çıkan anlaşmazlıklarda kabilenin tağutuna geliyor onun huzurunda mahkemeleşiyorlardı. Hüküm ve otorite sahibi bu tağutlardı. Ayrıca kabile tağutlarının bir araya gelerek oluşturdukları bir şehir meclisi vardı. Dar’un Nedve adı verilen bu meclis Mekke Site Devleti’nin idaresi ile ilgili kararların alındığı bir yer idi.  Kırk yaşını doldurmuş olan Mekke’nin ileri gelen tağutları buraya üye olabilirdi. Önemli kararlar burada konuşulduktan sonra alınırdı. Peygamberimizi öldürme kararı da burada alınmıştı.([3]) Cahili toplumun yaşamı Dar’un Nedve’nin kararlarına göre şekillenirdi.

Kerim olan kitabımızda din kelimesi değişik manalarda kullanılmıştır. Bakara suresinin 204. ayetinde geçen ed-Din kelimesi yaşam biçimi hayat tarzı manasında kullanılmıştır.([4]) “Fitne kalmayıncaya din Allah’ın oluncaya kadar cihad edin” (Bakara 193 ) ayetinde din kelimesi hüküm koyma ve şeriat manasına gelmektedir. ([5])

(…)

Günümüzde din kavramı yozlaştırılarak, insan hayatına karışmayan manevi soyut inançlar olarak algılanmaktadır.  Din vicdanlarda olan inançlardır denilerek yaşamı düzenleyen kurallar din kavramından soyutlanmak istenmektedir.  Bu düşünce Allah’ın dinini insanları yaşamından uzaklaştırmak için cahili dinler tarafından uydurulmuştur. İnsanoğlunun hayatına yön vermek/hâkim olmak isteyen cahili dinler ve bu dinlerin ilahı durumundaki çağdaş Firavunlar insanlığı sömürmek için ilahi dini yanlış tanıttılar. 

İlahi Dinler

İlahi dinler Allah’ın(c.c.) peygamberleri aracılığıyla gönderdiği dinlerdir.

İlki; ilk insan, ilk peygamber Hz. Âdem’in (as)  getirdiği dindir. Âlemlerin yaratıcısı yüce Rabbimiz insanı yaratmış ve başıboş bırakmamıştır. İlk insanı ilk peygamber olarak göndererek insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmiştir.

(…)

Ve bütün peygamberler aynı mesajla gelmişlerdir. “Ey kavmim sizi kendisinden başka ilah olmayan Allah’a ibadet etmeye çağırıyorum.”([6]) İlahi dinin Allah indinde bir tek adı vardır: İSLAM. Çünkü Allah indinde din ancak İslam’dır.(Al-i İmran/ 19) Bugün yeryüzünde yaşayan tabisi olan ilahi dinler olarak sınıflandırılan üç din vardır:  Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam.

1. Yahudilik

Yahudilik, Hz. Musa tarafından İsrailoğullarına getirilmiş bir dindir.  Hz. Musa Kuran’da adı geçen bir tevhit peygamberidir ve insanlara ilahi dinin evrensel mesajını getirmiştir: Allah’tan başkasına kulluk yapmamak... Gerçekte bir İslam peygamberi olan Hz. Musa’nın mesajı zamanla değiştirilerek ilahi bir din olma özelliğini kaybettirilmiştir.

Hz. Musa’ya Tevrat adlı kitap verilmiştir. Tevrat tıpkı Kur’an gibi Allah tarafından vahyedilmiş bir kitaptır. Fakat günümüzdeki Tevrat değiştirilmiş, Rabbimizin ilahi mesajı bozulmuştur.

2. Hıristiyanlık

Hıristiyanlık;  Hz. İsa tarafından getirilen ilahi dindir. Hz. İsa da Kuran’da adı geçen bir tevhit peygamberidir.

 Hz. İsa’ya İncil verilmiştir. İncil esasen Tevrat’ı tamamlayan bir kitaptır. Tevrat’taki tüm kuralcılığın aksine İncil’de daha çok ahlaki düsturlar vardır.  İnsanlara fedakârlığı, iyiliği, güzelliği, cömertliği, haksızlık yapmamayı tavsiye etmektedir. Bugün elimizde dört ayrı İncil vardır.

1-Matta İncili

2-Markos İncili

3-Luka İncili

4-Yuhanna İncili

(…)

Yuhanna İncilindeki şu sözler son peygamber Hz. Muhammed’i (as)  haber vermektedir.  “Yahudiler Yahya’ya sen kimsin diye sordular.  Mesih misin,  İlya mısın, sen o peygamber misin Yahya hayır diye cevap verdi.”([7])

Luka İncilindeki şu sözlere katılmamak mümkün müdür:  “Ekinci tohumu ekmeğe çıktı, ekerken bazısı yol kenarına düştü, ayakaltında çiğnendi ve göğün kuşları onu yediler.  Bazısı kaya üzerine düştü ve bittiği gibi kurudu. Bazısı dikenler ortasına düştü ve dikenler onu boğdu.  Bazısı iyi toprağa düştü ve bitip yüz kat semere verdiler. Tohum Allah’ın sözüdür. Yol kenarında olanlar işitirler, iman ederek kurtuluşa ermezler. Kaya üzerinde olanlar ise işittikleri zaman sevinçle kabul ederler, onların kökleri yoktur bir müddet iman ederler deneme vaktinde saparlar. Dikenler arasına düşenler ise şunlardır ki işitirler ve gidip hayatın zevkleri ve zenginliği ile boğulurlar ve olgun semere vermezler. İyi toprakları olanlar şunlardır sözü dinleyip sadık ve iyi yürekle tutarlar ve sabırla semere verirler.”([8])

 (…)

Hıristiyanlık ve Yahudiliğin zaman içerisinde değişerek ilahi özelliğini kaybetmesinden dolayı, bugün yeryüzündeki gerçek ve tek ilahi din İSLAM’dır.

İlahi Olmayan dinler

İlahi olmayan dinler; insanlar tarafından uydurulan dinlerdir. Bunlara batıl dinler de denir. İlahi olmayan dinlerde Allah inancı yoktur veya çok tanrı inancı vardır.  Peygamberlik inançları yoktur. Kuralları insanlar tarafından belirlenmiştir.

İnsanlar tevhit dininden sapıp Allah’a şirk koşmaya başladıklarında ilahi dinden uzaklaşıp ilahi olmayan dinlere tabi olmuşlardır.  Kimi zaman putperestliktir dinlerinin adı, çeşitli putlar edinir ona taparlar. Taştan ağaçtan heykeller yapar ‘‘Ey yüce tanrımız’’ diyerek ona saygı duruşunda bulunurlar. Putlara kurbanlar adar bağlılık yemini ederler. Çağdaş dünyada ileri toplumlar kendi elleri ile yaptıkları putlara belki tanrılarımız demiyorlar ama putperestlerin yaptıkları amelleri de yapmaktan geri kalmıyorlar. Kimi zaman Mecusiliktir dinlerinin adı ateşe taparlar.

(…)

Gandhi, Bombay’da çıkan bir dergideki makalesinde ineklere tapmanın felsefesini şöyle açıklar: “Her ne zaman bir inek görsem bir hayvan görmüş sayılmam ben ineğe tapıyorum ve ineğe ibadeti bütün dünyanın gözü önünde müdafaa ediyorum. Benim inek olan annem hakiki annemden birkaç yönden üstündür. Meselâ gerçek anamız bizi bir veya iki yıl emzirir buna karşılık bizden ömür boyu hizmet ister. Fakat anamız olan inek bize devamlı süt vermesine rağmen karşılık olarak bizden günlük yiyeceğinden başka bir şey istemez.”([9])

Hinduizm’de tenasüh düşüncesi vardır. Ruhlar sahiplerinin sevaplarına ve günahlarına göre bir başka bir bedene girerek yaşamlarına devam ederler.

(…)

Buda’dan sonra Budizm kimi aşamalardan geçmiştir. Kimileri Budizm’e Allah inancı sokmuş, kimileri Buda’nın Allah’ın oğlu olduğunu söylemiştir.  Çin Budistleri ise önceki dönemde olduğu gibi ilah sayısını sabit tutarak otuz üç olarak belirlemişlerdir([10])

Uzak Doğu dinleri ilahi olmamakla birlikte aşkın boyutu olan ahlaki ve manevi değerlere önem veren maddeyi aşan dinlerdir.

İslam 

 “Allah indinde din ancak İslam’dır.”(Al-i İmran/19)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa o istediği din asla kendisinden kabul olunmaz. Ve ahirette de o, ebedi zarar çekenlerdendir.”(Al-i İmran/ 85)

İslam; Rabbimizin insanlığın kurtuluşu için peygamberleri aracılığıyla insanlığa gönderdiği dinin adıdır. İlk peygamber Hz. Âdem’den, son peygamber Hz. Muhammed’e kadar tüm peygamberlerin insanlığa tebliğ ettiği tevhit dininin adıdır İslam.  Bütün peygamberler insanları Allah’a teslim olmaya, Allah’a ibadet ve itaat etmeye çağırmışlardır. İslam teslimiyet demektir. Kulun kendini yaratıcısına teslim etmesi, kul olduğunun idrakinde olarak Rabbine ibadet etmesi ve itaat etmesidir.

İslam din olarak kâinattaki tüm varlıkların tabi olduğu, insanın da iradesiyle tabi olmasının istendiği hayatı yaşamanın yoludur. Kâinattaki varlıkların hayatı İslam’dır. Çünkü kâinattaki tüm varlıklar Allah’a teslim olmuşlardır. Allah kendilerine ne görev vermişse onu yerine getirmektedirler. Güneşin görevi dünyayı ısıtmak ve aydınlatmaksa onu yapmaktadır. Koyunun görevi süt vermekse onu yapmaktadır. Zehirli arının görevi bal yapmaksa onu yapmaktadır. Kâinattaki tüm varlıklar Allah’ı tesbih ederek âlemlerin Rabbine itaat etmektedirler. İnsan da hayatını İslam’a göre ayarlamak, İslam’ı hayatına hayat yapmakla yükümlüdür.([11])

(…)

İnsan nefsine yönelir, nefsanî niteliklerini yaşama geçirirse yalancılık, cimrilik, haksızlık, menfaatçilik, ahlaksızlık ve haset gibi, aşağıların aşağısına düşer.  Ama Allah’ın ruhuna yönelir fıtratındaki ilahi nitelikleri yaşamına geçirirse, doğruluk, adalet, cömertlik, fedakârlık ve sevgi gibi, yücelerin yücesi olur. Rabbimiz insanı yüce kılmak istemektedir. Ve ona fıtratına uygun yaşam biçimini İslam olarak göndermiştir.

(…)

İslam; Allah’a, peygamberine ve kitabına teslim olmaktır. Allah’ın kitabında bildirdiği yaşam biçimini hayatına rehber edinmek, hayatın her anını Allah’ın kitabında bildirdiği kurallara göre yaşamaktır.  Allah’ın haram kıldığı şeyleri yememek, helal kıldığı şeyleri yemektir.  Meselâ içki içmemektir. Çünkü Allah içkiyi haram kılmıştır. Allah’ın emrettiği şekilde giyinmektir. Çünkü Allah Müslüman kadına tesettürü emretmiştir.  Faiz yememektir çünkü Allah faizi yasaklamıştır. Kumar oynamamaktır, Allah kumarı haram kılmıştır.  Kısacası yaşamın bütününü Allah’ın emir ve yasaklarına göre düzenlemektir.

İslam kişinin Allah’a içinden gelerek iman ederek kayıtsız şartsız teslim olmasıdır.

İmam Maturidi iman ve İslam’ın gerçekte aynı şey olduğunu belirtir ve şöyle der: Bize göre iman ve İslam her ne kadar lügat ve lafız olarak manaları birbirine muhalif ise de kendileri ile murat edilen husus incelendiğinde din işinde birdir.

Resulullah  (sav)  kendisine İslam’ın ne olduğu sorulduğunda şöyle cevap vermişti: “İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şahadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve yol cihetine gücün yeterse Beyti haccetmendir.”([12])

Yüce Resulün İslam’ı bu şekilde tarif etmesi İslam’ın özlü bir ifadesidir. Peygamberimizin saydığı şeyler İslam’ın ana temelleridir. Yoksa bunları yap ondan sonra dilediğin gibi yaşa demek değildir. Yalan söyle, içki iç, kumar oyna demek değildir. Bu beş şey İslam’ın şiarlarıdır. Bir Müslüman’ın bu beş şartı mutlaka yapması gerekir. Ve yaşamının diğer alanlarında bu beş şiara uygun olarak davranması gerekir.  Evet, namaz İslam’ın bir şiarıdır. Onun içindir ki namaz için “Namaz insanı fuhşiyattan (kötülükten) alı koyar.” (Ankebut/ 45)  denilmiştir.  Bir insan hem namaz kılıyor hem kötülük yapıyorsa o gerçek anlamda namaz kılmıyor demektir.  Namazı gerçek anlamda kılmak, namazın anlamını yaşamına hâkim kılmak demektir

(…)

Seyyid Kutup: ‘‘ İslam; yalnız dille edilen söz, yalnız kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların namazda, hacda, oruçta eda ettikleri vecibelerden ibaret değildir. Hayır, Allah’ın razı olacağı İslam bu değildir. İslam, Allah’ın kitabının kullarının hayatına hâkim olmasıdır demektedir.’’([13]) Kullar olarak Allah’a teslim olabiliyor muyuz? Allah’a teslim olmak demek hayatı her alanında Allah’a itaat etmek demektir.

İslam ve Adalet

İslam dinin esası tevhit, nübüvvet, ahiret ve adalettir.

Tevhit; Allah’ın birliğine inanmak ve yaşamını bir olan Allah’ın emir ve yasaklarına göre tanzim etmek, Allah’ın rızasını kazanmak için yaşamaktır.

Nübüvvet; peygamberlere ve vahye inanmak, Allah’ın rızasını kazanmak için yaşarken Peygamberi örnek almak, dini Allah’ın peygamberinden öğrenmektir.

Ahiret; yeniden dirilişe inanmak, bu dünyada yaptıklarından dolayı ölümden sonra hesaba çekileceğini bilmektir.

Adalet; her hak sahibine hakkını vermek, zerre miktarı haksızlık yapmamaktır. Kur’an bunun ölçüsünü “birilerine olan kininiz de sevginiz de sizi adaletten şaşırtmasın” diyerek ortaya koyar. İşte bu evrensel ilke gerçek adaletin ölçüsüdür.

“Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutacak şahitler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten ayırarak günaha sürüklemesin. Adil olun. Çünkü bu, Allah'a kulluktaki samimiyetin en iyi göstergesidir. Allah'a kullukta samimiyetinizi sürdürün. Çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide/8)

“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın veya akrabalarınızın aleyhine bile olsa, - şahitlik ettiğinizde - Allah için şahitlik ederek adaleti ayakta tutun; haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin olsun ister fakir adaletten ayrılmayın. Şunu bilin ki, Allah her iki tarafa da sizden daha yakındır. Bu yüzden adaletten ayrılarak nefsinizin arzularına uymayın. Hakikati çarpıtıp doğru söylemekten kaçınırsanız, belki insanları aldatabilirsiniz; ama Allah’ı asla aldatamazsınız; çünkü Allah her şeyden haberdardır” (Nisa/135)

 (…)

İmam Ali’nin yönetim anlayışında adaletten zerre miktarı şaşma olmamıştı. Beyt’ül-malın imkânları tüm Müslümanlara eşit bir şekilde dağıtılıyordu. Ama olan kardeşi Akil’e bile hiçbir ayrıcalık gösterilmemişti. Maslahat adına adaletten taviz verilmemiş, Allah için doğrusu ne ise o yapılmıştı. Muaviye’yi bir süre valilikten azletmemesinin maslahata uygun olacağını Abdullah İbni Abbas söylediğinde, doğru tavrın Muaviye’nin yönetimde kalmaması olduğunu söylemişti. Çünkü Muaviye adil bir yönetici değildi ve Bizans sultanları gibi yaşıyordu.

(…)

İmam Ali’den sonra Müslüman idareciler ya kendi ya da devlet maslahatı için hep adaletten taviz verdiler. Suçsuz insanları, kendi kardeşlerini, hatta kendi çocuklarını maslahat adına saltanatlarına feda ettiler, katlettiler. İşin kötüsü bu tavır İslam adına meşruiyet kazandı. Bugün devlet yöneticileri değil İslami cemaatler bile adaleti değil cemaatin maslahatını ve menfaatini esas alır hale geldi.

Ne yazık ki bugün İmam Ali’nin takipçileri olduklarını söyleyenler de bu zâfiyetten kurtulabilmiş değiller. Onlar da adalet adına değil maslahat adına politika belirliyorlar.

Sözün özü adalet İslam’ın esasıdır. Ve ne olursa olsun Müslüman’ın adaletten ayrılmaması gerekir.

Müslüman Kimdir

Müslüman kelimesi sözlükte; teslim olan kimse, Allah’a teslim olan kimse, Allah’ın emirlerini yerine getiren kişi, İslam dininden olan mümin dindar; doğru, haktan ayrılmayan manalarına gelir.(1 )

(…)

İslam teslimiyet Müslüman ise teslim olan demektir. Allah’a resulüne ve kitabına teslim olan demektir. Bugün Allah’a ve Resulü’ne inandığını söyleyerek Müslüman olduğu iddiasında bulunan farklı düşüncelerde birçok insanla karşı karşıyayız.  Peki, gerçek Müslüman kimdir? Allah ve resulünün razı olduğu Müslüman kimdir? Herkes kendisinin gerçek Müslüman olduğunu söyleyerek kabul etmediği İslami düşünceleri, mahkûm etmeye çalışıyor.

(…)

İşte Kuran ayetleri, işte Müslüman…

Müslüman sadece Allah’a ibadet eden ve sadece Allah’tan yardım dileyendir.(Fatiha;3-4)

Müslüman iman edip iyi davranışta bulunan, kitaba inanan onu hakkıyla okuyan, sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyen, Allah’a saygıdan kalbi ürperen, bir bela ve musibet anında biz Allah’ın kuluyuz Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz diyendir. Allah’a şükredendir. Allah’tan bağışlanma ve rahmet üzere olandır. (Bakara; 25,45,121,156,157,175)

Müslüman iyiliği şu veya bu kavimde, şu veya bu mezhepte, şu veya bu cemaatte, aramayan, şu veya bu şehirde aramayan ancak Allah’a,  resulüne, ahiret gününe, meleklere, kitaba, iman edip, yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere sevdiği mallardan harcayan,  namaz kılan, zekât veren, söz verdiğinde sözünü yerine getiren, sıkıntı hastalık zamanlarında sabreden insandır.  (Bakara/ 177)

(…)

Müslüman öyle ki sadece bollukta değil, darlıkta bile kendi ihtiyacı varken, Allah yolunda harcamaktan geri kalmayan ihtiyaç sahiplerine infak edebilendir. Böylece Allah’ın sevgisini hak edendir.  Allah yolunda her türlü mücadele ve cihadı yapandır.  İslam düşmanlarını dost edinmeyen İslam düşmanları ile mücadelede gevşeklik göstermeyen ve kâfirlerin sözlerine uymayan Allah’ın kendine yardım edeceğini bilerek Allah’a dayanıp güvenendir. (Al-i İmran/134-142 118-139- 149- 160-)

Tüm bu ayetlerden sonra sonuç olarak şöyle bağlaya biliriz: 

Müslüman; iyi bir baba, iyi bir evlat,  iyi bir kardeş, iyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir arkadaş, iyi bir komşu velhasıl bulunduğu konum neyse onun iyisi olabilendir. Bunun da adı iyi bir insan, iyi bir kul demektir.

İbadet

Rabbimiz  “cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım” (Zariyat 56) buyurmuştur.  İstisnasız bütün insanların ve cinlerin yaratılış hikmeti yaratıcısı olan Allah’a ibadet etmektir. İlk peygamber Hz. Âdem’den (as)  son peygamber Hz. Muhammed’e (as)  kadar bütün nebiler insanoğluna yaratılış gayesini hatırlatarak kendisinden başka ilah bulunmayan âlemlerin Rabbi olan Allah’a ibadet /kulluk etmeye çağırmışlardır. (A’raf /59-65-73-85)

Mutahhari ibadeti “ameli tevhid” olarak tanımlar.

(…)

“De ki benim namazım ibadetim, hayatım, ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”(En’am 162)

 “Ya Rabbi yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.”

Allah’a İbadet

Âlemleri yoktan var eden, insanı topraktan yaratan ve kendi ruhundan üfleyen yüce yaratıcı insanı yaratmakla kalmamış dahası birçok nimetlerini de insanın hizmetine sunmuştur. İnsanoğlu her an Allah’ın nimetlerinden faydalanmakta her nefes alıp verişinde Allah’a iki kere can borçlanmaktadır. 

(…)

İnsanların yaratılış gayesi Allah’a ibadet etmektir. (Zariyat 56) Ancak insanlardan kimi yaratılış gayelerine uygun olarak Allah’a ibadet etmekte, kimileri ise kullara ibadet etmektedir. Kimi nefsine, kimi dünya malına, kimi batıl ideoloji önderlerine, kimi putlara ibadet etmektedir.

 Bütün peygamberler insanoğlunu yalınızca Allah’a ibadet etmeye çağırmışlardır.  İnsanoğlunun yaratıcısına karşı ibadet etmek boynunun borcudur.  Hatta insan yeryüzünde Allah’ın halifesidir.  Öyle ise insan Allah’a yönelmeli, Allah’a teslim olmalı ve sadece Allah’a ibadet etmelidir.

Tağut’a İbadet

Tağut;  Allah’ın indirdiğine mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler icat eden her varlıktır.  Bu insan olabilir, put olabilir, şeytan olabilir. Bunların dışında herhangi bir şey olabilir. Burada önemli olan Allah’a asi gelerek, Allah’ın hükümlerini kurallarını tanımayarak Allah’ın hükümlerinin karşısına hükümler koymak ve insanları ona itaat etmeye çağırmaktır. İşte bunu yapanlar tağuttur.  Bunlara itaat edenler ise tağuta ibadet etmiş olurlar.

            Rabbimiz  “Biz her kavme Allah’a ibadet edin tağuta kulluktan kaçının diye ( tebligat yapması için) peygamber göndermişizdir.” (Nahl/ 36) buyurmaktadır. Allah’a ibadet etmeyenler sonuçta tağuta ibadet etmiş olurlar. Onun için Rabbimiz peygamberleri aracılığıyla insanları tağuta değil yaratıcıları olan Allah’a ibadet etmeye çağırmıştır. Tağutlar ise Allah’ın peygamberlerine ve dinine savaş açarak insanları Allah’a değil kendi hükümlerine itaat etmeye çağırarak insanlardan kendilerine ibadet etmelerini istemişlerdir.

Bir Müslüman’ın hem Allah’ın dinini hem de Tağutların kurallarını kabul etmesi mümkün değildir.

2. Bölüm / İman 

İmam Cafer-i Sadık  “İman nedir?” sorusuna: “İman bütünüyle ameldir ve yaşamaktır.” şeklinde cevap vermiştir.

Allah (cc)  imanı insanoğlunun azalarına farz kılmıştır. İnsanoğlu kalple imanı akleder,  anlar ve azaları ile imanı hayata geçirir: “Allah‘a bize indirilene ve size indirilene iman ettik ilahımız ve ilahınız birdir, biz ona teslim olmuşlarız deyin.’’ İşte bu dildeki imanın ifadesidir. ‘‘Muhakkak size kitap da indirdik ki Allah’ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini duyduğunuzda başka bir söze dalıncaya değin onlarla oturmayın.’’ Bu ayet kulaktaki imanın ifadesidir

İman – Amel İlişkisi

İman kalp ile tasdik dil ile ikrardır. İslam ise itaat ve teslimiyettir. Allah’a boyun eğip onun buyruklarını tutmak imanı yaşamaktır.  İman kabullenmek amel ise imanı hayata geçirmektir.  İman salih amelle bütünleşmediği zaman hayattan soyutlanmış insanın kalbine ve vicdanına hapsedilmiş olur. Rabbimiz insanlardan iman ettikten sonra itaat etmelerini ister.

 “İnsanlar yalnızca inandık demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar. And olsun ki biz onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah sınayıp doğruları bilecek yalancıları bilecektir.” (Ankebut 2-4) 

Evet, iman ettim demek yetmiyor. Allah kimler imanında samimi kimler değil ayırt etmek için sınamadan geçiriyor. Müslüman olduklarını söyledikleri halde yeryüzünde bozgunculuk yapanlar Allah’ın nizamını kurallarını kabul etmeyip ona karşı mücadele verenlerle samimi Müslümanlar elbette birbirinden ayrılacaktır.

“Her kim yaramazlık yapıp günahı kendisini kuşatırsa onlar cehennem ashabıdır. Onlar ateşte ebedi kalacaklardır.” (Bakara 81)

Hayat; İman ve Güzel Ahlaktır

İmam Caferi Sadık:“Kimileri cennet için ibadet eder kulluk yaparlar bu ücretlilerin işçilerin ibadetidir. Kimileri, cehennem korkusundan dolayı ibadet eder kulluk yapar, bu da kölelerin esirlerin ibadetidir. Kimileri ise sadece Allah için ibadet eder kulluk yapar, bu gerçek müminlerin, Müslümanların ibadetidir.” buyuruyor.

(…)

 “De ki benim namazım, ibadetim, hayatım, ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Enam 136) İmamın sözü bir anlamda bu ayetin tefsiri niteliğindedir. Hayatı, ölümü, ibadeti her şeyi dünyevi veya uhrevi hiçbir beklenti içerisine girmeden Allah’a ait kılmak, Allah için yaşamak, Allah için ölmek yani insan-ı kâmil olmak demektir. Hayatı İmam Ali gibi, Hz. Fatıma gibi yaşamak demektir.

(…)

Hayat iman ve salih ameldir. Salih amel güzel ahlaktır. Allah için Allah’ın razı olacağı davranışları yapmaktır. Emin ve güvenilir insan olmaktır. Sözünde durmak, borcunu vaktinde ödemektir. Emanete hıyanet etmemek, hasetten riyadan sakınmaktır. Amellerinde davranışlarında dünyevi arzulardan sıyrılmak Allah için yapmaktır. Mazlumun yanında olmak zalime karşı durmaktır. İlahi vahyin bir insana daha ulaşması, Kuran’ın doğru anlaşılması için çaba sarf etmektir. Bir karıncaya, bir çiçeğe, bir insana eziyet etmemek, bir gönül kırmama hassasiyeti yaşamaktır. Fedakârlığı başkasından değil kendinden beklemektir. Allah’ın resulü gibi kendi elbisenin söküğünü kendin dikmektir.  İmam Humeyni gibi eşine hizmet buyurma yerine kendi suyunu kendin almaktır. İmamın eşi gibi eşinin söylemesini beklemeden eşinin hizmetini görmektir

Allah’a İman

İmam Ali: “Dinin evveli Allah’ı tanımak, Allah’ı tanımanın kemali Allah’ı tasdik etmek, Allah’ı tasdik etmenin kemali onu bir bilmek, Allah’ı bir bilmenin kemali ona karşı ihlâslı olmaktır.”([14]) der.

Evet, öncelikle Allah’ın tanınması gerekir. Tanımadığı bir Allah’a inananlar Allah’a şirk koşmaktan kurtulamazlar. Allah’ı tanımak, Allah’a imanı, Allah’a iman ise Allah’a kulluğu beraberinde getirir. Rabbimizi en doğru şekilde Onun kitabı tanıtır. Kerim olan kitabımız Allah’ı esması ile güzel isimleri ile tanıtmaktadır.

İmam Ali Tevhid Hutbesi’nde Allah’ı şöyle anlatır:

“Allah, mahlûklarının değişmesiyle değişmez. Sınırlı varlıkların sınırıyla sınırlanmaz. Birdir ama birliği sayıya dayanmaz. O hiç bir ihtiyacı olmayan ihtiyaçsızdır. Bir şeye girmeden batın ve hiçbir şeyden ayrılmaksızın zahirdir. Görmekle kavranılmayandır. Aşikardır; cisim olmayandır. Latiftir; harekete ihtiyacı olmayandır. Faildir; fikre ihtiyaç duymadan yaratıkların ölçüsünü belirleyendir. Hareket etmeksizin onları düzene koyandır. Araç ve organa ihtiyacı olmadan duyan ve görendir. Yaklaşmaya ihtiyaç duymadan yakın ve mesafe söz konusu olmaksızın uzaktır. Vardır; yokluktan sonra değil. Zamanlar O'na eşlik etmez ve yerler O'nu kapsamaz; O'nu uyku tutmaz; vasıflar O'nu sınırlamaz. Vasıtalar O'na engel olmaz.

Nasıl Bir Allah’a İnanıyoruz

Nasıl bir Allah’a inanıyoruz? Bu soruyu her Müslüman’ın belki de her insanın kendi kendine sorması gerekiyor. İnsanoğlunun fıtratında Allah inancı vardır. Bundan dolayıdır ki insanlar genelde bir yaratıcı olarak Allah’a inanagelmişlerdir. Allah’ı inkâr eden ateistler, insanlık tarihi boyunca parmakla sayılacak kadar az olmuşlardır.

(…)

Bu soruların cevabını herkesin kendi kendine vermesi gerekiyor.

Verdiğimiz cevabın ise Kuran’la test edilmesi gerekiyor, Rabbimizi doğru tanıyor muyuz diye. Kuran nasıl bir Allah’a inanmamızı istiyor bizden; dahası âlemlerin Rabbi son vahiy olan Kuran’da kendini nasıl tanıtıyor şimdi kısaca ona bakalım:

 Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. (Fatiha, 1)

Allah her şeyin yaratıcısıdır. (Zümer, 62)

Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah’ındır. O diriltir ve öldürür.(Tevbe, 116)

Allah gökten yere kadar her şeyi düzenleyip yönetir.(Lokman, 5)

Yaratan,  dirilten ve öldüren Rabbimiz insanı boş yere yaratmamış ve başıboş ta bırakmamıştır. Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı  (Kuran’ı; hakkı batıldan ayıran yanlış ve doğrunun ölçüsü olan kitabı) indiren Allah yüceler yücesidir.(Furkan, 1)

Sizlere bunca açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız iyi biliniz ki Allah çok onurlu bir hikmet sahibidir (Bakara, 209)

Aziz ve hâkim olan Allah mahlûkatın halifesi olarak yarattığı insanın yaratılış hikmetini şöyle ifade ediyor:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler için yarattım.” (Zariyat, 56)

Peygamberlere İman

İnsanı yaratan Allah insanoğlunun yaşamak için ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratmış ve vermiştir. Çocuk daha doğar doğmaz anasının üzerinde onun için süt fabrikası kuran Allah, insana görmek için göz, duymak için kulak, konuşmak için dil, düşünmek için beyin, anlamak için kalp velhasıl insanın ihtiyacı olan her şeyi vermiştir.

(…)

Peygamberler, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın hükümlerini mesajlarını, emirlerini insanlara duyurmak tebliğ etmek için Allah’ın insanlar içerisinden seçip görevlendirdiği örnek insanlardır.  Bütün peygamberler insanları kendisinden başka ilah bulunmayan Allah’a ibadet etmeye ve kulluk yapmaya çağırmıştır.

“Ey kavmim Allah’a kulluk edin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur.” (A’raf, 59)

Peygamberler insanlara yaratılış gayelerini hatırlatır, dünya hayatının amacını ve dünyaya niçin geldiklerini öğretir. Dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini bildirir.  Ahiret hayatından haber verir. Allah’ı tanıtır. Ta ki insanların Allah’a karşı ileri sürecekleri bir mazeretleri kalmasın.

Niçin Peygamberlere İnanıyoruz?

Allah insanları farklı kabiliyetlerde yaratmıştır.  Kimileri sanatta kimileri ticarette kabiliyetlidir. Kimileri askerlikte kimileri siyasette kabiliyetlidir.  Kimileri ise şair ruhludur.  İnsanoğlunun yapısı farklı farklıdır. Farklı yapılar farklı problemleri ve farklı ihtiyaçları beraberinde getirir.  İnsan hayatındaki problemlerin çözümü için her alanda yetişmiş insanlara ihtiyaç vardır. Sağlık problemleri için doktora, eğitim problemleri için eğitimciye ekonomi problemleri için ekonomiste ihtiyaç vardır.

Peygamberler Allah’ın insanların içinden seçtiği örnek insanlardır.  Peygamberler tertemiz bir kişiliğe sahiptir. Her konuda dürüst davranır, her sözünü doğru söyler, yanlış bir söz söylemez, kötü bir iş yapmaz Allah’la aralarında direkt bir bağlantı vardır.  Allah’ın emirlerinin tebliğcisi ve yaşatıcısıdır.  Allah’la bağ kurabilmemiz emirlerine ulaşabilmemiz ve anlayabilmemiz için peygamberlere ihtiyacımız vardır.

Peygamberlerin en büyük özellikleri söz ve hareketlerinde hiçbir menfaatlerinin olmaması, insanoğlunun menfaati ve yararı için bin bir güçlük çekmeleridir. Kendi iyilikleri için başkalarına asla zarar vermezler. Zulmetmezler, zalimlerin yanında olmazlar. Mazlumun yanında zulmün karşısında olurlar. Peygamberlerin ilahi bir boyutu vardır.  Gerçekten akleden ve anlamaya çalışan insanlar peygamberleri tanırlar.

Kuran’ı Kerim’de birçok peygamberin hayatı,  hayat boyunca çektikleri çileler, zulme karşı verdikleri mücadeleler geniş bir şekilde anlatılır.

Nasıl Bir Peygambere İnanıyoruz

İnandığınız peygamberi tanıyor musunuz? Peygamberler nasıl birer varlıktır? İnsan mı yoksa melek mi?  İnsan olan; sizin gibi aciz bir beşer, içinizden biri olan bir peygambere mi inanıyorsunuz, yoksa insan olmayı kendisine yakıştıramadığınız ilah olmaya daha yakın gördüğünüz bir peygambere mi inanıyorsunuz?  Yoksa her sözünde, her davranışında bir mucize, bir keramet aradığımız, süper özelliklere sahip, gökte uçup denizde yürüyen, dağları altın yapan insanüstü bir varlık olan bir peygambere mi inanıyoruz? Yoksa içimizden biri, bizim gibi bir insan hasta olan, acıkan, yorulan ama özünde sözünde doğru, ilahi bir görevi olan insanlar için örnek bir yaşam ortaya koyan büyük bir öğretici olan bir peygambere mi, evet, nasıl bir peygambere inanıyoruz?

Hıristiyanlar açık bir şekilde Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu diyerek üçlü ilah anlayışı içerisinde Allah’ın peygamberi Hz. İsa’yı ilah haline getirdiler.

Yahudiler ise Hz. Musa’yı Firavun’la mücadelesinde yalınız bırakarak, her olayda ondan bir mucize bekleyerek Hz. Musa’dan ve onu örnek almaktan uzaklaştılar. 

Mekke müşrikleri de “Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?” diyerek insanın peygamberliğini anlayamamışlardı.  Rabbimiz ise onların itirazlarına şöyle cevap vermişti:  “De ki yeryüzünde insanlar gibi sakin sakin yürüyenler melekler olsaydı biz de ancak onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik.” (İsra,  95)  Yeryüzünde yaşayanlar insanlar olduğu için Rabbimiz bir insanı peygamber olarak gönderiyor.  Ta ki o insan insanlar için iyi bir örneklik teşkil etsin iyi bir öğretici olsun diye. “... Allah’ı çokça ananlar için Allah’n resulünde pek güzel örnekler vardır.’’ (Ahzab, 21) 

(…)

Sonuç olarak inanmamız gereken peygamber bizim gibi beşer olan bir insandır. Ona vahiy gelmektedir. O, Allah’ın emirlerini insanlara ulaştırmakta, Allah’a nasıl kulluk yapılacağını öğretmektedir.  Onun yaşamı bizler için örnek alınacak ideal hayat, ideal yaşamdır.  Peygamberlere iman onların hayatını örnek almayı ve onlara itaat etmeyi gerektirir.

Peygamberlerin Vasıfları

Doğruluk: Peygamberler her zaman doğruyu söylerler. Yalan söz söylemezler.  Hz. Muhammed (as)’ın peygamberlikten önce de doğruluğundan dolayı “Muhammedü’l-Emin“ olarak anıldığı bilinmektedir.

Fetanet:  Peygamberler akıllı ve zeki kimselerdir. Güçlü iradeleri vardır. Kimsenin etkisinde kalmazlar. Tehlike, bela musibet dinlemeden yılmadan mücadele ederler.

Emanet:  Peygamberler emanet sahibidirler. Hem dünyevi hem de uhrevi olarak emanete riayet ederler. Mekke müşrikleri yüce resulün peygamberliğini kabul etmedikleri halde emanetlerini ona teslim ederlerdi. Yüce peygamber Allah’tan kendisine ne geldiyse insanlara ulaştırmıştır.  Allah’ın emaneti de yerine ulaşmıştır. O şöyle demiştir: “ Allah’u Teâlâ’nın emretmiş olduğu hiçbir şey yoktur ki size emretmiş olmayayım, Allah’u Teâlâ’nın sakındırdığı hiçbir şey yoktur ki sizi sakındırmış olmayayım.”

İsmet: Peygamberler masumdur. Küfürden ve şirkten korunmuşlardır.  Onlar günah işlemezler. Beşer olmalarından dolayı kimi durumlarda hata yapacak olsalar dahi ilahi irade onların hatalarını anında düzeltir ve onları yanlışa düşmekten korur.

Tebliğ: Peygamberler insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin Allah’ın emirlerini insanlara ulaştırırlar.  Tebliğ ettikleri emirlerin aynı zamanda uygulayıcısı olurlar.  İnsanların hidayeti için, kula kulluktan kurtulup Allah’a kul olmaları için ellerinden geleni yapar hiçbir fedakârlıktan kaçmazlar.

Peygamberimizin Örnek Kişiliği

Kuran Peygamberimizi ümmi peygamber olarak nitelendirir. Onun ümmi olması okuma yazma bilmemesi anlamına gelip gelmediği tartışmalıdır; ama Allah resulünün insanlardan bir öğretmeni olmadığı bir beşerden ilmi bir eğitim almadığı kesindir.

(…)

Yüce Allah onun hakkında şöyle buyuruyor: 

“Ey insanlar, Allah’a ve ümmî peygamberi olan Resulüne iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulasınız.”(A’raf-158) Başka bir ayette ona şöyle buyuruyor:  “Allah sana kitabı (vahyi) ve hikmeti indirdi, sana bilemeyeceğin şeyleri öğretti. Allah’ın lütfu sana gerçekten büyüktür.” (Nisa- 113)

(…)

Allah Resulü, Mekke’nin o cahili toplumundan bir asr-ı saadet toplumu yetiştirdi ki; bu insanlık tarihinde olan en büyük devrimdir.  Bu devrim ilahi kitabımız Kuran ile bu ümmi peygamberin mucizesidir.

(…)

Peygamber olduktan sonra da Rabbine ibadetin hep en fazlasını yaptı:  “Benim göz aydınlığım namazdadır.([15])” dedi. Çünkü o sürekli namaz vaktini bekler, Allah’ın huzurunda durmak için şiddetli bir özlem besler ve müezzini Bilal’a: “Bizi rahatlat, ey Bilal”([16]) derdi.

Allah resulü namaz kılarken,  namaz sırasında Allah korkusu ile o kadar çok ağlardı ki, gözyaşları secde ettiği, namaz kıldığı yeri ıslatırdı.([17]) Ayakları şişinceye kadar namazda kıyamda durduğu olurdu. Bunu görenler kendisine: “Allah geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmişken neden bu kadar ibadet için zahmete katlanıyorsun” derlerdi. Buna rağmen o: “Ben şükreden bir kul olmayayım mı?” diye karşılık verirdi.([18])

Allah Resulü şaban ayının tüm günleri ile her ayın üç gününde oruç tutardı. Ramazan ayı girince yüzünün rengi değişirdi. Ramazan ayında daha çok namaz kılar ve dualarında tazarru ile Allah’a yalvarıp yakarırdı.([19]) Ramazanın son on gününde itikâfa girer dünya kelamı konuşmaz bütün gün ve gecesini ibadetle geçirirdi.

Allah resulü dua hakkında: “Dua, ibadetin iliğidir.” ve “Dua müminin silâhı, dinin direği, göklerin ve yeryüzünün nurudur.” Derdi.([20]

(…)

 

            “Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).” (Şuarâ, 217–219)

Rabbimiz bu ayette resulüne ve tabi ki bize sadece kendisine güvenip dayanmamızı emrediyordu. Allah Resulü Kuran’ın tamamını hayatında yaşayıp örnekliğini bize gösterdiği gibi bu ayeti de hayatında yaşayarak pratiğini ümmetine göstermişti.

Cesaretin ve yiğitliğin sembol ismi İmam Ali peygamberimizin cesaretine şöyle şahadet eder:“Savaşın kızıştığı ve tarafların karşı karşıya geldikleri sıralarda, Allah’ın Resulüne sığınırdık ve o içimizde düşmana en yakın kişi olurdu.”([21])

(…)

Hz. Peygamber bir defasında hasır üzerinde uyumuştu. Kalktığında vücudunda sırtında hasırın izi çıkmıştı. Peygamberimize: “Sana bir döşek hazırlayalım.” dediklerinde şu karşılığı verdi: “Benim dünya ile ne işim var, bilmiyor musunuz? Ben dünyada bir ağacın altında gölgelenmiş ve sonra kalkıp o gölgeyi terk etmiş, hayvan sırtında bir yolcu gibiyim.”([22])

İbn-i Abbas diyor ki: “Resulullah (s.a.a) arka arkaya gecelerce aç karnına yatağa girerdi. Ev halkı da akşamları yiyecek bir şey bulamazdı. Çoğu kere ekmekleri arpa ekmeği olurdu.”([23])

Hz Aişe diyor ki: “Âl-i Muhammed’in bir günde yedikleri iki öğün yemeğin biri mutlaka hurma olurdu.”([24])

Enes b. Malik’in verdiği bilgiye göre Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fatıma bir defasında elinde bir parça ekmekle Allah resulüne geldi. Hz. Peygamber: “Ey Fatıma, bu neyin parçasıdır?” diye sordu. Fatıma: “Bir ekmek parçasıdır. Bu ekmek parçasını sana getirmeden içim rahat etmedi.” dedi. Peygamber de: “Bu ekmek parçası üç günden beri babanın ağzına giren ilk yiyecektir.”([25]) dedi. Başka bir rivayette bu olayın Hendek savaşı sırasında gerçekleştiği belirtilir.

Bütün bu rivayetler Allah resulünün dünyaya ve dünya malına meyletmediğini, zühte ve takvaya verdiği önemi göstermektedir

(…)

İbn-i Abbas diyor ki: “Resulullah (s.a.v) hayırda insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu dönem ramazan ayı idi… Cebrail her yıl ramazan ayında ona gelirdi… Cebrail ona geldiğinde yağmur getiren rüzgârdan daha cömert olurdu.”([26])

Rivayete göre Hz. Peygamber bir gün bir elbise tüccarına gidip dört dirhem karşılığında bir gömlek satın aldı. Tüccarın yanından gömleği giyerek çıktı. O sırada ensardan biri ile karşılaştı. Adam: “Ey Allah’ın Resulü, bana bir gömlek giydir, Allah sana bir cennet elbisesi giydirsin.” dedi. Hz. Peygamber az önce giydiği gömleği üzerinden çıkararak adama giydirdi. Arkasından yine dükkân sahibinin yanına döndü ve ondan dört dirhem karşılığında bir gömlek satın aldı. Yanında iki dirhem parası kalmıştı. Yolda bir cariye (kadın köle) ile karşılaştı. Kadın ağlıyordu. Peygamber: “Niye ağlıyorsun?” diye sordu. Kadın: “Ey Allah’ın Resulü, dedi, efendimin ailesi, karşılığında un satın alayım diye bana iki dirhem verdi, verdikleri iki dirhem kayboldu.” Hz. Peygamber elinde kalan iki dirhemi kadına verdi. Kadın: “Efendimin ailesi beni döver diye korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Resulullah kadın köle ile birlikte yürüyüp efendisinin oturduğu evin kapısına geldi. Selâm verdi. İçerdekiler sesini tanıdılar. Tekrar selâm verdi. Arkasından üçüncü kez selâm vermesi üzerine ancak selâmını aldılar. Hz. Peygamber: “İlk selâmı duymadınız mı?” diye sordu. Evdekiler: “Evet, duyduk. Fakat bize birkaç kez daha selâm vermeni istedik. Anamız, babamız sana feda kurban olsun, sen mutluluk verici bir ziyaretçisin.” dediler. Hz. Peygamber: “Bu cariye kendisini döveceğinizden korktu.” dedi. Cariyenin efendisi: “Sen onunla beraber geldiğin için o Allah rızası için artık özgürdür.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onları hayırla ve cennet ile müjdeledikten sonra şöyle dedi: “Yüce Allah o on dirhemi bereketli kıldı. Peygamberine ve ensardan bir adama birer gömlek giydirdi ve geriye kalan para ile bir köle azat etti. Hamdolsun Allah’a. O ki, bunları bize kudreti ile nasip etti.”([27])

Hz. Peygamber ramazan ayı girdiğinde bütün esirleri serbest bırakır ve her dilenciye sadaka verirdi.([28])

(…)

Hz Aişe diyor ki: “Allah Resulü (s.a.v) kendisine yapılan hiçbir kötü hareketin intikamını almadı. Yalnız Allah’ın hükümlerinin çiğnenmesine sebep olan hareketler, haram kıldığı hareketler müstesna. Hiçbir şeyi asla eli ile dövmedi. Yalnız Allah yolundaki dövmeler hariç. Kendinden istenilen bir şeyi asla reddetmedi. Yalnız istenen şeyin günah olması durumu müstesna. O, günah olan istekleri karşılamaktan en uzak olan kişi idi.” ([29])

Enes diyor ki: “Peygamber’e (sav) on yıl hizmet ettim. Bana hiç ‘öf’ bile demedi. Yaptığım hiçbir işe: ‘Bunu niçin yaptın?’ demedi. Yapmadığım hiçbir iş için de: ‘Bunu niçin yapmadın?’ demedi.”([30])

Hz. Peygamber (sav) hayatı boyunca affediciliği ve hoşgörülülüğüyle ile tanındı… Amcasını öldüren Vahşi’yi bile affetti. Kendisine zehirli koyun getiren Yahudi kadını affetti. Ebu Süfyan’ı affederek evine girilmesini öldürülmemesi için yeterli gerekçe saydı. Rablerinin emrine karşı gelip ellerindeki bütün imkânlarla ona karşı savaşan Kureyşlileri güven ve iktidarın zirvesindeyken şöyle diyerek affetti: “Allah’ım, kavmimi doğru yola ilet. Çünkü onlar bilmiyorlar… Gidin, serbestsiniz.” ([31])

(…)

Ebu Said-i Hudrî diyor ki: “Resulullah (s.a.v), evden dışarı çıkmamış utangaç bir kızdan daha utangaçtı. Bir şeyden hoşlanmadığı zaman bu durum yüz ifadesinden anlaşılırdı.” ([32])

İmam Ali diyor ki: “Peygamber’den yapmak istediği bir şey istenince: ‘Evet.’ derdi. Fakat kendisinden yapmak istemediği istendiğinde ise susardı. Hiçbir şeye ‘Hayır.’ demezdi.” ([33])

Yahya b. Ebu Kesir’in bildirdiğine göre Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ben her kulun yemek yediği gibi yemek yer, her kulun oturduğu gibi otururum. Ben sadece bir kulum.”([34])

 

Hakkında bize gelen çok yaygın rivayetlere göre o, küçük çocuklara selâm verirdi.([35]) Hz. Peygamber bir defasında biri ile konuşurken adam titremeye başladı. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle dedi: “Sakin ol. Ben bir padişah değilim. Ben kıyılıp kurutulmuş et parçaları yiyen bir kadının oğluyum.”([36])

Ebu Umame şöyle diyor: “Peygamber bir defasında değneğe dayanarak yanımıza geldi. Onun için ayağa kalkmamız üzerine şöyle dedi: Birbirini ululaştıran acemlerin ayağa kalkmaları gibi ayağa kalkmayın!” ([37])

Kitaplara İman

Rabbimizin insanlar arasından seçtiği peygamberlere vahyettiği kitaplara ilahi kitaplar denir. Allah’ın emirlerini, mesajlarını içerir. Peygamberler kendilerine vahyedilen bu kitapları insanlara ulaştırmakla mükelleftirler. 

(…)

“Muhakkak ki Kuran’ ı biz indirdik onun koruyucusu da mutlak surette biziz.”

Bugün dünyanın her yerinde Müslümanlar aynı kitabı okumakta aynı kitaba iman etmektedir.

Daha önceki ümmetler Allah’ın kendilerine gönderdiği kitapları tahrif etmişlerdir. Allah’ın koruması sayesinde Kur’an değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. Müslümanlar da kitabı gereği gibi anlama noktasında zafiyete düşmüşlerdir. İyi Müslüman olabilmek için Allah’ın kitabını doğru anlamak ve doğru yaşamak gerekmektedir. Kitaba iman ancak kitabı anlayıp yaşamakla anlam kazanmaktadır.

Kur’an Nedir?

Kur’an;  âlemlerin Rabbinin insanoğluna son peygamberi Hz. Muhammed’e (as)  vahiy yoluyla indirilmiş, tevatür yoluyla nakledilmiş Allah kelamı olan en son kitaptır. 

Kur’an, yaratanın insana sunduğu yaşam biçimi / hayat nizamıdır. Kur’an iyinin ve kötünün, yanlışın ve doğrunun ölçüsünü ortaya koyan bir kitaptır. İnsana ne olduğunu, nerden geldiğini nereye gideceğini öğreten bir kitaptır.

O, ‘insan olma’nın kitabıdır. O, insanı dosdoğru yola ileten bir "rehber"dir. O, "mutlak hakikat"tir. O, "gerçeğin ta kendisi"dir. O, insanlığın manevi hastalıkları için bir "şifa"dır. O, "hayatın nuru"dur. (…) Vesselam, o bir "kurtuluş kitabı"dır. Dolayısıyla onu başka bir amaçla okumak Kuran’ın asıl amacını kavrayamamak anlamına gelir.([38])

Kuran’ın ele aldığı konuları yaklaşım, sunuş ve çözüm biçimi bütünü ile kendine özgüdür ve eşsizdir. Herhangi bir konuyu hiçbir zaman yazar ya da düşünür gibi sistematik bir biçimde ele almaz. Bunun tam tersine tafsili diyebileceğimiz, kendine has iç içe bir anlatım biçimine sahiptir. Çeşitlilikler gösterir, konular hemen değişir bir konudan diğerine geçer, bir önceye döner veya tekrarlarda bulunur.([39])

Kur’an, Allah resulüne vahiy edilen ilahi kitabın özel adıdır. Kur’an ismi Kuran’ı Kerimde altmış sekiz ayette geçer.([40]) Örneğin Yusuf suresi 2. Ayet  “Siz düşünüp, anlayasınız diye biz bu Kuran’ı Arapça olarak indirdik.” bu ayette Kuran ismi kullanılırken Kuran’ın indiriliş amacı da ifade edilir. Bu kitap Allah’ın kulları düşünüp anlasınlar diye indirilmiştir.

Bugün Müslümanlar Kuran’ı ibadet için okunan bir dua kitabı haline getirmiş bulunuyorlar. Kuran’ı okumak elbette bir ibadettir. Ama asıl ibadet Kuran’ın üzerinde düşünülerek, anlaşılması ve yaşanmasıdır.

Kur’an düşünerek okunan okundukça ilkeleri uygulanmak zorunda olan bir kitaptır. Rabbimizin kullarına gönderdiği bir mektup gibidir. Bize düşen Rabbimizden gelen bu mektubu okuyup gereğini yapmaktır. Kur’an, furkandır.  Doğru ve yanlışı ortaya koyar, batılı haktan ayırır ve apaçık bir şekilde hakkı ortaya koyar. Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir, anlaşılır bir kitaptır. Her okuyan ilim seviyesine göre Kuran’dan bir şey anlar. Kur’an nurdur, cehaletin karanlığını vahyin aydınlığı ile aydınlatır. Kur’an bir hidayet rehberidir. İnsanları dalaletten hidayete götürür. Kur’an gerçeğin, hakikatin, doğruluğun, tartışmasız en doğru ölçüsüdür. Kur’an ölçüsüne uyan doğrudur, Kur’an ölçüsüne uymayan yanlıştır.

Kur’an kendi kendini şöyle tarif eder:

Kur’an; doğruluğunda şüphe bulunmayan muttakiler için yol gösteren bir kitaptır. (Bakara 2)

Kur’an; âlemlere uyarıcı olsun diye hakkı batıldan ayıran olarak indirilmiş bir kitaptır. (Furkan 1)

Kur’an; insanlara yol gösterici doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak indirilmiş bir kitaptır. (Bakara 185)

Kur’an; bir hidayet rehberi ve müjdeci olarak indirilmiş bir kitaptır. (Bakara 97)

Kur’an;  öğüt vermek için indirilmiş bir kitaptır. (Bakara 231)

Kur’an; her şey için bir açıklama hidayet ve rahmet kaynağı olan bir kitaptır. (Nahl 89)

Kur’an; Allah tarafından indirilmiş bir kitaptır.  (En’am 114)

Kur’an; düşünenler, akledenler ve anlayıp yaşamak isteyenler için kolaylaştırılmış bir kitaptır. ( Kamer 17)

Nasıl Bir Kitaba İnanıyoruz

İnandığınız Kur’an nasıl bir kitaptır? Tarih kitabı mı? Dua kitabı mı? Şifa kitabı mı? Korkularınızdan kurtulmak için başvurduğunuz bir muska kitabı mı? Yoksa mezarlıklarda ölülerinizi rahatlatmak için okuduğunuz bir mevlid kitabı mı?  Nasıl bir kitaba inanıyorsunuz? Yoksa insanlar için bir yaşam biçimi bir hayat nizamı olan bir kitap mı?

(…)

Nasıl bir kitaba inandığımızı anlamamız için öncelikle yapmamız gereken şey okumak ve anlamaktır. 

(…)

Her Müslüman’ın anlamak ve yaşamak için Kuran’ı okuması gerekiyor. Efendim biz kimiz ki Kuran’ı okuyalım biz Kuran’dan ne anlarız demeyin, Rabbimiz “Siz anlayasınız diye biz bu Kuran’ı kolaylaştırdık” buyuruyor. Her insanın Kuran’dan anlayabileceği bir şeyler vardır. En âlim insan da, en cahil insan da Kuran’dan bir şeyler anlar. Elbette âlim olanla cahil olanın anladığı aynı seviyede olmayacaktır.

Kuran’ı okuduğumuz zaman göreceğiz ki Kuran’da tarih var, felsefe var, fizik var, dua var, zikir var, hukuk var ama tüm bunlar Kuran’ın bir tarih veya felsefe veya hukuk veya zikir kitabı olduğu anlamına gelmiyor.

Esasen Kuran yaşanması gereken bir kitaptır, bir hayat rehberidir.

Hz. Aişe’ye peygamberimizi sordukları zaman “O yaşayan bir Kuran’dı’’ diyor. Allah’ın yüce peygamberi de Müslümanlara  “Kuran’ın ahlakı ile ahlaklanın”  diyor. Böylece tüm Müslümanlardan yaşayan bir Kuran olmalarını istiyor. “Müslüman Kimdir” başlıklı bölüme bakıldığında Kuran ayetlerinin nasıl bir Müslüman profili çizdiği görülecektir.  Kuran’ı yaşamadan Müslüman olmak mümkün değildir.

Kuran’ı Anlamak

Kur’an insanlığa indirilen son ilahi kitap. Rabbimizin koruması sayesinde hiçbir değişikliğe uğramadan, nazil olduğu orijinal hali ile günümüze kadar ulaşmış, ilahi bir hayat nizamı.

(…)

Kur’an, Allah kelamı olduğu için ilahi ve kutsal bir metindir. İnsana düşen Kuran’a teslim olmak Rabbimizin rızasına ve muradına uygun bir şekilde Kuran’ı anlamaya çalışmaktır. Ve anladığını yaşamaya çalışmaktır. Bunun için gayret göstermektir. Yoksa Kuran’ı kendi heva ve heveslerimize göre yorumlayıp ilahi kitabı kendi arzularımıza uydurmak olmamalıdır. Kendi yaşayışımıza, düşüncemize Kuran’dan delil bulmaya değil, yaşayışımızı, düşüncemizi Kuran’a göre şekillendirmek için çalışmalıyız.

Kuran’ı okuma biçimi olarak, Kuran’ı bugün bize nazil olmuş gibi okuyabiliriz. Muhammed İkbal: “Babam bana Kuran’ı bugün sana nazil olmuş gibi oku dedi” der. Bu okumada Kuran’ın günümüze hitap eden boyutunu daha iyi görebilir, günümüze dair dersler çıkartabiliriz.

Ama Kuran’ı bugün nazil olmuş gibi okurken, Kuran’ın nazil olduğu dönemi, o dönemin şartlarını ve ayetlerin sebeb-i nüzulünü, göz önünde bulundurmamız gerekir.

Ahirete İman

Ahiret son, sonra olan manasına gelir. Dünyada Müslüman kâfir tüm insanların ittifakla kabul ettikleri bir gerçek vardır: Ölüm. Evet, tüm canlılar ölümlüdür. Dünya hayatı ölümle sona ermektedir.

Hayat yolculuğuna ana karnında başlayan insanoğlu dünya hayatını da ölümle noktalamaktadır. Ölümden sonra başlayan ahiret hayatı ise süreklidir.

“Ey iman edenler Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba, daha önce indirdiği kitaba da iman edin. Kim Allah’a meleklerine, kitaplarına peygamberine ve ahiret gününe inanmazsa pek derin bir sapıklığa saplanmış gitmiştir.” (Nisa/136)

Ahirete iman imanın esaslarındandır. Her Müslüman öldükten sonra dirilip Allah’a hesap vereceğine, cennet ve cehennemin varlığına inanmak mecburiyetindedir. Ahireti inkâr eden kâfir olur.

Niçin Ahirete İnanıyoruz?

İnsan bir yolcudur diyor Bediüzzaman Said Nursi ruhlar âleminden, ana karnından, dünyadan, kabirden geçer ve ebedi mekânına kadar gider.  Ana karnında belli bir süre yaşayan insanoğlu dünyada da belli bir süre yaşadıktan sonra ölüm denilen yaşamın inkâr edilmez gerçeği ile karşılaşmaktadır.

“Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadır. Ahiret yurdu sakınanlar için daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?” (En’am /32)

(…)

Ahirete inanmayan öldükten sonra vereceği bir hesap olduğuna inanmayan insanın her türlü haksızlığı dolandırıcılığı, sahtekârlığı yapmaması için hiçbir neden yoktur.  Hayat sadece dünya hayatından ibaret ise insanoğlu dünyada rahat bir hayat yaşamak için her şeyi yapmayı kendine meşru görecektir.  Ama insanların böyle görmesi kendilerini kurtarmayacak, yarın ahiret hayatı başladığı gün dünyadaki yaptıklarının ve yapması gerekirken yapmadıklarının hesabı sorulacaktır.

Ölümden Sonra Diriliş

Ölüm hayatın en büyük gerçeği...  Hayatı anlamak ölümü anlamakla mümkün olur.  Ölüm bir yok oluş değil esasen yeni bir hayatın başlangıcıdır.

(…)

“Ey insanlar! Şayet öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz, bilin ki, ne olduğunuzu size açıklamak için biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra yapısı belli belirsiz bir çiğnem etten yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi çocuk olarak çıkartırız. Böylece yetişip erginlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki, bilirken bir şey bilmez olur.  Yeryüzünü görürsün ki kupkurudur.  Fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer ve her güzel bitkiden çift çift yetiştirir. Bunlar yalnızca, Allah’ın gerçek olduğunu ölüleri dirilteceğini, gücünün her şeye yettiğini şüphe götürmeyen kıyamet saatinin geleceğini Allah’ın kabirlerde olanı dirilteceğini gösterir.” (Hac 5-7)

Evet, ölümden sonra dirilişi anlamak için etrafımıza bakmak biraz düşünmek akletmek yeterlidir. Her gece uyuyarak küçük bir ölümü yaşamış olmuyor muyuz?  Dolayısıyla her sabah yeni bir hayata başlamak bir diriliş değil midir? Her kış bütün bitkilerin ağaçların ölümlerini görüyoruz.  Sonra baharla birlikte ölen bu bitkilerin ağaçların yeniden dirilişlerine tanık oluyoruz. 

Dünya Sevgisi ya da Dünyevileşme

Ahirete iman bizi dünya sevgisinden dünyevileşmekten alıkoymalıdır. Dünya hayatı esasen, ahiret hayatının karşılığı olarak kullanılır. Çünkü insan için asıl olan ahiret hayatıdır.  Ahiret hayatı baki, dünya hayatı geçicidir.

(…)

Bütün bunları dünya hayatına gereğinden fazla değer vermemizden dahası dünya hayatını bir amaç haline getirmemizden kaynaklanıyor.

İmam Ali: “Sizin dünyanızın benim yanımda bir keçi aksırığı kadar değeri yok” der. İmam Ali hayatı ile dünyaya bir keçinin aksırığı kadar değer vermediğini gösterir.  O hilafetin kendi hakkı olduğuna inandığı halde İslam toplumunda fitne çıkmasın diye hilafet mücadelesi içerisine girmedi. Kendisinden önceki halifelerden hiçbir dünyevi talepte bulunmadı. Yardımına ihtiyaç duyduklarında onların yanında oldu. Diğer zamanlarda Rabbine ibadet edip derdini kuyulara anlattı.

İmam Ali hilafeti döneminde fakir ve âmâ olan kardeşi Akil b. Ebu talip kendisinden 200 altın istediğinde Akil’in bu isteğini reddediyor zerre miktarı adaletten şaşmıyordu.

O dünyaya dalan bizlere: "Dünya arkasını dönmüş gidiyor, ahiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlatları var. Sizler ahiretin evlatları olun. Sakın dünyanın evlatları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok." diyordu.

(…)

Bir gün Peygamberimize bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Bana öyle bir amel gösterin ki ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin" dedi. Allah resulü (as) "Dünyaya rağbet gösterme, Allah seni sevsin, insanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin" buyurdular. Bir insan dünyaya rağbet etmezse zaten insanların elindekine de göz dikmez. Böylece hem Allah’ın hem de insanların sevgisini kazanır.

İmam Muhammed Bakır da şöyle der:

“Mal ve mevki sevgisinin müminin dinine verdiği zarar, çobansız bir sürüye, biri önden biri arkadan dalan iki kurdun verdiği zarardan daha hızlı ve yakıcıdır.”

Hayat Bir İmtihandır

Ahiret inancının doğal sonucu hayata bir imtihan gözüyle bakmaktır. Müslüman hayata bir imtihan gözü ile bakar. Bu dünyada yaptıklarımızdan ve yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan dolayı hesap diyarında ahirette sorumlu tutulacağız.

Rabbimiz bizi mallarımızdan ve canlarımızdan eksilterek imtihan eder. Eşimiz, işimiz, evladımız, sahip olduğumuz her şey ve sahip olmadıklarımız bizim için imtihan vesilesidir.

(…)

Tesettür bir anlamda kadına toplumda cinselliği ile değil kişiliği ile yer alması için emredilmiştir.  Şekilsel anlamda tesettüre uyduğu halde hâlâ cinselliğini ön plana alan kadın gerçek anlamda tesettüre sahip değildir demektir. Gerçek bir tesettür için kadının el ve yüzünü de örtmesi gerekmiyor elbette. Hatta Üstad Mutahhari kadının tanınması için yüzünü örtmemesi gerektiğini söyler.  Tesettür kadını toplumdan dışlamak için değil toplumda kişiliği ile yer alması için emredilmiştir. Onun için yüzün örtülmemesi ama örtülmeyen yüzün makyajla kadının cinselliğini ön plana çıkarmaması gerekir. Bir anlamda kadının yüzü kapanmadan tesettürlü olmalıdır.

Kadınlar ve erkekler birbirleri için imtihan vesilesidirler. Yusuf’un imtihanı Züleyha’yla, Asiye’nin imtihanı Firavun ile olmuştur. Züleyha cinselliği ile imtihan vesilesi olurken Firavun zulmü ile imtihan vesilesi olmuştur. Kadını fitne kaynağı ve şeytanın kardeşi gören anlayış ehli kitabın yanlış kadın anlayışının Müslümanlara yansımalarıdır. İnsanlık tarihi kadınların erkeklerden gördükleri zulümleri daha fazla kaydetmesine rağmen nedense kadın hep fitne kaynağı olarak nitelendirilmektedir.

Ölümü Hissetmek

Ölüm, insanın ahirete gidiş yolculuğu, hayatın en büyük hakikati.

Ölüm insanoğlunu en çok ürküten, en çok korkutan ve en çok üzen gerçek. Bazı ölümler var ki insanı gururlandırır. Şehit ölümü böyledir. Şehitlerimizin yakınları haklı bir gurur yaşıyorlar, yaşamalılar. Bu gururla birlikte ölümün hüznünü yaşamamak insan olarak mümkün değil.  Allah şehitlerin gerçekte ölmediklerini ve diri olduklarını ilan ediyor. Bizler de iman ediyoruz. Şehitler hayatları ile ve ölümleri ile tevhide şahitlik eden insanlardır. Gerçek şehitlerin ölümlerinin hayata nasıl bir bereket olarak yansıdığını en açık şekilde Gazze şehitlerinde gördük.

(…)

Ölüm deyince bir de Hz. Fatıma’nın ölüm karşısındaki tavrı gelir aklıma. Babasının yani Peygamberimizin ölümü karşısındaki hüznü, kendi ölümü karşısındaki sevinci insanüstü bir şeydir. Babasının ölümü karşısında ölene kadar altı ay boyunca Medinelilerin tahammül edemeyeceği bir hüzün yaşamıştır Hz. Fatıma. Kendi ölümüne ise bir bayram sevinci ile hazırlanmış süslenmiştir Hz. Fatıma. Bir annenin ölürken böylesine sevinç yaşamasını anlamakta zorlanmışımdır. Anlamakta çok zorlanırım; ama Hz. Fatıma’nın özel kişiliği ile kendime izah edebilirim ancak. Hz. Fatıma böyle biridir işte babasının ölümüne altı ay ağlar, kendi ölümüne ise sevinçle gider.

Hz. Fatıma’nın durumu ahirette imanın ufuk noktasıdır. Ahireti görüyormuşçasına inanan biri ancak ölüme böylesine sevinçle bayrama hazırlanır gibi hazırlık yapar. Babası ile ahiret hayatında buluşacağından o kadar emindir ki Hz. Fatıma zerre miktarı şüphesi yoktur. İşte Hz. Fatıma gibi bir imanla ahirete hazırlanmak gerekiyor.

3.BÖLÜM / NAMAZ

Namazın Anlamı

‘Namaz’, Farsça bir kelimedir. Arapçada ‘salat’ kullanılır.

Salât, aslında dua, rahmet ve istiğfar demektir. Namazda, bu üç mananın hepsi bulunmaktadır. Namaz dua etmek, tövbe etmek ve rahmete nail olmaktır. Namaz formatı ve şekli farklı da olsa bütün ümmetlerde var olan ibadettir.

Rabbimiz şöyle buyurur;

"Ey iman edenler, rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz." (Hac Suresi/ 77)

Namaz; dinin direğidir.  Namaz kılmayanların dini direksiz, çürük binalara benzer.

Namaz; İslam’ın beş şartından biridir.

İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler. (Bakara/277)

Allah’ın yüce peygamberi namazla ilgili şöyle buyurmuştur:

“Bizim için bizimle kâfirler arasındaki ayırıcı fark namazdır.  Her kim onu bile bile kılmazsa inkâr etmiş olur.”

Namaz, Allah’a karşı şükür etmektir. Allah’a teşekkür etmektir. Allah’ın bize verdiği nimetleri saymak mümkün değildir.

İmam Zeynu’l-Abidin şöyle diyor:“Büyükbabam Resulullah, çok ibadet eder ve namaz kılardı; namaz için ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Kendisin: “Senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını Allah Teala, bağışlamış olmasına rağmen neden bu kadar kendini zorluğa düşürüyorsun?” denilince, Resulullah: “Acaba ben şükür eden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verdi.([41])

Namaz Müminin Miracıdır

Miraç ile ilgili ayetlerde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Bir gece, kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammed’i, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren O zatın şanı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O! Gerçekten, her şeyi işiten, her şeyi gören O'dur.” (İsra 1-2)

Buhari’nin rivayetlerine göre Peygamberimiz Kâbe’nin avlusunda uyku ile uyanıklık arasında bir durumda iken Cebrail yanına geldi kalbini yıkayarak yüce Resulü, Burak denilen bir binekle önce Mescidi Aksa’ya götürdü oradan da onu göklere yükseltti. Rivayetlere göre Allah Resulü göklere yükselirken her katta bir peygamberle görüştü. Birinci katta Hz. Âdem’le ikinci katta Hz. İsa ile üçüncü katta Hz. Yahya, altıncı katta Hz. Musa, yedinci katta Hz. İbrahim ile görüştü.

Namaza hazırlanırken Müslümanların bir çeşit miraç hazırlığı yapmaları gerekir.  Burak’a binip yüce yaratıcının huzuruna çıkacak onunla görüşecekler onunla halleşeceklerdir. Allah’ın huzuruna çıkacak ahlak ve kişiliğe sahip olmak gerekir. Bu ahlak ve kişiliği yaşamında hayata dönüştürmeden namazları miraca dönüştürmek mümkün değildir.  Namazlarımızı miraca dönüştürmeden hakkıyla namaz kılmış olamayız.

Elbette Allah'a layık gerçek miracı yaşayabildiğimiz namazına erişmek, zorlu, gerçek bir arınma gerektirir. Ne var ki kıldığı namazları yeterli bulmayarak bu güzel eğitimden kaçmak, nimetlerin en güzelini kaybetmek anlamına gelir. 

Namazda Huşu

“Çünkü onlar namazlarında huşu içinde (kalp ve bedenleri ile tam teslimiyet halinde)dirler” (Mü’minun/2)

Huşu, sözlükte: Sakin olmak, gözünü ve boynunu eğmek, sesini kısmak ve tevazu göstermek anlamına gelir. Huşu, din ıstılahında ise mütevazı, sakin, saygılı, ihlâslı ve itaatkâr olmak, boyun eğmek ve söz dinlemek, Allah'a yönelmek ve ibadet etmek demektir. ([42])

Huşunun aslı kalpte tezahürü bedende olur. Kalp huşu içerisinde olursa beden ona itaat edecektir. Kılınan namazda tadili erkâna dikkat edilecek, rükûlar, secdeler anlam kazanacaktır. Kıldığımız namazlar bizim için yük olmaktan çıkacak manevi tat aldığımız ve özlediğimiz bir ibadete dönüşecektir.

İmam Ali ile ilgili olarak anlatılan şu olay, gerçek huşunun bizi ulaştırabileceği hali göstermektedir. İmam Ali vücuduna saplanan okun namazda çıkartılmasını istemekte, namazda çıkartılırsa okun acısını duymayacağını söylemektedir. İşte huşu kalbimizden başlayarak bütün bedenimize hâkim olursa biz de dünyevi acıları hissetmeyeceğimiz, Rabbimizin ilahi ikramlarına nail olacağımız ruh haline ulaşabiliriz. Namazda huşuyu yakalamadan secdelerimizin Rabbimize en yakın olduğumuz yer olduğunu anlamak hissetmek mümkün değildir.

Namaz Kötülüklerden Alıkoyar  

“Sana kitaptan vahyolunanı oku, namaz kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı anmak en büyük şeydir. Ve Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 45)

Bu ayetin tefsirinde Üstat Seyyid Kutub şöyle demektedir: “Namaz kıl çünkü namaz kılındığı zaman kişiyi kötülüklerden ve fenalıklardan alıkoyar. Çünkü namaz gönlü Allah’a bağlar. Gönlü Allah’a bağlı olan kişi günah işlemekten, hayâsızlık yapmaktan çekinir. Her zaman temiz, her zaman arınmış olarak Allah’a ulaşmak ister. Hayâsızlığın ve fenalığın kiri, pisi ve ağırlığı namaz kılan mümine ulaşmaz.

İbni Cerir’in rivayetine göre Resulullah (s.a) buyuruyor ki: “Bir kimse namaz kılar da namazı onu hayâsızlıktan ve fenalıklardan alıkoymazsa o namaz kendisini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir şey yapmaz.”

Çünkü o kişi namazı namaz olduğu için değil sadece namaz kılmak için kılmıştır. Hâlbuki namazı, namaz kılmak için kılmakla gerçek manada namaz kılmak arasında çok büyük farklar vardır. Namaz kılındığı zaman Allah zikredilmiş olur.  Ve şüphesiz ki Allah’ı anmak en büyük şeydir. ([43])

Namazla kötülüklerin bir arada gitmesi mümkün değildir.  Gerçek anlamda namaz kılan bir Müslüman’ı da kıldığı namaz kötülüklerden alıkoyacaktır. Bu namazın koruyucu özelliğidir. Günde beş vakit Rabbi ile buluşmaya giden bir Müslüman, Rabbinin yasakladığı, çirkin gördüğü davranışları yapıyorsa kendi kendini sorgulayacaktır. Sorgulamıyorsa kıldığı namazdan gafildir demektir. Namazı gereği gibi kılmıyor demektir.

Namaz inen vahyin çıkan karşılığıdır. Namaz nüzule karşılık miraçtır. Namaz Allah’ın gündeminde olmak için Allah’ı gündemine almaktır.([44])

Kuran’da Namaz

Namaz Kuran’da öncelikle Müslüman olmanın en önemli özelliği olarak belirtilir.  İman edenlere namazı sürekli ve düzenli bir şekilde kılmaları emredilir. Namaz ile ilgili ayetlerde Müslümanların sahip olmaları gereken, yapmaları gereken diğer güzel davranışlar da özellikle vurgulanır.

Onlar gayba inanırlar, namaz kılmayı sürdürürler ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden ihtiyaç sahiplerine verirler. / Bakara- 3

Bir de, namazı kılmayı, karşılıksız yardımda bulunmayı ve Allah'a boyun eğenlerle birlikte boyun eğmeyi sürdürün./  Bakara -43

Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler…  Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler, Müminun/ 2 ve 9

De ki: “Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm yalnızca bütün varlıkların Rabbi olan Allah içindir.” /Enam- 162

Kitab'a sımsıkı sarılanlara ve namazlarını kılanlara gelince, Biz elbette dürüst ve erdemli davranan böyle kimselerin haklarını zayi etmeyeceğiz.  /Araf-170

Namaz Allah ile buluşma, Allah ile randevulaşmadır. Namaz kılmak için ön hazırlık yapmak, abdest almak gerekir. Bu durum bile namaz ibadetinin ne kadar önemli olduğunu anlamaya yeter. Ruhî ve bedenî temizlik yapmadan namaz kılınamaz.

Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız vakit yüzünüzü ve dirseklerinize kadar kollarınızı yıkayın; başınızı mesh edin ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı da yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta yahut yolcu iseniz veya biriniz tuvalet ihtiyacını gidermişse yahut kadınlarla ilişki kurup da su bulamamışsanız temiz bir toprağa yönelerek elinizi toprağa vurun ve ardından elinizi yüzünüze ve kollarınıza sürün. Allah sizi zorda bırakmak istemiyor; sadece sizi tertemiz kılmak ve şükretmeniz için de size verdiği nimetleri tamamlamak istiyor. / Maide-6

Namaz öyle önemli bir ibadet ki bilinçli bir şekilde yapılması gerekir. Onun için kıldıkları namazdan gafil olanların, yaptıkları işin farkında olmayanların, bilinci yerinde olmayanların namaza yaklaşmamaları gerekir. Bu durum bir anlamda, namazda okuduğumuz ayet ve dualarının anlamının bilmenin gerekliliğinin de işaretidir. Müslümanlar kendilerini namazdan alıkoymaya çalışanlara da dikkat etmelidirler.

Hadislerde Namaz
 

Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur. (Beyheki)

Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir. (Taberani)

Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez. (Taberani)

Namazı doğru kılanın, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür. (İ. Ahmed)

Allahu Teâlâ buyuruyor k: "Söz veriyorum ki, namazlarını vaktinde, doğru olarak kılana azap etmem, onu sorgu-suale çekmeden cennete koyarım" (Hâkim)

Her Peygamberin ümmetine son nefeste vasiyeti namazdır. (Gunye)

Münafıklara en ağır gelen namaz, yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmaktır. Bunlardaki ecri bilen, sürünerek de olsa, cemaate gelir. (Buhari)

 

Namaza Hazırlanış

Abdest /Abdestin Anlamı

“Ey sarılıp bürünen, kalk artık uyar. Ve Rabbini büyükle, elbiseni temizle, pislikleri üzerinden ve kendinden uzaklaştır.”(Müddesir 1-5)

Ahlaksızlıkların ve kötülüklerin içerisinde yüzen biri bu ahlaksızlıklardan ve kötülüklerden kendini arındırmadıkça bazı organlarını yıkamakla, temizlemekle abdest almış olmaz.

Abdest de maddi olmaktan ziyade manevi bir temizliktir. Onun için organlarımızı yıkarken yüce yaratıcıya söz vermemiz günahlarımızdan tövbe etmemiz gerekiyor.

Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız vakit yüzünüzü ve dirseklerinize kadar kollarınızı yıkayın; başınızı mesh edin ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı da yıkayın/mesh edin. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta yahut yolcu iseniz veya biriniz tuvalet ihtiyacını gidermişse yahut kadınlarla ilişki kurup da su bulamamışsanız temiz bir toprağa yönelerek elinizi toprağa vurun ve ardından elinizi yüzünüze ve kollarınıza sürün. Allah sizi zorda bırakmak istemiyor; sadece sizi tertemiz kılmak ve şükretmeniz için de size verdiği nimetleri tamamlamak istiyor. /Maide-6

Maide suresindeki bu ayet ile namaz kılmak için abdest farz kılınıyor ve abdestin farzları ayette sayılıyor. Ayette abdest alırken, ellerimizi dirseklerimize kadar yıkamamız, yüzümüzü yıkamamız, başımızı ise mesh etmemiz emrediliyor. Ayaklar ise Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbelîlere göre yıkanır. Caferilere göre ise mesh edilir. Caferi âlimler baş ile birlikte zikredilen ayakların mesh edilmesi gerektiğini söylerler.  Ayette cünüp olunduğunda gusül abdesti, su bulunmadığı zaman ise teyemmüm yapılması emredilir ki bu abdestte esasın manevi temizlik olduğunu gösterir. Gusül abdesti için ise tüm bedeni yıkamak gerekiyor. Gusül abdesti alırken, bedenimizi maddi kirlerden temizlerken, tüm günahlarımıza tövbe edilmeli ve maddi kirlerle birlikte günahlardan da arındığımız düşünülmelidir.

Abdest almak namaz kılmak için farz diğer ibadetler için müstehaptır. Bir Müslüman’ın sürekli abdestli gezmesi ise sünnettir. Bu onun hep Allah’la olmasını hayatının hiçbir anında Allah’ı unutmamasını sağlayacaktır.

Amr İ. Abese es-Sülemi(r.a)’nin rivayetine göre Peygamberimiz(as) "Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna su çeker) ve sümkürürse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan günahları dökülür. Sonra Allah'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, sakalının bittiği mahallin etrafından su ile birlikte yüzü ile işlediği günahlar dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmak uçlarından dökülür gider. Sonra başını mesh edince, başının günahları saçın etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Sonra kalkıp namaz kılar, Allah'a hamd ve senada bulunur, O'na layık şekilde tazimini gösterir ve kalbinden Allah'tan başkasının korku ve muhabbetini çıkarırsa, annesinden doğduğu gündeki gibi bütün günahlarından arınır."([45]) buyurmuştur.

Bu hadiste abdestin maddi kirleri temizlemekten daha fazla, manevi kirliliği, günahları temizleme özelliğine dikkat çekmektedir.

Abdest alırken her azamızı yıkarken, o azamız ile işlediğimiz günahlardan tövbe etmeli ve şu duaları yaparak günahlarımızdan arınmalıyız

Necasetten taharet;

Necaset; pislilik, kirlilik, leke, toz veya kirle kaplı olma, murdarlık, necs sayılma anlamlarına gelir.

Namazın şartlarından birisi de necasetten taharet olup, bedende, elbisede ve namaz kılınacak yerde necaset bulunursa temizlenmesi gerekir. 

Müddesir suresinin 4. Ve 5. Ayeti:“Elbiseni temizle, pislikleri üzerinden ve kendinden uzaklaştır.” Bedenin ve elbisenin necasetten temizlenmesini, Bakara suresinin 125. ayeti namaz kılınan yerin temiz tutulmasını emreder: “… İbadet edecekler için benim evim olan Kâbe’yi temiz tutun.”

Peygamberimiz “Temizlik imanın yarısıdır” derken, temiz olmanın Müslüman için vazgeçilmez bir özellik olduğunu ve iç ahlak temizliğinin yanında dış temizliğinde önemini vurgular.

İman salih amel olarak Müslüman’ın hayatına yansırken bunun bir yansıması da kesinlikle Müslüman’ın ahlakı gibi elbisesinin ve yaşadığı mekânın temiz olmasıdır.

Setri avret:

Avret, insan vücudunda başkası tarafından görülmesi ayıp ya da günah sayılan yerlerdir. Setr-i avret; avret sayılan yerleri örtmek demektir. Avret yerlerinin namazda olduğu gibi, namaz dışında da örtülmesi ve başkalarına gösterilmemesi gerekir.

Rabbimiz: “Ey Âdemoğulları size edep yerlerinizi örtecek ve süslenecek elbiseler verdik. Ama giysilerin en güzeli Allah’a karşı samimiyetle donanmaktır. İşte bunlar Allah’ın mesajlarıdır. Belki öğüt alırlar” (Araf- 26)

“Mümin erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Onların tertemiz kalmalarını sağlayacak en güzel davranış budur…”(Nur-30)

İstikbal-i Kıblle

Kıble Sözlükte "cihet, yön" gibi anlamlara gelir. Kıble; ıstılahta, Müslümanların namazda yönelmiş oldukları yön, Kâbe manasına gelir.

Müslümanların kıblesi, Mekke'de bulunan Kâbe’dir. Kuran-ı Kerim'de "Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke'-deki (Kâbe)’dir." buyrulmaktadır (Al-i İmran,-96).

Vakit:

Vakit sözlükte zaman parçası, kararlaştırılan süre, mevsim, dönem gibi anlamlara gelir. Rabbimiz namazı belirli vakitlerde farz kıldığı için namazın o vakitler girdiği zaman kılınması gerekir:

“Gündüzün başında ve sonunda bir de gecenin erken saatlerinde namaz kıl…”  (Hud-114)  “Güneşin tam tepe noktasını aşmasından, karanlığın iyice çökmesine kadar ki süre içerisinde namazını gereğince kıl. Sabah namazında Kuran okumayı tam bir duyarlılık içerisinde gerçekleştir. Çünkü seher vakti okunan Kuran ile ulvi gerçeklere tanık olunur.” (İsra-78)

Namazları cem’etmek;

Birleştirmek, toplamak ve bir araya getirmek manasına gelen cem, iki farklı namazı bir vakitte birleştirerek kılmaya denir. Namazların cem’i, ya öğle ve ikindiyi ya da akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek yapılabilir. Sabah namazı hiçbir namazla birleştirilemez. Namazları cem etmenin iki farklı şekli vardır. Cem’i takdim (öne almak) ve cem’i tehir (geri bırakmak). Cem-i takdim, öğleyle ikindiyi birleştirerek öğle vaktinde veya akşamla yatsıyı birleştirerek akşam vaktinde kılmaya denir. Cem-i tehir ise, öğle namazını ikindi vaktinde ikindi namazıyla, akşam namazını yatsı namazının vaktinde yatsı namazıyla birlikte kılmaktır.

Hanefi mezhebine göre, cem sadece hac yapan hacılar için mümkündür. Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını öğle vaktinde kılınır. Müzdelife’de ise akşam ve yatsı namazları yatsı vaktinde kılınır.

Abdullah İbni Abbas şöyle dedi:

“Ben Resulullah (as) ile beraber öğle ile ikindiyi cem ederek sekiz rekat, akşam ile yatsıyı cem ederek yedi rekat olarak kıldım.”([46])

Niyet:

Niyet: kastetmek, karar vermek, kalbin bir şeye yönelmesi, ne yaptığını bilerek yapmak anlamına gelir. Kişinin kalpteki tercihidir. Niyet her şeyin özü ve başıdır; amellerin ruhudur. Doğan Cüceloğlu’na göre: “Bir insanın niyeti, o kişinin içinde bulunduğu ortamı nasıl algılayacağını, o ortamda bilincini nasıl organize edeceğini belirleyen en önemli etkendir.” İslâm’da ameller niyete göre değer kazanır; bir işi yapmaya kalbin karar vermesi ise halis niyettir. Niyet, ancak sahibinin açıklaması veya onu eyleme dökmesiyle belli olur. Bir iş ya kalple, ya dille veya diğer organlarla yapılır. Kalple yapılan işler, niyet ve düşüncelerdir. Dille yapılanlar konuşmalardır. Organlarla yapılan işler de fiil ve davranışlardır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazen başlı başına bir ibadet olur. ([47])

Namaza Yöneliş

Ezan

Ezan İslam’ın şiarlarından / sembollerindendir. Müslümanlar için namaz çağrısı, namaz habercisidir.

Ezan, kelime anlamı olarak bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilan etmek anlamlarına gelir. Ezan, dini bir terim olarak, İslam dininde namaz vaktinin geldiğini insanlara bildirmek için belli sözlerle yapılan çağrıya verilen isimdir.

Ezan haydi namaza, haydi kurtuluşa çağrısıdır. Allah’ın kullarını ibadete çağırmaktır. Tevhidi haykırmaktır. Bu kâinatta Allah’tan başka ilah olmadığını, kulluğun ve ibadetin bir, tek olan Allah’a ait olduğunu ilan etmektir:

“Siz onları ezan okuyarak namaza davet edince bunu alay ve eğlence konusu yaparlar. Onların böyle yapmalarının sebebi, akıllarını kullanıp bu güzelliği anlamamalarıdır.” (Maide-58)

Namaza Giriş           

İftitah tekbiri;

İftitah; sözlükte başlamak, kapıyı açıp girmek anlamına gelir. Tekbir ise sözlükte ululama yüceltme anlamına gelir.

İftitah tekbiri, başlangıç tekbiri demektir. Namaza başlamak için “ Allah’u Ekber” diyerek tekbir getirmek gerekir. Tekbir getirmek için erkekler ellerini kulak hizalarına kadar, kadınlar ellerini göğüs hizalarına kadar kaldırırlar.

“Elbette onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah'ı tekbir ile yüceltin. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.”Hacc -37

Kıyam;

Kıyam sözlükte "doğrulmak, dikelmek, ayakta durmak" demektir.

Namazı oluşturan ana unsurlardan biri olarak kıyam, iftitah tekbiri ile başlar ve her rekâtta Kuran'dan okunması gerekli asgari miktarı okuyacak kadar bir süre ayakta durmak anlamına gelir.

Kıraat;

Kıraat sözlükte "okumak" anlamına gelir. Dini bir terim olarak kıraat Kur'an okumak, özellikle de namazda Kuran'dan bir miktar okumak demektir.

Kıraat namazın rükünlerinden biridir. Namazda Kuran'dan bir miktar okumak farzdır. Farzın yerine getirilebilmesi için, en az kısa üç ayet veya buna denk uzun bir ayet okunması gerekir. Hanefi mezhebine göre farz namazların ilk iki rekâtında ve diğer namazların her rekâtında Fatiha ile birlikte zammı sure okumak vaciptir. Unutulması halinde sehiv secdesi gerekir. Namazda kıraat ise farz olup, unutulması halinde namaz bozulur. 

Şafi mezhebine göre ise Fatiha suresini okumak farzdır ve Fatihasız namaz olmaz.

Rükû;

Vücudun belden itibaren yere paralel olacak şekilde eğilmesine rükû denilir.

Sözlükte Rükû kelimesi “eğilmek, beli bükülmek, yüz üstü kapanmak, boyun eğmek” gibi anlamlara gelmektedir.  Rükû, İslam dininde yer alan bir kavram olarak, namazın rükünlerinden birisidir ve namazlarda kıraatten hemen sonra elleri dizlere koyacak şekilde eğilmek demektir.

Sücud;

Sücud secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp dua ve tesbih etmek demektir.

Secde kelime manası ile baş eğme, itaat etme, üstün bir varlığın önünde yere kapanma anlamlarına gelir. Dizler üzerinde yüzükoyun yere kapanmaya secde denilir. Namaz kılan kişi yüzünü elinin arasına koyarak alnının ve burnunun üzerine secde eder. Secde namazın farzlarındandır.

Kade-i ahir;

Namazın içindeki farzlardan olan ka'de-i ahir, son oturuş demektir. Namazın sonunda "Et-tehiyyâtü" duasını okuyacak kadar oturmaktır.

Namaz kılan kimse namazın son rekâtında ikinci secdeden sonra sol ayağını yayar ve oturur. Bu son oturuşta bir teşehhüd miktarı beklemek farz namazlarda da nafile namazlarda da farzdır.

Farz Vacip Sünnet Ve Nafile Namazlar;

Beş vakit ve cuma namazı farz namazdır. Bayram namazları ve vitir namazı Hanefi mezhebine göre vacip namazlardır.

Cenaze namazı, farz-ı kifayedir. Yani Müslümanların bir kısmının kılması durumunda diğerleri sorumluluktan kurtulur.

Beş vakit namazın ve cuma namazının sünnetleri olduğu gibi farklı zamanlarda kılınan sünnet namazlar da vardır. Örneğin, teravih namazı gibi. Sünnet namazlar esasen nafile namazlardır. Sünnet namazların en önemlilerinden biri teheccüd namazıdır.

Sünnet namazlar bir alışkanlık haline getirilmemesi kaydıyla gerekirse terk edilebilir. Bununla birlikte sabah namazının, öğle namazının ve akşam namazının sünnetleri ile yatsı namazının son sünneti ‘sünnet-i müekkede’dir. Mümkün olduğunca terk edilmemesi evladır.

Kaza Namazı: Vaktinde kılınmayan namazların vakit geçtikten sonra kılınmasına kaza namazı denilir. Namazı vaktinde kılmamak, bile bile kazaya bırakmak büyük günahlardandır. Ancak unutmak, uyumak, bayılmak ve elde olmayan nedenlerden dolayı namaz kılınamazsa, kaza namazını kılmakla o namazın sorumluluğundan kurtulmuş olabiliriz. Bununla birlikte uyanamamaktan dolayı Allah’a sığınmalıyız.

Yolculuk (Seferi) Namazı

Yolculuk kişinin ikamet ettiği yerden en az 90 km uzaklaşmasıdır. Buna seferilik denilir. Yolculuğun yaya ya da herhangi bir araç ile yapılması arasında bir fark yoktur. Seferilikte esas olan yolculuğun yapılış biçimi değil mesafesidir. Seferiliğin süresi 15 gündür. Bir kişi 15 günden az kalmaya niyet etmişse seferi hükmüne tabidir. 15 günden fazla kalmaya niyet etmişse mukim sayılır. Yolculukta namazlar kısaltılır. Farzı dört rekât olan namazların (öğle ikindi ve yatsı) farzları iki rekât kılınır

            DUA

            “Ey bizleri yoktan var eden Allah’ım, bizlere bunca rızkı bunca nimeti veren Allah’ım sana binlerce hamd olsun. 

            Allah’ım sana şükürler olsun, Allah’ım şükürler olsun ki bizleri seni tanımayan, sana isyan eden, sana küfreden kullarından kılmadın. Bizleri İslam nimeti ile şereflendirdin, kendine kul habibine ümmet kıldın.

            Allah’ım bizler bütün bu nimetlerine karşılık İslam’ı hakkıyla yaşayıp sana gereği gibi kulluk yapamadık. Senin dinine aziz İslam’ın değerlerine hakkıyla sahip çıkamadık. Bugün Müslümanlar olarak yeryüzünde zelil bir şekilde yaşıyorsak, aziz İslam’ın değerlerine hakkıyla sahip çıkamadığımız içindir. Ey yüce Rabbimiz sen bize aziz İslam’ın değerlerine sahip çıkacak bir güç ver. Bizleri nefsimizin eline şeytanın eline bırakma bizler aciz ve zavallı yaratıklarız. Sen bizi korumazsan bizleri koruyacak hiçbir güç yoktur.

            Allah’ım bizlere sana hakkıyla kulluk yapmayı nasip eyle. Senin yolunda senin rızan için mücadele etmeyi bizlere nasip eyle.

            Rabbimiz bugün bütün yeryüzünde senin dinin için mücadele eden kardeşlerimize yardım eyle, onlara zaferler nasip eyle, İslam düşmanlarını, Müslümanlara ve tüm insanlara zulüm eden zalimleri ya hidayete getir ya da kahreyle ya Rabbi.

            Rabbimiz bizler her namazda sana söz veriyoruz ‘yalınız sana ibadet eder yalınız senden yardım dileriz’ diye bizleri verdiği bu sözü yerine getirenlerden eyle ve ibadeti sana layık bir şekilde yapanlardan eyle.

            Rabbimiz bizi ve ailemizi ateşin azabından koru. Evlatlarımızı her türlü bela ve musibetlerden koruduğun gibi, iman ve İslam nimeti ile şereflendir. Onları imanlı, ihlaslı, takvalı, İslam ahlakı ile yoğrulmuş, kişilikli, şahsiyetli kullarından eyle. Rabbimiz evlatlarımızı nefislerinin şerrinden, şeytanın şerrinden, tağutların şerrinden emin eyle.

            Rabbimiz; bizlere hayırlı rızıklar ver ve bu hayırlı rızıkları hayırlı yollarda harcamayı nasip eyle. Bizlere dünyayı ve dünya nimetlerini gereğinden fazla sevdirme. İlahi! Kalplerimize senin sevgini, resulünün sevgisini, Kuran’ın sevgisini yerleştir. İlahi! Bizi sevmekten ve sevilmekten mahrum kılma. Ey Rabbimiz, sevdiklerimizi senin için sevmeyi, sevmediklerimizi senin için sevmemeyi bize nasip et!

            Senin razı olduğun ve senden de razı olan kullarından eyle bizleri ya Rabbi.

            Ey Rabbimiz, bizleri namazı devamlı ve hakkını vererek kılanlardan eyle!

            Ey Rabbimiz, hesap gününde beni, anamı, babamı, eşimi, evlatlarımı ve tüm müminleri bağışla, bizlerden rahmetini esirgeme ya Rabbi.  

ÂMİN.

Yayına Hazırlayan : Hertaraf Haber  - Kültür Sanat Servisi - Ali DALAZ

 

[1] İslam Ansiklopedisi; c.2 s. 590

[2] Sahihi Buhari; Tecridi Sarih c.2 s. 823

[3] İslam Tarihi; A. Köksal Mekke Dönemi s. 399-400

[4] Tefhimu’l Kur’an; Mevdudi c.2 s. 209

[5] Emanet ve Ehliyet; Y. Kerimoğlu c. 1 s. 60

[6] A’ raf 59-65-73-85

[7]Yuhanna İncili;  Bab –1/ 19-20-21-22-23

[8] Luka İncili; Bab –8 / 5 ‘ten 15’e

[9]Çağdaş Dünya Dinleri; A. Şeybe / s. 107

[10] Çağdaş Dünya Dinleri; A. Şeybe s. 132-134

 

[11]Kur’an’da Temel Kavramlar; Ali Ünal s. 548

[12] Sahihi Müslim; c.1 s.107

[13]Fizilal’il-Kur’an; Seyyid Kutub c.2 s.243

 

1 Büyük Türkçe Sözlük; M. Doğan s.814

[14]Nehcü’l Belağa; 1. Hutbe.

[15]El-Emali, Şeyh Tûsî, c.2, s.141

[16]Biharu’l-Envar, c.83, s.16

[17]Sünenü’n-Nebiyy, s.32

[18]Sahih-i Buharî, c.1, s.381, hadis 1078.

[19]Sünenü’n-Nebiyy, s.300

[20]El-Mehaccetu’l-Beyda, c.2, s.282–284

[21]Fezailu’l-Hamse Mine’s-Sihahi’s-Sitte, c.1, s.138

[22]Sünen-i Tirmizî, c.4, s.518

[23]Sünen-i Tirmizî, c.4, s.501

[24]Sahih-i Buharî, c.5, s.2371

[25]Et-Tabakatu’l-Kübra, İbn-i Sa’d, c.1, s.400

[26]Sahih-i Müslim, c.4, s.481,

[27]Taberanî, c.12, s.337

[28]Hayatu’n-Nebiyy ve Siretuhu, c.3, s.311

[29]Hayatu’n-Nebiyy ve Siretuhu, c.3, s.30

[30]Sahih-i Buharî, c.5, s.2260

[31]Muhammed Fi’l-Kur’ân, s. 60–65

[32]Sahih-i Buharî, c.3, s.1306

[33]Mecmau’z-Zevaid, c.9, s.13

[34]Tabakatu’l-Kübra, İbn-i Sa’d, c.1, s.37

[35]Hayatu’n-Nebiyy ve Siretuhu, c.3, s.313

[36]Sünen-i İbn-i Mace, c.2, s.1101

[37]Sünen-i Ebu Dâvud, c.4, s.358

[38] Kuran’ı Anlamaya Giriş; M. Yıldız

[39] Kuran’da Temel Kavramlar; A.Ünal, Kuran mad.

[40] Şamil İslam Ansiklopedisi

[41]Kuhl’ul-Basar s.78.

[42]http://www.islamseli.com/konu/husu-ne-demektir.64476/

[43]Fizilali’l Kur’an; cilt 11 s 361-362

[44] Hayat Kitabı Kuran; M. İslamoğlu s. 786

[45] Müslim

[46]Buhari 1118, 1174, Müslim 705/55, Nesei 603

[47]Abdullah Yıldız; 40 Hadis 40 Ders, Pınar yay.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye