Bitmeyen Darbe 28 Şubat... Karar Duruşması Değerlendirmesi-  3
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Bitmeyen Darbe 28 Şubat... Karar Duruşması Değerlendirmesi- 3

24.04.2018

28 Şubat postmodern darbenin askeri kanadının karar duruşması yapıldı ve 21 sanığa müebbet hapis cezası verildi.

 

Ceza verildi ama sanıklar yaş durumları göz önüne alınarak tutuksuz yargılanmaları istenildi.

 

Ufak bir mahkumiyet kararından sonra bile sanıklar mahkeme salonlarından elleri kelepçeli olarak çıkarılırken, 28 Şubat gibi darbe olduğu mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir davanın sanıklarının elini kolunu sallaya sallaya çıkması vicdanları sızlattı.

 

Bir yanda 18 ila 25 yıl arasında cezaevlerinde tutulan Sivas, İslami Hareket, Selam – Tevhid, Umut, Hizbut-Tahrir, Hizbullah,  İBDA-C ve Vasat Davası, siyasi mahkumlarının feryadları, yeniden adil bir şekilde yargılanma talepleri (bizleri salıverin demiyorlar, yeniden yargılanma istiyorlar) ve kamuoyunun bu yönde beklentisi yargı ve siyasi otoriteden bir karşılık bulamadı.

 

Halkın oyları ile işbaşına gelmiş bir hükümeti devirmek, toplumsal kaos oluşturmak yüzünden “darbeci olduğu mahkeme kararıyla kesinleşen” BÇG mensuplarının elini kolunu sallayarak dışarıda gezmesini yazarlar, STK temsilcileri ve sürecin mağdurlarına sorduk.

 

Yazarlar, STK’lar, Hukukcular ve mağdurlar 28 Şubat BÇG davasının kararını Hertaraf Haber'e  değerlendirdi.

 

Hertaraf olarak amacımız “Adalet” ilkesini hatırlatmak ve ayakta tutmaktır.

 

Katılımcılara aşağıdaki soruları sorduk;

 

1-) 28 Şubat Post-modern darbesi için neler söylersiniz?

 

2-) 28 Şubat 1997 darbesinin çoğunlukla asker ayağının yargılanması doğru bir yaklaşım mıdır?

 

3-) Nasıl bir hukuk sistemidir ki darbecilere ‘iyi hal indirimi’ uygulanmaktadır. Bu yaklaşımla adalet tesis edilebilir mi? Müebbet hapis verilen sanıkların tutuklanmaması ile ne mesaj verilmektedir? Kamu vicdanını tatmin etmeyen ve darbecilere pozitif ayrımcılık uygulayan hukuk anlayışı yeni darbecilere cesaret vermez mi?

 

4-) 28 Şubat darbecilerinin “Seç beğen al” örgüt suçlamasıyla 20 yılı aşkın bir zamandır cezaevlerinde yatmaları, yaşlı ve hasta hükümlülere insanî uygulamaların görmezden gelinmesi üzerine ne denilebilir?

 

5-) 16 yıllık Ak Parti iktidarının yargı sorunlarının giderilmesi hususunda muktedir ol(a)mamasını nasıl okumalıyız?

 

haber Dosyamızın 3. Bölümünü İlginize Sunuyoruz...

 

Gayret Bizdet Takdir Allah'tan..... Hertaraf.com

 

 

3. BÖLÜM 

 

Avukat Osman Yurt: 28 Şubat yargılanmama için bütün inceliklerin kullanıldığı bir darbedir.

 

Avukat Osman Yurt

 

28 Şubat Post-modern darbesi için neler söylersiniz?

 

Demirel, “Her milletin ordusu, bizim ordumuzun milleti vardır,” demişti. Bu olgu sınıfsal dayanışma ile birlikte bir çok sürecin sebebini oluşturuyor. Nato ve benzeri uluslararası mekanizmalar bu oluşu besliyor. Kazan kaldırmalarla dolu tarihi Cumhuriyet döneminde darbelerle devam ettirdik. Bilgi, görgü ve her açıdan dokunan verilerle yaşadığımız her darbeyi daha ince dokuyarak, yeni tekniklerle geliştirdiler. Onun için 27 Mayıs, 12 mart, 12 Eylül, 28 Şubat, ara girişimler, 15 Temmuz hep farklı şekillerle geldi. Yasal zemin de olağanüstü ortamlarda ve sivillerin zar zor şartlarda yaptıkları düzenlemelerden oluştuğu için hukuki açık çoktur. Başarılamıyan darbeler için kaçak yollar hazırdır. Başaranlara bir şey yapılamaz. 2010 referandumu sonrası 12 Eylül Cuntasına karşı yürütülen davaların sonuçları malum; etkisiz. 67 Yunanistan Darbesi liderleri cezaevinden çıkamadılar. Ama bizde böyle örnek yok. 28 Şubat nev-i şahsına münhasır, post modern darbe olarak bilinen, 1000 yıl süreceği söylenen, öncellerinden alınan derslerle rafine yöntemlerle gerçekleştirildiği için ona göre tedbirleri olan bir darbedir. Mahkeme darbe kararını vermiştir. Öncekileri gözönüne alıp ‘cebir ve şiddet’in somut varlığını darbe suçunun maddi delili olarak belirleyen yasal düzenleme ile 28 Şubat’ı yargılayanların işi zor. Genel temayülün aksine müebbet ceza alanları tutuklamıyarak karşı tarafı rahatlatan, zaman kazandıran bir orta yol buldu yargı. Bütün şartları ortada olan bir darbeyi ceza hukuku mantığı ile mahkum etmenin zorlukları ile darbenin sonuçlarını herşeyi ile hisseden nesillerin iktidarda ve halen hayatta olduğu bir dönemde paradoks çok açık. 28 Şubat darbe sürecinin mimarlarını mahkum etmek üzere bir düzenleme yapılsa, ceza hukukundaki geçmişe yürümeme ilkesi doğrultusunda suçlulara uygulanamazken, bu düzenleme yeni rafine darbe süreçlerinde mevcut  siyasilerin devrilmesi, yargılanması mekanizması olarak kullanılır. Böyle bir potansiyelimiz var.

 

28 Şubat 1997 darbesinin çoğunlukla asker ayağının yargılanması doğru bir yaklaşım mıdır?

 

Darbe yargılaması konjonktürel ve rastgele yapılınca ilk elde gözönünde olan askerler mahkeme önüne getirildi. 2010 referandumu bir fırsat sunmuştu. Rol kapıp bu yargılamaları kendi programları için fırsata çevirmeye soyunan FETÖ kadroları gerçek bir yargılamadan çok özel programları çerçevesine oturtmaya çalıştılar. 28 Şubat’ın bütün boyutları ile ele alınması temel amaç olmadığı için tam bir soruşturma da olamadı. Görünürdeki tasfiyelerde 28 Şubat Darbe sürecinde yoğunlukla Fetö dışındaki kadrolar tasfiye edilmişti, Örgüt’ün  gizli ve kripto kadroları korunmuştu. Açık dindar kimlikli subay (ismi mahfuz) tasfiye edilirken, en yakınındaki Fetö’nün  kritik elemanı korunmuştu; o eleman 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı’nın en yakınına sokulmuş subaydı. 15 Temmuz ve öncesi Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu yer o subaydan korunmaya çalışılıyordu. Böylesi bir yapısal sorunla gerçek bir 28 Şubat soruşturması da yapılamazdı ve olmadı. Bazı subaylarla sınırlı bir dava ile başbaşa kalındı.  Araçsallaştırılan soruşturma yolu ile mağdur edilenlerin ayıklanması süreç içinde öne geçti.

 

Nasıl bir hukuk sistemidir ki darbecilere ‘iyi hal indirimi’ uygulanmaktadır. Bu yaklaşımla adalet tesis edilebilir mi? Müebbet hapis verilen sanıkların tutuklanmaması ile ne mesaj verilmektedir? 

 

Yargılama altı yıl sürdü. Ancak bu kadar uzatılabildi.  Darbecileri caydıracak bir konsensüs yok. İktidar ve kamuoyu ceza ile teskin edildi.  Darbeciler de tutuklanmayarak rahatlatıldı. 15 Temmuz’da darbenin dışında kalanların gerekçesi emir komuta içinde bir müdahalenin olmaması idi. Halka, Meclis’e, Cumhurbaşkalığına bomba yağdıran uçak ve helikopterlerin düşürülmesini emreden Başbakan’a direnen ve bahaneler uyduran o anki yetkililer durumun özeti. “Kemalistler darbe yapmaz,”, “Halk da sapanla darbeyi önlediğini zannediyor,” diyen muvazzaf yeteri kadar açık mesaj veriyor. Darbe potansiyelinin azaltılmasını amaçlayan düzenlemelerin geriye çevrilme işaretleri var. Sıklaşan hacı hoca haberleri dikkate değer. 28 Şubat darbecilerine verilen ceza şekli; sonuçta müebbet olarak ifade edilen bir ceza var.. Resme bütün halde baktığımızda buna da şükür demeye zorlanıyoruz.

 

Kamu vicdanını tatmin etmeyen ve darbecilere pozitif ayrımcılık uygulayan hukuk anlayışı yeni darbecilere cesaret vermez mi?

 

Tablo açık. Darbecileri caydıran bir zeminimiz yok. Yeni darbe için ince hesapların yürürlükte olduğu bir ortamda caydırıcılık da beklenemez. Cebir ve şiddet unsurunun açık, canlı yayında gerçekleşen kanlı 15 Temmuz girişimini bile iktidarın kendi kendine yaptırdığı iddialarının üst seviyede seslendirildiği bir ortamda umutlarımız artmıyor. Darbeciler kadar inceliklere odaklı bir darbe karşıtı mücadelenin yükseltilemediği şartlarda yeni darbelerin cesaretlendirilmediğini düşünmek mümkün değil. 27 Mayıs 1960 darbesinden iki yıl önce darbeci bir grubu içlerinden birisi ihbar etmişti. Dava sonunda darbeciler beraat etmiş, ihbarcı cezalandırılmıştı. Sonrasında 27 Mayıs gerçekleştirilmişti. Ortam bakir. Rol alacak aktör ve uluslararası sistemin onaylayıcı dinamikleri çok. “Kemalistler darbe yapmaz,” diyen muvazzafa inanıyor görünüp hiç olmazsa bu gece rahat uyku uyumaktan başka bir çıkış görünmüyor.

 

 28 Şubat darbecilerinin “Seç beğen al” örgüt suçlamasıyla 20 yılı aşkın bir zamandır cezaevlerinde yatmaları, yaşlı ve hasta hükümlülere insanî uygulamaların görmezden gelinmesi üzerine ne denilebilir?

 

 

Sürekli darbeye mahkum nesillerin dramı maalesef bu. Onların korkutan silahları yok. Darbe sürecindeki yargılamaların yenilenmesi en meşru talep. Açık çelişkilerin yaşandığı bir dönemde 28 Şubat’ın hazırlık süreçlerinde çeşitli vesilelerle mağdur olan,  yargılamalarda haksızlığa uğrayanlar lehine mücadele etmek için çok haklı nedenler var.

 

16 yıllık Ak Parti iktidarının yargı sorunlarının giderilmesi hususunda muktedir ol(a)mamasını nasıl okumalıyız?

 

Ak Parti 16 yıldır resmi olarak iktidarda. Anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip olduğu yıllarda kapatılma davasına muhatap oldu.  Balyoz vs çok sayıda hazırlık görüldü. 15 Temmuz 2016’da açık bir kanlı darbe teşebbüsü ile karşı karşıya kalındı. Kaldığı yere saldırılan Cumhurbaşkanı,  erken ayrılarak kurtulabildi;  iki koruma hayatını kaybetti. Bütün bunlar olmamış gibi çözümler bulunmasını beklemek çok kolay değil. Ülke bir türlü dengesini bulamıyor. İktidarın bahanelere sığınmak yerine çözümler üretmesi gerekiyor. Çözüm için çabalar beklemek hakkımız. Nitekim bunun için çok sayıda değişikliğe gidiliyor. Her yenilik yeni sorunlar da getiriyor. Umalım ki, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanacağı yeni dönemde köklü ve sahici çözümlemelere gidilebilsin..

 

Avukat Muharrem Balcı: Sabi sübyana musallat olmuşlardan esirgemediğimiz iyi hal indirimini darbecilerden mi esirgeyecektik?

 

Avukat Muharrem Balcı / Hukuk Vakfı Başkanı

 

28 Şubat 1997 Darbesi için neler söylersiniz?

 

28 Şubat Darbesi, diğer darbelerden farklı bir örneklik sergiledi. Öncekileri bir şekilde atlatmış idik. İki sebebi var: Önceki darbecilerin çağa ayak uyduramaması, seçmen profilinin samimiyeti. Önceki darbelere karşı ‘bu da geçer yahu’ ile eyvallah etmiş bir toplum 28 Şubat’ta kısmen eyvallah etmemiş, kısmen direnmiş, fakat direniş sadece bireysel bazda başarılı olmuştur. Direnen, mücadele eden bireyler tabii ki onur kazanmışlardır.

 

28 Şubat’ın 90’lı yılların başından itibaren oluşturulmaya başlandığını (1991 Antalya Savcılar Toplantısı ve Laiklik Bildirisi) hatırlarsak, 90’lı yıllarda sivil toplum mücadelesinin, insan hakları aktivistlerinin ve kurumlarının yüz akı dönem olduğunu da hatırlamak gerekecektir.

 

90’lı yıllar öncesi sol kesimde 1986’da İHD’nin kurulmuş ve mücadele ediyor olması, 1991’de MAZLUMDER’in kurulmuş ve HUKUKÇULAR DERNEĞİ ile birlikte hukuku kılcal damarlara kadar yaygınlaştırma çabaları, ev ev gezilerek yapılan HAKLARIMIZ SEMİNERLERİ, toplu siyasi davalarda toplu savunma örnekleri, her biri birer insan hakları mücadelesinin parçaları ve bileşenleridir.

 

Önceki darbelerde sadece CIA’nın ve birkaç anayasa hocasının desteği ile yapılan darbelerden sonra, gelişen dünya ve çeşitlendirilmiş faşist güçlerin desteği ile olgunlaştırılmış şartlar eşliğinde bir 28 Şubat Darbesi’nden bahsediyoruz. Hani şu sivil – asker bürokrasi, sivil toplumun mide bulandırıcı kusmukları sözümona STK ve sendikalar, bir de Ahmet Altan’ın deyimiyle %99’u alçak ve korkak basının üflemeleriyle 1000 yıl hayatımızı yönlendirmek üzere kotarılan bir darbe.

 

28 Şubat 1997 darbesinin, çoğunlukla asker ayağının yargılanması doğru bir yaklaşım mıdır?

 

Sivil toplum gözüyle bakarsak yanlış, reel politik olarak bakarsak doğru(!) bir yaklaşım. İktidar, 28 Şubat aktörlerinin önemli bir kısmını dışlamamak, bir kısmını ise kazanmak için epeyce uğraş verdi. Bu aktörler hala ülke yönetiminde, sosyal ve siyasi hayatta söz sahibi ve dokunulmaz kişi ve yapılar. Hükümet olup iktidar olamamanın sonucu olarak, günah keçisi seçilen (ki doğru fakat eksik seçim) askerleri yargılamak en kolayı idi. Kaldı ki bunun için 15 yıl beklenildi. Yapılan yargılama sonuç itibariyle bir tiyatro sahnesi idi. Sanıklar da zaten sonuçtan emin olarak sahnede gülerek rollerini icra ettiler. 80’li yaşlara gelmiş insanların, milli menfaatlerimiz (!) için yaptıkları kahramanlıklar dolayısıyla apoletlerinin sökülmesinin ne zararı olabilirdi ki? Onlar zaten her bişeyi demokrasinin yeniden tesisi (!) için yapmışlardı.

 

Bu güne kadar 28 Şubat’ın asker bürokratlarını konuştuk hep. Sivil ayaklarını konuşmak parti taraftarlarının dışındaki halk kitlelerine kaldı. Hatta iddialı bir şekilde söyleyebilirim ki, iktidar seçmenlerinin 28 Şubat’ın asker bürokratlarının yargılanmasına bile onayları yoktu. Var gibi görünen onayın da göstermelik olduğunu düşünüyorum. Yani, ‘olsa da olur, olmasa da’ kabilinden. Bu yüzden 28 Şubat mağdurlarından çok az bir kesim davada müdahil olmak istemiştir. 28 Şubat’ın sivil ayakları için şöyle düşünüyor olabilirler: “İşimize bakalım. Tek başına iktidarı yakaladı bu ülke. Şimdi devri sabık yaratıp ülke enerjisini boşa harcamayalım. ‘Zaten devlet de olduk’, daha ne istiyoruz ki.”

 

Ancak unutulmamalı ki, 15 Temmuz’a kadar ülkede tek bir devlet vardı, FETÖ: Eğitim, sağlık, emniyet ve yargıyı elinde bulunduran FETÖ. Bu şer gücün elinde bulundurduğu güç ve işlev, vatandaşın devletten beklediği ve devletin de sağlamaya mecbur olduğu güvencelerdi. Bu güvenceleri kim sağlıyor veya kimin elinde ise devlet odur. Osmanlının makasıd-ı hamse dediği 5 güvence, modern devlette eğitim, sağlık, emniyet ve yargı olarak öncelenir. Milli eğitimi ele geçirmiş dizayn eden, devletin en üst kademesindeki insanların yatak odalarına kadar dinleyebilen, yargıyı ele geçirmiş olan, hatta iktidarın bile paralel devlet olduğunu kabul ettiği bir yapı devletin ta kendisi sayılır. Bir başka ifadeyle 15 Temmuz’da halk devlete karşı zafer kazanmıştır. Öyle ya, bütün güçler ve silah kimin elinde ise devlet odur.

 

Şimdi, 90’lı yılların İnsan Hakları Mücadelesi’ne dönelim. 90’lı yıllarda verilen mücadele, halk kitlelerine bir özgüven kazandırmış, haklarının elinden kolay kolay alınamayacağı bilinci vermiştir. Bu bilinç ile ilk sokağa çıkanlar, benim gözlemimle, bu mücadele içinde bulunanlar ve onların çocukları ve öğrencileri idi. Bilahare Cumhurbaşkanımızın Tv konuşması ile partililer de sokağa çıkmışlar, tanklara engel olmuşlardır. Tabii ki burada Allah’ın da bir hesabı olduğunu not etmeliyiz. Hala içimizde hak – adalet – özgürlük – meşruiyet temelinde hayatlarını tanzim etmek isteyen kitlelerin varlığına işaret.

 

Nasıl bir hukuk sistemidir ki, darbecilere “İyi Hal İndirimi” uygulanmaktadır. Bu yaklaşımla adâlet tesis edilebilir mi? Müebbet hapis verilen sanıkların tutuklanmaması ile nasıl bir mesaj verilmektedir?

 

İyi hal indirimi, tüm ceza yargılamalarında tüm sanıklara uygulanmaktadır. Ceza Kanununda düzenlenmiş lehe hükümleri insandan insana farklı uygulamak gibi yanlış bir lüksümüz olamaz. Eşitlik kuralı bunu gerektirir. Sabi sübyana musallat olmuşlardan esirgemediğimiz iyi hal indirimini darbecilerden mi esirgeyecektik?

 

Tutukluluk bir tedbirdir. Tutuksuz yargılanmak esastır. Tahliyenin de şartları vardır. Yargı, devletin aldığı tedbirleri ve sanıkların durumlarını dikkate alarak tutuksuz yargılama yapabilir. Burada sorgulanması gereken, bu sanıklar tutuksuz yargılanırken, 28 Şubat mağdurlarının 80’li yaşlarda ve hasta oldukları halde cezaevinde kötü koşullarda yatıyor olmaları ve hasta ve yaşlıların hala affa mazhar olmamalarıdır. Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’in 300’e yakın mahkûmu kanundaki sebeplere binaen affettiğini biliyoruz. Sayın Abdullah Gül ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan dönemlerinde bu atıfeti göremedik.

 

Kamu vicdanını tatmin etmeyen, darbecilere pozitif ayrımcılık uygulayan hukuk anlayışı yeni darbecilere cesaret vermez mi?

 

Sadece hukuk ve yargı değil, iktidar da hukuka aykırı oluşumlar, olaylar ve şahıslar hakkında ayrım yapmaktadır. 28 Şubat’la ilgili tavrının böyle olacağını, 28 Şubat’ın sivil aktörleri hakkındaki tavizkâr ve ayrımcı tavrını biz Ergenekon ve Balyoz Davalarından sezmiştik. Savcısı olunan davaların “kumpas”la sonlandırılmasından hatırlatmaya gerek var mı? Mavi Marmara Davasını sonlandıran İsrail – Türkiye Anlaşması da hafızalarda tazeliğini koruyor. Merkel Teyze’nin talebi ile salıverilen Alman ajanı ise bahsi diğer. Hukuk ve Yargı konusundaki güvensizliğimizin delilleri olabilecek o kadar çok olay yaşadık ki bu 16 yıllık süreçte, artık kimlerin yargı ağından sıyrılacağını anlamak kolaylaştı bizim için. Bir başka ifadeyle, AK Parti iktidarı 16 yıllık süreçte hukuk ve yargıda çok kötü sınav verdi ve vermeye devam ediyor. 28 Şubat yargılamaları bunlardan sadece biridir.

 

28 Şubat darbecilerinin “Seç beğen al” örgüt suçlamasıyla 20 yılı aşkın bir zamandır cezaevlerinde yatmaları, yaşlı ve hasta hükümlülere insanî uygulamaların görmezden gelinmesi üzerine ne denilebilir?

 

İşte burada konuyu sadece 20 yılı aşkın hapiste yatanlardan daha ötelere götürmek gerekecek. Daha ötelerinde hukuk mantığı, hukuk zihniyeti sorgulamasına dayanak olaylar vardır. Üzülerek söylemeliyim ki, Müslüman kitlenin sağ kesiminde hukuka karşı bir uzaklık, bir soğukluk var. Bunun 46 yılının tanığıyım. Her karşılaştığımız olayı haşa Allah’a teslimiyet benzeri “bu da geçer yahu” teslimiyetiyle aşmaya çalışan zihniyet. Hakkını yememek lazım, bazen işe de yarıyor. Her 10 yılda bir darbe ve teşebbüslerinden sonra çarıklı erkân-ı harb darbelerin üstesinden geliyor, normal hayata dönüyoruz, ancak çok bedeller ödeyerek. Nitekim FETÖ belasını da iktidar “ne isterse vererek” başından savmaya kalkmış, bu da geçer derken derin yaralar açarak geçmiştir. İşte çarıklı erkân-ı harb bu millet, hükümetini, iktidarını, bürokrasisini, sözümöona STK’larını da aşan bir basiretle devleti ele geçirip devlet olmuş ihanetin üstesinden gelmiştir. Şimdi soruyu ben sorayım: Herhangi bir devlet ricali, siyasetçisi, politikacısı, akademisyeni, teorisyeni, “bu badireden devleti-milleti biz veya falan-filan güçler kurtardı” diyebiliyor mu? El cevap: Hayır. O halde bu çarıklı erkân-ı harbi kim öğretti/eğitti? Kimler yönlendirdi? Bu sorunun cevabını, FETÖ darbe girişiminin kaymağını yiyenler değil, bu bilinci bu millete verenler iyi biliyor ve her şeyin, mülkün ve hepimizin sahibi Kadir-i Mutlak olan Allah biliyor. Ben bunu en yüksek sesimle haykırarak söyleyebiliyorum. Aksini söyleme sadedinde olanlar da yüksek sesle söyleyebiliyor mu? Söyleyemezler. Zira o vakitleri ya yaşamadılar, ya da üç maymunu oynuyorlardı.


 

16 yıllık Ak Parti iktidarının yargı sorunlarının giderilmesi hususunda muktedir ol(a)mamasını nasıl okumalıyız?

 

Yukarıda da söylemeye çalıştım. Müslüman camianın sağ kesimini temsil eden iktidar ve taraftarlarının sağlıklı bir hukuk zihniyetine ve mantığına dair küçük bir huzme göremedim. Olmasını da mümkün göremiyorum. Hukuk üretilen bir değerdir. Üretimi de yukarıdan boca edilerek olmaz. Aşağıda, damarlarda üretilir, beyne pompalanır. Beyin dizayn eder, düzenler, düzen kurar. Halkına “lehine ve aleyhine olanları” anlat/a/mayan iktidarlar hukuk üretemezler. Ürettiklerine de hukuk denmez. 16 yıllık iktidarları dönemimde daha iyiye gitmesini istedikleri halde daha kötüye gitmiştir. Umudumuz vardır ancak uzak mevsimlere erteledik. Hele bu üretimde tepedencilikle ma’ruf olanlar için bilinmezliklere ötelenmiştir. Hukuk güçle yönetilir. Güç adalete tabidir, adaletin emrindedir. Adalet, ancak gelmişi ve geçmişiyle sağlıklı bir hukuk zihniyetinin ürünü olabilir. Mazisinde bir hukuk okulu/ekolü oluşturamamış siyasi-hukuki kadrolar, iktidar olabilmekte, fakat muktedir olamamaktadırlar. Tarih bunun örnekleri ile dolu. Nitekim iktidar “paralel devlet yapılanması(PDY)nı isim ve olgu olarak kabullenmekle kendi ayağına kurşun sıkarak, siyasetin sadece parti teşkilatları ile dizayn edilemeyeceğini görmüştür, diye düşünüyorum…

 

 

Süleyman ARSLANTAŞ: 28 ŞUBAT KARARI VE ÖZLENEN ADALET

 

Süleyman Arslantaş / Araştırmacı Yazar

 

28 Şubat darbesi 27 Mayıs 1960 darbesinin devamıdır. Tıpkı 12 Mart Muhtırası’nın 27 Mayıs’ın devamı olduğu gibi. 27 Mayıs 1960 darbesi ile birlikte asker, yargı ve üniversitenin halka rağmen güç sahibi oldukları ortaya çıkmıştır. Her ne kadar tüm darbe ve muhtıralarda asker ön planda gözükse de, asker yalnız değildir. Onu destekleyen ve hatta darbeye teşvik eden önemli unsurlar, önemli kurumlar da vardır. Sermaye ve sermaye çevreleri ile medya bunların önemli unsurları iken; yargı ve üniversite darbelerin saç ayağını oluşturan temellerdir. Dilerseniz tüm darbe ve muhtıralara bakınız bu üçayağı ve onların destekçilerini görürsünüz.

 

Elbette bütün darbe ve muhtıraların önemli (kendilerince) özneleri vardır. Bunlar ayrı ayrı tahlile tabi tutulabilir. Fakat hepsinin ortak paydası genelde ‘Cumhuriyeti koruma ve kollama’ görevidir. Bu görevin de yasal kaynağı Askeri İç Hizmet Kanunu’dur. Fakat zahir böyle iken, gerçek bunlardan tamamen farklıdır. Gerçek, saymış olduğum üçlü sacayağı ve özellikle asker, ülkenin gerçek sahibinin kendileri olduğuna kanidirler. Tek parti döneminde gerek M. Kemal, gerekse İnönü asker oldukları için onların dönemleri tasnif dışıdır.

 

28 Şubat, Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak’ın ifadesiyle postmodern bir darbedir. Bu darbeyi diğerlerinden farklı kılan birtakım nedenler vardır. Bunların başında Batı Çalışma Grubu (BÇG) denilen ve Deniz Kuvvetleri kontrolünde olan bir yapı vardır. Bu yapı İRTİCA ile mücadeleyi esas alarak tüm İslami eğilimi olan kamu görevlisi, işçi, sermaye çevreleri, akademisyenler v.s. bunların tamamını fişlemiştir. İkincisi ve en önemlisi sermaye konusu. Zira 28 Şubat’ta birçok sermaye kuruluşu el değiştirdi. Bunlardan yalnızca ikisini ifade etmek bile yeterli sanırım. Mesela Korkmaz Yiğit’in Türkbank’ı ve Hayyam Gariboğlu’nun Sümerbank’ı. Hatırlayınız lütfen Korkmaz Yiğit’in 28 Şubat sonrası danışmanı BÇG’nin başı, 28 Şubat’ın baş aktörü E. Oramiral Güven Erkaya. Ve yine Hayyam Gariboğlu’nun danışmanı da E. Orgeneral MİT Müsteşarlığı da yapan Teoman KOMAN’dır. Bu arada Fethullah Gülen de 28 Şubat’ın sivil generallerindendi. Zira Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’e yazdığı mektup bunun en temel kanıtıdır. Medya konusunda bilmem izaha gerek var mı? Sadece Ertuğrul ÖZKÖK’ün o dönemde genel yayın yönetmeni olduğu Hürriyet Gazetesi’nin 12 Haziran 1997 tarihli manşetine bakmak yeterli sanıyorum: ‘Gerekirse silah bile kullanırız.’

 

Bu arada 28 Şubat sanıklarına verilen ceza hakiki bir ceza olmaktan çok konjonktürel bir cezadır. Zira bu ülkede hukuk 27 Mayıs 1960 ihtilali önemli bir yara almıştır. Hukuku bitirenler de o dönemin önemli hukuk adamları olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Naili Kübalı ve Sıddık Sami Onar gibi isimlerdir. Eğer hukuk adına bu ve benzeri isimler 27 Mayısçıların, Milli Birlik Komitesi üyelerinin karşılarına çıksaydılar ne 12 mart, ne 12 Eylül, ne 28 Şubat ne de 27 Nisan yaşanmazdı. Evet, 28 Şubatçıların 21’ne müebbet verildi. İyi hal uygulaması da yapıldı. Bunlar vicdanları kanatmış olabilir. Doğru da hani bunun yargısal desteği, nerede medyatik desteği, nerede sermaye desteği? Niçin Vural Savaş ve Ertuğrul Özkök bu yargılamalarda yok?

 

Aslında 28 Şubat yargı kararı ile darbenin sermaye, yargı, medya, siyaset ve akademik ayağı örtbas edilmiştir. Allah aşkına birisi bana söylesin 28 Şubat’ın İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ile yardımcısı Nur Sertel nerede? Nerede ikna odaları mucidi ve uygulayıcıları? Neden o dönemin 28 Şubat’a destek veren siyasiler bu yargılamada yok? İsmail Hakkı Karadayı suçlu da, dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan suçsuz mu? Yine 1 Mart 1997’de Refah Partisi’nin il başkanları toplantısında konuşan ve RP genel sekreteri olan Oğuzhan Asiltürk: ‘Bildiri bizim istediğimiz gibi. Yıllardır söylediğimiz savunduğumuz şeyleri içeriyor. Gazetelerin, televizyonların yazdıklarının yanlış olduğu ortaya çıktı. Bu kurulun yarısı hükümetten olduğuna göre, hükümet kendi kendine talimat, muhtıra verir mi?’ diyen zatın hiç mi kabahati yok? Lütfen 28 Şubat’a da benzerlerine de adil olarak yaklaşalım. Şayet aynı delikten yılana bir daha sokulmak istemiyorsak.

 

Elbette gerek 28 Şubat öncesi Sivas mağdurları ve diğer mahkumiyet almış kişiler ve gerekse 28 Şubat sonrası hüküm giyen irtica bahanesiyle hayatları kararan insanlarımız dün unutulduğu gibi, 16 yıllık AK Parti iktidarında da yeterince hatırlanmadılar. Bilhassa, Sivas mağdurlarının aldıkları cezanın Yargıtay tarafından aleyhlerine bozulmasının sonucu Ankara DGM’de yeniden yargılanarak önce idama, ardından da müebbete mahkum edilmiş olanlar ve emir-komuta zinciri içersinde karar veren yargıçlar da unutuldu. Orhan Karadeniz’lerin (öldü), Nuh Mete Yüksel’lerin adı bile anılmıyor. Maalesef yasalarda yönetmeliklerde talimatnamelerde bir yetkiyi, görevi kendilerine görev sayan ve kullanan çeşitli kurum ve kuruluşlardaki hukuku katledenler ellerini kollarını sallayarak hayatlarını sürdürürken; Sivas mağdurları ve benzerleri 25 yılı aşkın bir süredir içerdeler. AK parti iktidarının yollardan, köprülerden, barajlardan önce katledilen hukuka, dünyaları karatılan insanlarımızın kaderine sahip çıkması gerekmez mi? 28 Şubat döneminde askerlerden brifing alan yargı birimlerinin aldığı tüm karar, verdikleri tüm hükümler gözden geçirilmelidir. Emir komuta zinciri içersinde verilen kararlar adil olmaz. Adaletin olmadığı yerde de hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Şu fani dünyada eğer AK Parti ya da bir başka iktidar gerçekten geleceğe bir iz bırakmak istiyorsa o da hiç şüphesiz kaybolan adaleti ve hukuku yeniden ikameye çalışmalıdır.

 

Ayhan Küçük: bu darbenin faili, içinde askeri, siyasi ve iktisadi birçok aktörün bulunduğu küresel bir ittifaktır.

 

Ayhan Küçük / UHİM Başkanı

 

28 Şubat 1997 darbesi için neler söylersiniz?

 

Türkiye’nin ekonomik atılımlarına yönelik, çok güçlü dış bağlantıları olan bir darbeydi. Küresel güçlerin Türkiye’nin kalkınmasından duydukları rahatsızlığın bir sonucu olarak gerçekleştirilen bu darbenin en temel sebebi, Refah-Yol hükümeti ve N. Erbakan’ın hem iç hem de dış siyasette küresel güçlerin düzenini bozacak tarzda politikalar izlemesi olmuştur. Özellikle Erbakan Hoca’nın, İslam toplumunu tek çatı altında toplamayı hedefleyen D-8 projesi ve emperyal güçlerce sömürülen halklara yönelik kuşatıcı söylemi bu politikalara birer örnek teşkil etmektedir.

 

28 Şubat 1997 darbesinin, çoğunlukla asker ayağının yargılanması doğru bir yaklaşım mıdır?

 

Hayır, değil. 28 Şubat aslında uluslararası güçlerin darbeci askerleri taşeron olarak kullandığı sivil bir darbeydi. Söz konusu bu darbe, Türkiye’nin gelişim sürecini manipüle etmek için sivil inisiyatifin desteği ile (üniversiteler, akademi dünyası, iş dünyası, sözde hukukçular vd.) askerin de silah gücünden istifade edilerek gerçekleştirilmiştir. Esasen bu sorunun en güzel cevabı Refah-Yol hükümetinden sonra kurulan ANASOL-M hükümetinin icraatlarıdır. Bu hükümet döneminde Türkiye’nin sermayesinin bankalar kanalıyla nasıl hortumlandığı, özgürlüklerin nasıl kısıtlandığını Türkiye’nin IMF memurlarının himmetine nasıl muhtaç edildiğine şahitlik ettik.

 

Nasıl bir hukuk sistemidir ki, darbecilere “İyi Hal İndirimi” uygulanmaktadır. Bu yaklaşımla adâlet tesis edilebilir mi? Müebbet hapis verilen sanıkların tutuklanmaması ile nasıl bir mesaj verilmektedir?

 

Özellikle son 15 yılda gazeteci, akademisyen, yazar gibi kimliklere sahip olup PKK/PYD ve FETÖ benzeri terör örgütleriyle bağı tespit edilen kişilerin yargılanma süreçlerine müdahil olan Avrupalı kurum ve kuruluşlar, medya organları ve siyasetçiler, çeşitli dönemlerde hazırladıkları haberler, yaptıkları yorumlar ve açıklamamlar ile aslında Türkiye’deki yargı süreçlerini psikolojik anlamda etkisi altına almaktadır. Bu dış etkiler düşünüldüğünde 28 Şubat Darbesi’nin faillerinin neden istediğimiz şekilde yargılanamadıkları daha iyi bir biçimde anlaşılacaktır. Bu durum 28 Şubat sürecinin dış ve iç etkisinin yargı süreci üzerinde devam ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte söz konusu bu durum, Türkiye’de hala 28 Şubat Darbesi’ni gerçekleştiren zihniyetin devlet içinde ne denli güçlü olduğuna işaret etmektedir.

 

Kamu vicdanını tatmin etmeyen, darbecilere pozitif ayrımcılık uygulayan hukuk anlayışı yeni darbecilere cesaret vermez mi?

 

Bu durumu hukuk anlayışından ziyade Türkiye’nin siyasal gücüyle değerlendirmek yerinde olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, uluslararası bazı karar mekanizmalarının da (BM, UCM, AİHM) aldıkları kararların ne kadar hukuki ve adil olduğu tartışmalıdır. Dolayısıyla buralarda uluslararası sisteme yön veren küresel güçlerin gücü ne denli etkili ise Türkiye’de de aynı düzeydedir. Bu bakımdan Türkiye’deki yargısal karar süreçlerini de bu güçlerin Türkiye uzantılarından ayrı düşünmemek gerekir.

 

28 Şubat darbecilerinin “Seç beğen al” örgüt suçlamasıyla 20 yılı aşkın bir zamandır cezaevlerinde yatmaları, yaşlı ve hasta hükümlülere insanî uygulamaların görmezden gelinmesi üzerine ne denilebilir? 16 yıllık Ak Parti iktidarının yargı sorunlarının giderilmesi hususunda muktedir ol(a)mamasını nasıl okumalıyız?

 

Ahmet Necdet Sezer döneminde özellikle belli bir siyasi ideolojiye mensup mahkumlar çok kolay serbest kalabiliyordu. Bu durumdan hem iç kamuoyunda hem de dış kamuoyunda övgü ile bahsedilirdi. Benzer örnekler AK Parti döneminde de aslında yapılmaya çalışıldı. Ancak gerek iç dinamikler (medya, yargı, iş dünyası) gerekse dış dinamikler bu sürecin akamete uğramasında etkili olmuştur. Yani Türkiye’de siyasetin meclisten ibaret olmadığı gerçeği hâlen geçerliliğini korumaktadır. Batı dünyasında da her şeyin hukuk ve adalet üzerine olmadığı aşikârdır. Kendi toplumunuza karşı işlenen suçları araştırmanızı, müdahil olmanızı (Neonazi cinayetleri, cami kundaklamaları, inançlarından dolayı insanların dışlanması) engelleyen Avrupalı devletler, Türkiye’deki terör unsurlarıyla ilişkisi olan PKK/PYD, DHKP-C ve FETÖ gibi terör örgütlerinin mensuplarının Avrupa ülkelerinde rahatlıkla gezmeleri, gösteri yapabilmeleri hatta Avrupa Parlamentosu bahçesinde etkinlik dahi düzenleyebilmelerine imkân sağlamaktadır. Sabancı ailesinden Özdemir Sabancı’yı ofisinde katleden kişinin de keza şu an Avrupa’da özgürce dolaşması da Avrupa’nın çifte standartlarına örnektir.

 

Özetlemek gerekirse; söz konusu bu darbenin faili, içinde askeri, siyasi ve iktisadi birçok aktörün bulunduğu küresel bir ittifaktır.

 

 

 

 

 2. BÖLÜM İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNK'İ TIKLAYINIZ:

http://www.hertaraf.com/haber-bitmeyen-darbe-28-subat--karar-durusmasi-degerlendirmesi-2-1600 

 

 1. BÖLÜM İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNK'İ TIKLAYINIZ:

 

http://www.hertaraf.com/haber-bitmeyen-darbe-28-subat--karar-durusmasi-degerlendirmesi-1-1599

Bu makale 847 defa görüntülendi.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye