19 Temmuz 2019 Cuma •

BİR İFSAD HAREKETİ OLARAK TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ PROJESİ-1:-Prof. Dr. Burhanettin Can

14.06.2019

Prof. Dr. Burhanettin Can'ın Kaleme aldığı bu yazı serisinde,  “cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “toplumsal cinsiyet ayırımcılığı”Türkiye ve dünyada uygulanan “toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları”, “toplumsal cinsiyet eşitliği kriterleri”, ulusal ve uluslararası “toplumsal cinsiyet eşitliği yasal mevzuatı”, Toplumsal cinsiyet projesinin, politikasının arka planı, hangi güç tarafından ne için ortaya atıldığı, “çocuksuz aile”, “ailesiz toplum modelleri” ile “arı, saf üstün ırk teorisi”, “dünya nüfusunun 500 milyon civarına indirilmesi projesi”, “tek devlet, tek hükümet, tek hukuk, tek ahlak, tek para ve banka sistemi projeleri” ile arasındaki ilişki ele alınıp incelenecektir. Türkiye’de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikaları” (TCEP) kapsamında ithal edilen yasal mevzuat, uygulanan politikalar ve sonuçları genel olarak ele alınıp değerlendirilecektir.           

Bu yazıda, “cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet ayırımı”, “cinsiyet rolleri”, “toplumsal cinsiyet eşitliği kriterleri” öncelikle ele alınıp incelenecektir. - HERTARAF HABER 

BİR İFSAD HAREKETİ OLARAK TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ PROJESİ-1:-Prof. Dr. Burhanettin Can

Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyet Ve Cinsiyet Rollerinin Kapsam Alanı

 

“Allah'ın dışında başka veliler edinenlerin örneği, kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı DİŞİ ÖRÜMCEK EVİDİR; BİR BİLSELERDİ.”

29 Ankebut 41           

 

GİRİŞ

 İbni Haldun’a göre mağlup olan toplumlar, galip gelen toplumları hem davranış, hem de düşünce olarak taklit ederler:

Nefs ve kalb, daima kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine boyun eğdirmiş olanların olgunluk ve üstünlüklerine inanır. Yenilen kimse buna inandıktan sonra, bütün iş ve hareketlerinde kendisini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Yahut kendisine üstün gelen kimsenin galebesinin, adet, mezhep ve mesleğinden ileri geldiği vehmine kapılır, bunu galebenin sebepleri ile karıştırır. İşte bu yanılgılardan dolayı yenilgiye uğrayan kimse giyim ve kuşam, hayvana binmek, silahlanmak ve bütün diğer hal ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir... O kavmin hali ve âdeti bu yolla onlara sirayet eder.”(1)

Mağlubiyetlerin asıl sebeplerine inerek çözüm arama yerine, şekille çözüm arama, tüm mağlup toplumlarda görülebilecek olan bir şuuraltı olayı, bir hastalık halidir.

Son dönem Osmanlı aydınları ve yönetici kadroları, Batı karşısında alınan seri askeri mağlubiyetlerin bir sonucu olarak Avrupa’yı taklit etmeyi, onda var her şeyi, toplumsal yapıya, değer sisteminin ana bileşenlerine uyup uymadığına bakmadan almayı, adeta bir ilke haline getirmişlerdir. Bu yolla mağlubiyetleri durduracaklarına samimi olarak inanmışlardır(2-4).

Cumhuriyet döneminde ise yol boyu toplumsal yapıya, değer sistemine uyup uymadığına ve hatta toplumsal bir sorun olup olmadığına, ihtiyaç olup olmadığına bakmadan Batı’da hukuk, ekonomi, eğitim, aile yapısı, gençlik ve hemen hemen her alanda ne varsa, almak, bir ilke haline getirilmiş ve İnönü’nün tabiri ile “kanunen ve cebren” uygulamaya sokulmuştur. Bu durum, zaman zaman durağanlaşsa da kesintiye uğramamıştır. Toplumsal tepkileri yumuşatmak için “Avrupa Birliğine üye olmak”, her derde deva olarak sunulmuştur.

28 Şubat Post Modern Darbe sonrasında Müslüman kesimlerin üzerinde yürütülen psikolojik savaş etkisini göstererek, Müslüman camianın önemli bir kesimi tarafından, AB üyeliği ile ilgili kendilerine sunulan “İçerdeki zalimlerin zulmünü engelleyebilmek için taktik bir ittifak”, kabul edilip içselleştirilmiştir. İçerdeki zalimlerin efendileri, ağa babaları Batılılardı. Öyleyse “içerdeki zalimlerin zulmünden” zalimlerin efendilerine sığınarak kurtulmak, nasıl bir taktik, nasıl bir strateji idi? “Fillerin ehilleştirilmesi metodu” ile Müslüman camianın büyük bir kesimi, kumpasa alınmış, Batıdan gelen ne varsa, kendi menfaatine olduğunu düşünür hale getirilip tepkisizleştirilmiştir.

Böyle bir zihni yapının uzantısında AB uyum yasaları çerçevesinde ithal edilen bir kavram ve bir politika da, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”(TCE) kavramı ve politikasıdır.

Bu, yazı serisinde,  “cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “toplumsal cinsiyet ayırımcılığı”, Türkiye ve dünyada uygulanan “toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları”, “toplumsal cinsiyet eşitliği kriterleri”, ulusal ve uluslararası “toplumsal cinsiyet eşitliği yasal mevzuatı”, Toplumsal cinsiyet projesinin, politikasının arka planı, hangi güç tarafından ne için ortaya atıldığı, “çocuksuz aile”, “ailesiz toplum modelleri” ile “arı, saf üstün ırk teorisi”, “dünya nüfusunun 500 milyon civarına indirilmesi projesi”, “tek devlet, tek hükümet, tek hukuk, tek ahlak, tek para ve banka sistemi projeleri” ile arasındaki ilişki ele alınıp incelenecektir. Türkiye’de “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikaları” (TCEP) kapsamında ithal edilen yasal mevzuat, uygulanan politikalar ve sonuçları genel olarak ele alınıp değerlendirilecektir.           

Bu yazıda, “cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet ayırımı”, “cinsiyet rolleri”, “toplumsal cinsiyet eşitliği kriterleri” öncelikle ele alınıp incelenecektir.

BİR HASTALIK HALI: FELSEFİ ALT YAPISI GÖZ ÖNÜNE ALINMADAN KAVRAMLARIN İTHAL EDİLMESİ

Kelimeler, yalnızca bir konuşma aracı değil; aynı zamanda, toplumun içinde bulunduğu durumu, dünya görüşünü, sistemi algılayıp değerlendirebilme aracıdır da. Toplumda ki ilişkiler, davranışlar, anlayışlar, kültür ve yaşantı hakkında bilgi verirler.

Bazı kelimeler tek anlamlı, bazıları ise birden fazla anlamlıdır. Ayrıca bazı kelimelerin yalnızca sözlük anlamları(esas anlam) vardır. Bazılarının ise sözlük anlamlarının yanı sıra, sözlük anlamlarından daha öncelikli olarak kullanılan başka anlamları da vardır. Bunlara ıstılahı(terim) anlam denmektedir(5).

Kelimelerin ıstılahı anlamları, bir mıknatısın çekim alanına benzer. Bir mıknatıs gibi çevresinde bir anlam alanı meydana getirir. Başka kavramlarla özel bir ilişki ağı kurarak, genel düşünce ve kültürel yapı sisteminin içinde özel bir konum alır. Istılahı mana, kelimenin içinde bulunduğu sistemden ve bu sistemdeki diğer kelimelerle kurduğu ilişkiden doğan özel bir anlamdır. Genel olarak bir sistem içinde yer alan bu tür kelimelere “anahtar kelime”, daha da özel ve ağırlıklı olan anahtar kelimelere de “odak kelime” adı verilmektedir. (6)

Ernest Edmodson Ramsaur, Avrupa’ya gitmiş olan Jöntürklerle ilgili yaptığı tespitler konumuz açısından önemlidir:

“(Jöntürkler) … Bu hızlı değişimin diğer bir sonucu ise maruz kaldıkları birçok şeye herhangi bir anlam yükleyememeleridir. Bunun sebebi karşılaşabilecekleri ile ilgili hiçbir önbilginin kendilerinde mevcut olmamasıdır. Bu yüzden de o devirde Türkçede ifade edilmeye başlanan birçok fikir ve kavram henüz hazmedilememekteydi. Kullanılan kelimeler bile tam manasıyla özümsenemiyordu… Hatta o kadar zamansız ve yersizdir ki, bu kavramların savunucuları fikirlerini destekleyip onlara kaynak olabilecek unsurları imparatorluk dışında aramak zorunda bırakılmışlardır.”

“…İmparatorluk münevverlerinin ekseriyetinde Batı Düşüncesinin kabul edilmesi halinde kendiliğinden güçlü modern bir devlete ulaşılacağına dair yaygın bir kanaat hasıl olmuştu.”

“…Dış devletler, Türk tarafını, Balkanlarda kendi menfaatleri doğrultusunda bir anlaşmaya imza atmaya zorluyorlardı ve yine Türk hükümetine reform adı altında çeşitli uygulamaları dikte etme konusunda oldukça azimliydi.”(7)

Ramsaur, İbni Haldun’a benzer bir değerlendirmeyi Jöntürkler için isabetli bir şekilde yapmıştır.

Batı toplumsal yapısında ortaya çıkan ve Osmanlının meselesi olmayan ve o günün Osmanlısı için çözüm de olmayan birçok kavramı Avrupa’dan ithal edenler/etmek isteyenler, kavramların muhtevasına vakıf değildiler ve ne getirip ne götüreceğinden bihaberlerdi.

Konfüçyüs’e, ‘Toplumun kaderi senin eline verilirse onu düzeltmek ve iyileştirmek için ne yapardın?’ diye sormuşlar. Konfüçyüs bu soruya; İlk işim isim ve kavramları değiştirmek olacaktır. Çünkü toplum, isim ve kavramları yanlış tabir etmek ve kullanmakla bozulur.(8) şeklinde son derece anlamlı ve düşündürücü bir cevap vermiştir. Bu konuda Max Moller ise;  ‘Kelimelerin yanlış ve bozuk kullanılması önce eserde dil hastalığı, sonra da ahlakta hastalık doğurur; çünkü bozuk bir kelime ve yanlış bir deyim giderek yaşamanın bir parçası haline gelir.’(1) şeklinde bir değerlendirme yapmıştır. Bu konularda hassa olan rahmetli Cemil Meriç,  Müslüman dünyanın içinde ki kaosun müsebbibinin entelektüeller olduğu kanaatindedir: Kaynaklarından kopan bir intelijensiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmaktır...”(9)

Devam Edecek...

Kaynaklar

  1. Haldun. İ, Mukaddime, MEB. Ankara, c:I, s: 374

2- Aktaş, C., Kılık-Kıyafet ve İktidar, Nehir Yay., İstanbul, 1989. S: 46.

3- Atay, F.R., Çankaya, Ankara, s. 430-431.

4- Yalçın, H.C., Tanıdıklarım-Seyit Bey, Yedigün, No: 183, 9 Eylül 1936 (Aktaran Cündioğlu, D. Başörtüsü Risalesi, Tıbyan Yay.,  s. 28).

5-Can B.,  ‘Kavramların Yozlaştırılması’, Umran, Sayı 37, 1997, S: 9-20.

6-Izutsu, T., Kuran’da Allah ve İnsan, Ankara Ünv., Ankara, 1975, s.21,22

7- Ramsaur, E., E.,  Jöntürkler 1908 İhtilalinin Doğuşu, Pınar yayınları, İstanbul, 2011, s: 18-24.

8-Şeriati A. Medeniyet ve Modernizm, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, S:40-120

9- Meriç C., Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1977, S: 95-120.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye