Bir gizli İSLAM KAHRAMANI: Şekip ARSLAN
Balgat Çözüm Akademi Okulları / Akademi Temel Lisesi

Bir gizli İSLAM KAHRAMANI: Şekip ARSLAN

16.04.2018

Bir gizli İSLAM KAHRAMANI: Şekip ARSLAN

BATI’YA KARŞI İSLÂM

 

Şekip Aslan’ın Mücadelesi
 

William I. Cleveland (1985)
 

Yöneliş Yayınları, Şubat 1991, İstanbul

 

AÇIKLAMA
 

Çağın en gözde simalarından olan Şekip Arslan, biyografistlere çok sayıda malzeme bırakmıştır. Muhayyilesi geniş ve tekrarı da seven bir yazar olan Arslan’ın külliyatında yirmi kitap, iki şiir derlemesi ve iki bin makale vardır. (…) Yayınlanmış kitaplarına ilaveten Arslan, fevkalade hacimli muhaberatta bulunmuştur. (s.8)
 

GİRİŞ
 

Bu kitap 1914’ten önceki son Osmanlı-Arap nesli ile alâkalıdır. Doğum tarihleri 1870 ile 1890 arasında değişen bu nesil fertleri, son günlerini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nda eğitim gördüler, mesleklerini kazandılar ve istikballerini plânladılar. 1919’dan sonra da kendi seçimleri olmayan bir dünyada hayatlarını yeniden inşa etmek zorunda kaldılar. (…) bu insanlar, siyasî organizasyona ve kültürel oluşuma Osmanlı gözlükleri (formasyonu) ile bakıyorlar, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Arap Orta Doğu’sunda oluşan yerleşimi münasip görmedikleri gibi, kalıcı da mütalâa etmiyorlardı.
 

İşte bu eğilimlerin hepsini Lübnanlı Emir Şekip Arslan’ın hayatında (1869-1946) ve yazılarında görmek mümkündür. Bu kitabın ana konusu bu şahsiyettir ve bu kitap bu zatı Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalkıp, yükselen ulusal devletler çağına evrensel İslâm İmparatorluğu’nun organizasyon ilkelerini getiren kişi olarak ele almaktadır. (s. 13)
 

(…) Şiirlerinin birinci cildini yayımladığı 17 yaşından (1886) ölümüne kadar Arslan, kesintisiz olarak kamuoyu önündeydi. (…) 1888’de Lübnan’da ilk idarî görevine tayin oldu. 1938’de Şam Arap Darülfünûn Reisliği’ne getirildi. 1913’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçildi ve 1930’larda Fas bağımsızlık hareketinin taktisyeni olarak anılmaya başladı. 1890’larda El-Ahram gazetesinin muhabirliğini yapmaya başladı ve Fransızca yayımladığı La Nation Arabe (Millet-i Arabiyye) gazetesinin son sayısını da Cenevre’de 1938’de çıkardı. 1912’de Kahire’de II. Hidiv Abbas Hilmi’nin, 1934’te de Roma’da Mussolini’nin misafiri oldu. Yaptığı her şeyde Arslan, dikkatleri üzerinde topladı, tartışmaları başlattı ve nüfuz sergiledi. (s. 14)

 

(…) Gerçi Arslan’ın uluslararası etkisi iki dünya harbi arasında özellikle hissedilir, ancak daha 1914’te hayli tanınan bir şahsiyettir ve kendisine şöhret getiren fikirler Osmanlı ortamında şekillenmişti. (s. 15)
 

(..) Arslan, Batı Avrupa askeri tekniklerinin, siyasi organizasyonunun ve sosyal dayanışmasının üstünlüğünü kanıtlar gibi görünen şartlarda yetişti. Hayatının ilk kırk senesinde Avrupalılar sürekli olarak İslâm topraklarında ilerliyorlardı. Kendi ülkesi 1861’de Avrupa diplomasisi tarafından yeniden şekillendirilmişti. İngilizler 1882’de Mısır’ı işgal ettiler; 1830’da itibaren Cezayir’in yönetimini elinde bulunduran Fransa, 1881’de Tunus’u, 1912’de de Fas’ı himayesine aldı. İtalya 1911’de Trablusgarp’a saldırdı, Rusya ise gerek boğazlarda, gerekse bütün Doğu sınır boyunda sürekli tehdit oluşturmaktaydı. Buna ilaveten Osmanlı topraklarında yeni Balkan devletleri kuruluyor ve Avrupa’nın güçlü devletleri ile ittifak halinde, Osmanlı toprakları bölük pörçük ediliyordu. (s. 16)

 

(…) Arap kültürünün ayrı ve farklı olduğu şeklinde bilinç her inanışa bağlı Araplar tarafından kabul görüyordu ama Suriye’deki Hıristiyan cemiyet içinde özellikle belirgindi. 1840’lı yılların sonlarında Amerikalıların ve Avrupalı misyonerlerin sürdürdüğü bir eğitim gayreti, küçük fakat aktif bir grup Hıristiyan aydın sınıfı ile profesyonel sınıfın oluşumuna yaradı. (s. 17)

 

(…) Estetik ilgi alanlarına ilave olarak, Suriyeli Hıristiyan cemaatinin bazı mensupları, kendileri için giderek daha baskıcı olmaya başlayan İslam toplumunun baskısı altında sürekli kalmamak için, Fransa ile siyasî bir bağ içine girmeyi önerdiler. Bu ümitler, bazı Hıristiyan yazarları, İslamî müesseseleri arka plânda göstererek, İslam’ı Arap kültür mirasının bileşiklerinden sadece biri olarak ele alan bir tür Arap sekülarist doktrini formüle etmeye sevk etti. 1908 tarihli Jön Türk isyanından sonra iyice aktif olan bu görüş yanlıları, siyasî cemiyetler organize ettiler, Osmanlı İmparatorluğu’ndan siyasî olarak kopmanın muhtemel faydalarını münazara ettiler ve Müslüman Araplarla İttifak halinde İstanbul’dan kültürel bağımsızlık kazanmak için, taleplerde bulundular.
 

(…) Suriyeli Hıristiyan cemaatten bir takım şahsiyetlerin bakış açısına göre Avrupa bir tehdit değil, bir model ve potansiyel bir müttefikti denebilir, Müslümanlar da farklı sonuçlara varıyor değildiler. (s.17)

 

(…) Arslanlar sülâle olarak, kökleri Lübnan’ın Şuf bölgesinde olan Dürzî prenslerdi. (…) aile büyükleri onları Marunî Hıristiyan orta öğretim kurumlarına göndermeyi ihmal etmediler.

 

(…) Bir yandan yetenekli diğer yandan da tanınma iştihasına sahip olan Arslan, edebî uyanış çerçevesinde yüzyıl başının en mümtaz Arap şairlerinden biri oldu. (…) gazeteciliğe el attı, Kahire’de yayımlanan El-Ahram ve El-Müeyyed ile bazı Suriye gazetelerine yazı yazmaya başladı.
 

(…) Kısacası, hayatının ilk elli yılında Arslan, bir reform süreci yaşamakta olan dine dayalı İmparatorluk devletinin sadık bir mensubu olarak kendini kanıtlamıştır.

 

(…) II. Abdülhamid’in uzun süren yönetiminden müstefid olmakla birlikte, Jön Türk hareketini tasvip etmiş ve 1913’de onların içine girmiştir. (s. 19)
 

(…) Ancak Arslan çağın gereklerini gözetmeye çalışan bir politikacı yahut sivrilmiş bir şair olma açısından ileri konumdaydı. O her şeyden önce aktivist bir Müslümandı ve işte uyum sağlayamayacağı bir fikir var idiyse o da toplumun ulusçuluk mefkûresine göre tanzimiydi. (…) Daha yirmili yaşlarına girmeden, Mısırlı ıslahatçı Muhammed Abduh ile uzun ömürlü bir şahsî ilişkiye girmiştir. Çağın en önde gelen aktivist Müslüman’ı Cemaleddin Afganî ile de karşılaşmıştır. Abduh’un hocalığı, Afganî’nin şahsiyeti ve Arslan’ın kendi çevresine olan öz tepkisi, onu İslâmî dayanışmanın adanmış bir savunucusu ve sadakatin zirvesinde tavizsiz bir Osmanlıcı kılmıştır.

 

(…) Arslan’a göre dış tehditlere karşı koymanın yolu, taklide sapmak değildi; geçmişte İslâm imparatorluklarının elde ettiği başarıları ilham etmiş olan ahlakî değerlere, ümmet bağlarına ve cesaretli liderliğe dayalı direnişti. Arap ayrılıkçılığına gelince, bu siyasî bir alternatif olmaktan ziyade İslâm ümmetinin intiharına davetiye çıkarmaya benziyordu.
 

(…) Harp dönemi tercihleri yapmak icap ettiğinde, Arslan bütün benliğiyle mevcut Osmanlı nizamına bağlı (s.20) kalıyor ve davasına hizmet için elinden geleni ardına koymuyordu. 1914’te Süveyş Kanalı’nı ele geçirmeye yönelik Osmanlı seferine katıldı, 1914-1916 yıllarında hâlâ tam bilinmeyen bir biçimde meşhur Suriye Valisi Cemal Paşa’ya yardımcı oldu; 1917’de ve 1918’de Osmanlı hükümetinin özel Berlin temsilciliğini yaptı.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun I.Dünya Savaşı’ndan yenik ve bölünmüş olarak çıkması, Arslan için pek fena bir darbe idi. (…) Sadakatle hizmet ettiği devlet yok oldu, rütbe ve mevkii sahibi olduğu cemiyet kökünden sarsıldı, geçimine dayanak teşkil eden imkânlar kayboldu. (…) Muallakta kaldı ve belli bir bakış açısından, hayatının son yirmi beş yılı yarım bırakılmış bir meşgalenin, yalnız ve fevkalâde buruk bir sürgünün hikâyesidir. (…) Savaş sonrası dünyanın karşısına Pan-İslâmik Osmanlıcı hüviyetinde çıkmakla, tavrını muhafazanın da ötesine gitmiş oluyordu.
 

(…) tedricen, Arslan, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmüşlüğünün, Arap eyaletlerin İngiltere ve Fransa tarafından işgalinin ve hilafetin lağvedilişinin, değiştirilecek değil kabul edilecek şartlar olduğunu görmüştür. Arslan’ın tepkisi bu şartları kabul yerine bütün enerjisini (s. 21) şartların tersine döndürülmesi yönünde harcamaya kalkışmak olmuştur.

 

Reşit Rıza’nın yardımıyla 1925 yılında Arslan, Milletler Cemiyeti’ne Suriye-Filistin delegasyonunun başı olarak gider.
 

(…) İngilizlerin ve Fransızların önüne koydukları bütün engellere rağmen, Afganî misali, Tanca’dan San’a’ya, Belgrad’dan Kudüs’e bütün İslâm âlemini arşınladı ve her yerde üzerinde topladığı dikkati azamî surette değerlendirdi.
 

(…) 1917’den sonra hiçbir Arap ülkesinde daimî ikamet etmemekle birlikte, görüşleri ve kişiliği o kadar şayan-ı dikkatti ki, Fransa ile olan Suriye-Lübnan anlaşmazlığında önemli bir taraf oldu, Filistin sahnesinin vazgeçilmez aktörlerindendi ve Mısır’da ortaya çıkan ıslahat hareketi konusunda söz (s. 22) söyleyebilen yetkili bir dildi. (…) Bir gurup genç Faslı milliyetçinin mürşidi haline gelen Arslan 1930’daki Berber Dehir’ine karşı uluslararası İslâmî protestoyu bir orkestra şefi gibi idare edince, birden dört bir yandaki Arap Müslümanların her biri için güvenilir bir ortak hüviyetini kazandı, tabiî bu aynı zamanda Avrupa’nın emperyalist yöneticilerinin karşısına da tehlikeli bir düşman hüviyetiyle çıkması demekti. ,(…) Cenevre’deki ikametgâhı , direniş stratejilerinin sınav salonu halindeydi, bir gün Kral Faysal’la (Irak), ertesi gün Messali Hac’la (Cezayir) fikir teatisinde bulunan Arslan bir de bakmışsınız David Ben-Gurion ile amansız bir münazara içindedir, ama her halükârda ikametgâhı uluslararası İslâm hareketinin merkezidir.
 

(…) Herkesten ziyade Arslan, Cemaleddin Afganî’deki “İslâm dışında olana muhalefet” oryantasyonunun devamını şahsında temsil etmekteydi. Arslan için, Müslümanca dayanışma bağımsızlığa giden yegâne meşru yoldu; o İslâm milliyetçiliği denilen geniş yolda, Suriye milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği gibi nosyonlardan kaçıyordu. Ne mahallî (bölgesel) direniş hareketlerine karşı çıkıyordu, ne de “tek İslâm Devleti” peşinde koşacak kadar safdildi. Fakat (s. 23) ısrarlı olduğu bir husus vardı : Emperyalist güçleri İslâm diyarlarından kovacak işbirliği ancak (bütün kültürel, siyasî ve ahlakî yüklemleriyle) İslamî bir “vazife” anlayışından neş’et edebilirdi. Onun iki dünya harbi arasındaki kahramanı İbn Suud’du. Düşmanları ise layık-ı veçhile Müslüman olan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Arap başkaldırı hareketini yöneten Şerif Hüseyin ile Türkiye’yi laikleştiren Kemal Atatürk’tü. Arslan, Atatürk’e özellikle kızgındı, çünkü siyasî bağımsızlık Batı kültürüne teslimiyeti değil, kültürel bağımsızlığı getirmeliydi. (s. 24)
 

(…) Afganî ile yakınlığı ve güçlü İslâmî liderlik yönündeki tercihi ile Şekip Arslan, belki de kendi çağının, Taha Hüseyin’den, Muhammed Hüseyin Heykel’den, hatta laik görüşlü Pan-Arabist ideolog Satı el-Husrî’den de daha başarılı bir temsilcisidir.

 

 

(…) Batılı bilim adamlarının Arslan’ı ve bazı mesaî arkadaşlarını göz ardı etmesinin bir nedeni de, bu gurubun Osmanlı idarî bütünlüğünü savunmaları olabilir. (s. 25)
 

(…) “Müslümanlar Neden Geri Kaldı?” başlıklı sert eleştirisi kendi sağlığında üç kez basılmış, 1981’de yeniden yayınlanmıştır. Lothrop Stoddard’ın “İslâm Dünyasına Yeniden Bakış” adlı eserinin Arapça tercümesine yazdığı dört ciltlik yorumun ise yeni (s. 26) baskıları yapılmaya devam etmektedir. Sözünü ettiğimiz kitaplar ile Fransızca yayınlanan La Nation Arabe (Arap Milleti) gazetesiyle, her yıl Arap basınında çıkan yüzü aşkın makalesiyle Arslan’ın iki harp arasında en çok okunan Arap müellifi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

 

Bir yandan İslâm âleminin meselelerini halle- yola koymaya çalışan Arslan, diğer yandan da Avrupa-Arap ittifaklarına tesir etmeye çalışıyordu. Bu konuda belki de biraz aşırı gitti. Axis (İttifak) ile Araplar arasında oynadığı arabuluculuk rolü ile Mussolini’nin Arap siyasetinin bir numaralı mazur göstericisi olarak, neticede bazılarının şüphelerine hedef olmaktan kurtulamadı ve neticede ismine hayli gölge düştü. (s. 27)
 

(…) gerçi evet Arslan kitleleri tesir altına alabilen bir yazardı, ama bir düşünür olarak oluşturduğu olgu kadar büyük değildi.

 

Benzerleri gibi o da, göründüğünden hem az hem fazlaydı. Fikirleri, mürşidleri Afganî ve Abduh’un bir karışımıydı ve meseleleri yönlendirme gücü Avrupalı muarızlarının korktuğu kadar değildi. Ne var ki Şekip Arslan’ın uluslararası çerçevedeki nüfuzu sanıldığından daima fazlaydı, muhaliflerinin onu tanıdığından daha fazla namus taşıyordu ve destekleyenlerinin anladığından daha fazla fikrî inceliğe sahipti.

 

(…) Direniş hareketlerine, propaganda ve ajitasyona olan meyyaliyeti ile popüler oldu ve kendi iradesi ile Afganî’nin tahtına oturmuş olarak İslâmî aktivizm geleneğini sürdürmesi kabil oldu. Bu gelenek halen ölmemiştir. (s. 28)
 

 

I.BÖLÜM


BİR OSMANLI-ARAP CENTİLMENİ YETİŞİYOR

 

(…) 1869’da Lübnan’daki Şuveyfe köyünde doğmuştur; Dürzî din camiasına mensuptur; babası da alt kademede bir mahallî memurdur. (…) Altmışlı yaşlarına girdiğinde, artık Cenevre’deki misafir (s. 31) odası mümtaz ve heyecan dolu ziyaretçilerle dolup taşmaktadır; direniş stratejisi ve Kur’an teolojisi hususundaki görüşlerini almak için insanlar Fas’tan, Sumatra’dan gelmektedirler.

 

Arslan’ın Şuf’tan Cenevre’ye geçişi safhalar halinde cereyan etmiştir ve pek tabii kısmen de gayri ihtiyarîdir.


 

(…) Arslan, aristokratik statüsünün kemiyetli avantajlarını etrafını çevreleyen değişken dünyanın arz ettiği fırsatlarla mezcederek I. Dünya Harbi arefesinde şöhret sahibi bir şair ve gazeteci olmuş, Osmanlı Suriye’sinin en saygın olmasa da en nüfuzlu politikacıları arasına girmeyi başarmıştır.


 

On dokuzuncu yüzyılda dış güçlerin ülkeye girişine kadar, Cebel-i Lübnan’daki değişik insan gurupları arasındaki rekabet ve ihtilâflar yüzyıllardır ciddi bir kopma olmamacasına idare edilmişti. Güçlü feodal Dürzî (bir çeşit Şiî) şefler Marunî Hıristiyan cemaatle, ortak hayat tarzı ve güçlü merkezî hükümet anlayışına duyulan ortak nefret çerçevesinde, birlikte yaşıyorlardı. (s. 32) (…) Lübnan sorunu tamamen uluslararası arenaya yansımış, gerek Avrupalılar gerekse Osmanlılar ellerindeki “dış çözümlerle” ortaya çıkmışlardır.


 

(…) Avrupa diplomatik dilinde “Cebel-i Lübnan’ın yeniden tanzimine ilişkin mevzuat ve protokol” diye anılan bu kaidelerin ana hedefi, Marunîlerin Dürzîlere karşı korunması ve Cebel’e sükûnetinin iade edilmesiydi. (…) Protokole göre, Cebel-i Lübnan’ın tamamı Lübnanlı olmayan, Osmanlı tebaasından bir Hıristiyan tarafından yönetilecekti. (s. 33)


 

(…) Protokol, Dürzî nüfuzunu bir çeşit garanti altına alır gibiydi, Dürzîlerin karmaşık mahiyetteki ve sıkı muhafaza altındaki öğretileri İsmailiyye prensipleri ile iç içe geçmiş gibidir ve ortaya çıkışı Fatımî halife el-Hakim (996-1021) zamanındadır. Her ne kadar inanışa adını veren kişi bu inanışın davetçilerinden el-Derazî ise de, bu dinin temelinde el-Hakim’in uluhiyeti , Tanrı’nın birliği ve bilinmezliği ile “muvakkat bir gaybubet” halinde bulunan Mehdi’nin (Son İmam) döneceğine olan kesin itikad yatmaktadır. Bu fikirlere olan muhalefetin şiddeti arttığında Mısır’daki küçük cemaat Suriye’ye göç etmiş, şimdilerde Merkezî-Güney Lübnan ve Güneybatı Suriye’yi teşkil eden dağlık bölgelerde taraftar edinmişlerdir. 1031 tarihinde cemaat yeni taraftarlara kapılarını kapatmış, gizli ibadet, kendi içinde çoğalma ve dayanışma yolunu seçmiştir ve halen bu sürmektedir. (s. 34)


 

(…) Cebel-i Lübnan’a has feodal sistemin gelişiminde, Arslan aşireti on sekizinci yüzyıl sonlarında bütün Dürzî aşiretlerinin en şereflisi addedilmeye başlanmıştır. Böylece erkek evlatları kalıtımsal olarak Emir sıfatını taşıyabilen üç aileden biri oldular. Bu ailenin iktidar üssü Beyrut’un on mil güneyinde Dürzîlerin yoğun olarak yaşadıkları Şuf kentiydi ki burada Arslanlar bir başka hırslı Dürzî aile olan Canbulatlarla bütün on dokuzuncu yüzyıl boyunca bitmek bilmez bir üstünlük mücadelesi sürdürdüler.


 

(…) On dokuzuncu yüzyılın son otuz yılında ailenin hâkim ferdi Şekip’in amcası Emir Mustafa’ydı. Emir Mustafa Sultan II. Abdulhamid’in sarayında sözü dinlenen bir kimseydi. (…) Ölümü bile ailenin prestij artışına vesile oldu : Emir Mustafa Dürzî ayiniyle değil, Sünnî cenaze merasimiyle gömüldü. (s. 35)


 

(…) Arslan’ın Şuf’tan Osmanlı’nın dahilî çevrelerine yükselişi yalnızca onun başarısı değildi; üç erkek kardeşinden ikisi de köylülüğü ve Dürzî hüviyetini bırakarak Arap-Osmanlı cemiyetinde kendilerine isim yaptılar. (…) Şuf’un bir nahiyesinde müdürlük yapan baba Emir Hamud’un insan gurupları arasında birleşmeden yana, edebiyat meraklısı bir insan oluşudur. Emir Hamud (daha sonra Şekip’in de yapacağı gibi) bir Çerkez kadınla evlenerek Dürzî töresini terk etmiş, bu kadın ona dört erkek evlât vermiştir. Bunlardan ikincisi olan Şekip’in annesine olan sevgisi fevkalâde kuvvetli ve alenî olmuş ve yetişkinlik evrelerinde de bu sevginin kendisi üzerindeki tesiri hep görülmüştür. (s. 36)


 

(…) Belki dört kardeşin eğitimini plânlayan da Emir Mustafa’dır. (…) Bunlardan Nesip (1867-1927) en büyük ağabeydir ve şahsen Şekip’e en yakın olan kardeştir. (…) Birinci Dünya Harbi’nden önce İttihat ve Terakki Fırkası’nın faaliyetlerine karşı Arap protesto hareketine katılmıştır. En küçük kardeş olan Adil ise (1883-1954) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde geleceğin büyük şairlerinden biri olma intibaını vermiştir. (…) 1914-1918 arasında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında bulunmuş, 1925-26 yıllarında Suriyelilerin Dürzîler önderliğinde Fransızlara karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde mücahit olmuş, 1946-1949 yıllarında da bağımsız Suriye’nin ilk hükümetinde bakanlık yapmıştır. (s. 37)


 

(…) Amerikalı Protestan misyonerlerle Avrupalı Katolik misyonerlerin faaliyetleri icabı, Cebel-i Lübnan’da Hıristiyanlar için yeni okullar açılmaktaydı. (…) Marunîler Ayn Varaka’da ilahiyat okulunu 1834’de yeniden canlandırdılar. Müslümanlar Suriye Protestan Koleji (1866) ve Cizvit Saint Joseph Üniversitesi ile baş edebilmek için 1874 tarihinde Beyrut’ta bir üniversite kurdular. Osmanlı hükümeti de Suriye vilayetlerindeki İslâmî okullara, giderek artan malî yardımlar yapmaktaydı.


 

(…) Şekip altı yaşında iken, ağabeyi Nesip’le birlikte Şuf’ta bir Amerikan okuluna kaydoldular. (…) 1830 ortalarında Amerikan Protestan misyonerleri Sünnî Osmanlılarla güçlü Marunîler arasında sıkışıp kalmış Dürzîlerin, Hıristiyanlığa dönmeye en uygun gurup olduğu kanaatine varmıştır.(s. 38)


 

(…) 1879’da, (…) Şekip ve Nesip Beyrut’un önde gelen Marunî okulu olan Medresetü’l Hikme’ye kaydoldular. (…) çağdaş Lübnan’da da adı duyulan önemli edebî ve siyasî şahsiyetlerin bir çoğu bu okulun mezunları olacaktı. Şekip’in Medresetü’l Hikme’de geçirdiği yedi yılın kendi açısından özel bir önemi vardı. (…) Daha 14 yaşında bazı tahrirleri mahallî dergilerde basılmış bulunuyordu (s. 39) ve 17 yaşına geldiğinde ilk şiir kitabı yayımlandı : el-Bakura.


 

(…) Medresetü’l Hikme’deki tedrisat sayesinde Arslan, Arap dili ve edebiyatındaki yeteneğini geliştirirken yoğun biçimde Fransızca da öğreniyordu ve bu dili hayatının geri kalan kısmında geniş ve rahat biçimde kullanacaktı.


 

Arslan biraderlerin Hıristiyan hazırlık okulunda bir Arapça ve Farsça temel edindiklerine kani olan aile, daha sonra onları, İslâm ilimleriyle iyice hemhal olmaları ve Osmanlı Türkçesi’ni de bihakkın öğrenmeleri için bir Osmanlı hükümet müessesesine, Medrese-i Sultaniye’ye gönderdi.


 

(…) Arslan’ın tek eksiği üniversite öğrenimi idi. (…) Zihinsel (entelektüel) yeteneklerinden yana şüphe taşımayan Arslan kendini Suriye Protestan Koleji ve Mekteb-i Mülkiye mezunları ile bir tutuyordu.(s. 40)


 

(…) Beyrut’taki öğreniminin son senesinde Mısırlı ıslahatçı Muhammed Abduh’un hem öğrencisi hem korumalısı oldu. (…) Abduh’un ideallerine olan bağlılığı onu dört yıl sonra Kahire’ye, Abduh çevresine ve 1892’de de İstanbul’da Cemaleddin Afganî’nin ikametgâhına cezbedecektir.


 

(…) Batı tehdidine karşı koymanın yegâne yolunun tam manasıyla Batılılaşma olduğunu savunan bazı reformcuların tersine Afganî, İslâm’ı yeniden ele alarak İslâmî geleneğe oturmuş bir güç yaratılmasından yanaydı. Gerek maddî (s. 41) gerekse kültürel manada müstevlîleri kovacak güce sahip olmanın yolu, körü körüne taklit değil, aksine öz kaynaklara dayalı bir yeniden yorumlama olmalıydı.


 

(…) Afganî hem yöneticilerin hem de onları devirmek isteyenlerin akıl hocasıydı. (…) Hayatının çeşitli evrelerinde Afganistan’dan, Mısır’dan, Osmanlı İmparatorluğundan ve İran’dan atılmıştı. Gerçi Prof. Keddie’nin işaret ettiği gibi Afganî’nin öğretisinde belli bir muğlaklık hüküm sürmekteydi, ama şahsiyetinde o muğlaklık yoktu. Güçlü, zarif ifadeli ve karizmatik oluşuyla, (…) çeşitli ülkelerde genç Müslümanlar için ilham kaynağı olmuştur. Hatırası ise mevcudiyetinden daha fazla tesir icra etmiştir; (…) Batı’nın fikir istilasına karşı mücadele vermiş çok saygın Müslüman kahramanlar arasında mütemayiz bir yere oturmuştur.


 

Takipçileri arasında en önemlisi 1849-1905 yılları arasında yaşamış olan Mısırlı Muhammed Abduh’dur. Ülkesinden geçici olarak sürgününe sebep olan bir siyasî aktivizm sonrasında Abduh, Paris’te Afganî ile el ele vermiş, bunun sonucunda da Arap âleminde yaygınca okunan ve tesiri hayli büyük olan Urvetü’l Vuska (Sağlam Kulp) ortaya çıkmıştır. Abduh daha sonra İslâmî reforma hocasınınkinden daha sınırlı bir perspektif getirmiştir. O, kurulu düzeni bozmaya kalkmadan, İslâmî eğitim kurumlarını ıslah yoluna gitmek, bu arada ruhun arındırılmasına önem vermek, bu suretle bağımsız düşünce ile vahyin arasını bulmak, dinin sosyal prensiplerini çağdaş değişim gerekleri ile barıştırmak istiyordu. Aynı zamanda (s. 42) İslâm’ı Müslümanlara kalben benimseten özü de bu sürece kurban etmemeyi hedeflemekteydi.


 

(…) Abduh, Medrese-i Sultaniye’de hocalık yapmaya başladığında, Şekip ve kardeşi onun talebeleri oldular (Beyrut). (s.43)

 

(…) Arslan için Abduh, hem onun ıslah edilmiş İslâm’ın politik potansiyelini iyice kavramasına yardımcı olan bir mürşid, hem de kendisini Cebel-i Lübnan haricinde hatırı sayılır zevatla tanıştıran bir dosttu. Belki Arslan, Abduh’u olduğundan biraz fazla göstermiştir ama şu var ki onun Beyrut’taki varlığının aydınlatıcı etkisi de inkâr edilemez bir şeydir : “ Biz onda, tanıştığımız diğer ulemada göremediğimiz âlimi görüyorduk; bu âlim aklî ve naklî ilimleri en üst derecede birbiriyle birleştiriyor, her şeyi alışık olduğumuz kanaatlerin fevkinde yükselen bir filozof kavrayışıyla inceliyordu… Biz daha önce bu tür bir bakış açısına rastlamamıştık.” (s. 44)

 

(…) 1890-92 arasında, (…) Seyahatine Kahire’den başlayan Arslan burada iki ay Abduh’un misafiri olur, onun çevresiyle tanıştırılır ve galiba kabul de görür.

 

(…) Kahire’deki başarılarını İstanbul’da geçirdiği iki yıl ile zenginleştiren Arslan’ın buradaki hedefi, ailesinin Osmanlı nezdindeki itibarının devamını temin ile kendi arzularının da tahakkuk yollarını aramaktı. (s. 45)

 

(…) 1892’de Arslan Osmanlı payitahtından ayrılarak, (…) Avrupa yolculuğuna çıktı. Bu yolculukta ne kafası karışmış ne de huşua kapılmıştır. (…) Batı kültürünün merkezlerinden – Paris ve Londra’ya gitmişti- hiç etkilenmemiş, yazılarında ne Avrupa siyaset sistemlerinden ne şehirlerinden ne mimarisinden bahsetmiş, ahlakî kıyaslar yapmamış, davranış yahut muaşeret farklarını zikretmek ihtiyacını duymamıştır. Arslan için Avrupa, hayran olunacak bir kültür değil, emperyalist bir tehdit demekti ve müteakip elli yıl boyunca bu kanaatinden vazgeçmeyecekti.

 

(…) Arslan’ın 1892’de Avrupa’dan İstanbul’a dönüşü ile (s. 46) Cemaleddin Afgani’nin Osmanlı payitahtına vasıl oluşu aynı tarihe rastlar. Afgani, kendisinin Pan-İslâmî doktrinlerine hayranlık besleyen ve o doktrini hilâfet babında kullanmayı tasarlayan Sultan Abdulhamid’in davetlisidir.
 

(…) İşte bu süre içinde Arslan bu mümeyyiz ziyaretçiden bir huzura kabul koparır.

 

(…) Arslan’ın gezileri ona İslâm dünyasında reform (s. 47)(ıslahat) ihtiyacını ve Osmanlı İmparatorluğunun muhafazası fikrini ilham etmiştir.
 

(…) Bir anlatıma göre Arslan’ı gazeteciliğe iten Abduh’tur. (…) Arslan 1890’lardan 1940’lı yılların başına kadar, Arap âleminin en velud (çok eser veren) muharrirlerinden biri olarak kaldı.

 

Arslan gazeteciliğe başladığında gazetecilik Osmanlı-Arap âleminde nisbeten yeni bir meslek dalıydı. (…) Başlangıç yıllarında Mısır basını Suriyeli Hıristiyanların elindeydi. I. Dünya Harbi’nden önceki devrede Mısır’daki günlük üç Arap gazetesinden ikisi (1880 sonlarında kurulan El-Mukattam ile 1876’da kurulan El-Ahram) Suriyeli Hıristiyanlarca neşrediliyor ve Mısır’daki İngiliz ve Fransız menfaatlerinin sözcülüğünü yapıyorlardı. Yayınlarında güçlü bir İslâmî ve millî bir tavır benimseyen, 1889 ürünü olan üçüncü gazete El-Müeyyed ise Ezher mezunu bir Mısırlı, Şeyh Ali Yusuf’undu. (s. 48)

 

(…) Harp sonrası yıllarda görüleceği veçhile, Arslan eski ile yeni arasında rahatsız bir mevkide olmuştur. Kusursuz Avrupaî giyinişi ve yeni bilimsel gazetelerdeki makaleleri ile Batılı entelektüel tipinin şahikası gibi gözüküyordu, ama ne laiklikten yanaydı ne de Batılılaşmacı idi. (s.50)

 

(…) Pan-İslâmik Osmanlıcılık fikrinin en güçlü temsilcileri arasında bile, Arap eyaletlerinde yetişmiş ve yirminci yüzyıl başlarında adı duyulmuş çok az şahsiyet, Türk dostu olarak anılmaktan olmuştur. Şekip Arslan bu babda bir istisnadır.
 

(…) Abdulhamid gibi Şekip Arslan da, Osmanlı İmparatorluğu (s. 53) bünyesindeki İslâm ülkelerinin, Cezayir örneğinde olduğu gibi, Batılı emperyalist güçlerin istilası altında kalacakları inancındaydı.

 

(…) Prestiji Dürzî kökeninde tadan Arslan, siyasî geleceğini Osmanlı hilâfetinin yaşamasına adıyordu. (s. 54)

 

(…) Monarşi’ye bütün kalbiyle bağlı olmasına rağmen Arslan, Jön Türklerin Abdulhamid’i 1876 Anayasası’nı geri getirmeye zorlamalarını alkışlıyordu. Onun bu eylemde en ziyade hoşuna giden taraf, geleneksel sistem içinde de reformun mümkün olduğu yolundaki kendi kanaatinin bir teyidini görür gibi olmasıydı. (s. 55)

 

(…) Osmanlı davasına (…) sahip çıkmanın derecesi Ekim 1911’de Libya’yı işgal eden İtalyan güçleri ile savaşmaya gidişinden açıkça anlaşılıyordu. (s. 57)
 

(…) 1913’de (…) özellikle Enver Paşa ile büyük yakınlık tesis eder, (…) bu ateşli Jön Türk liderine (…) hayranlık duyar. (s. 58)
 

(…) İslâm, Arslan’a Osmanlı siyasî otoritesini meşru ve haklı gösteren dayanağı (s.59) teşkil ediyordu. Önemli olan iyi hükümet yahut hanedan prensipleri yahut demokratik prensipleri değildi; önemli olan Müslümanların yaşadığı bölgelerde İslâm halifesinin hâkim güç olmasıydı.
 

(…) Arslan’ın ilk kez Müeyyed sayfalarında ifadesine kavuşan heyecan dolu anti-emperyalizmi, hayatının geri kalan yıllarında da makalelerinde yankılanacaktır. O, Osmanlı devletinin yavaş yavaş parçalanmasına ve daha sonra da manda sistemine yol açmak üzere plânlanmış bir Avrupa komplosuna karşı amansız bir kampanya başlatmıştı. (s.60)
 

(…) 1913 senesinin büyük kısmında Arslan, Osmanlıcılığın yürüyen sesi olmuş, Beyrut’a, Şam’a ve Kudüs’e koşturmuş, şöhretli bir başka Osmanlı yanlısı propagandist Abdulaziz Caviş’le Medine’ye de bir propaganda gezisi yapmıştır. (s. 61)
 

(…) Ayrılıkçı Araplarla, hatta en ılımlı anti-merkeziyetçilerle tartışıyor, onlara bölünmenin tehlikelerini ve koruyucu Osmanlı şemsiyesinin Araplar için önemini anlatıyordu. (s.62)

 

(…) Arap elitin çoğunluğu, hayatiyeti Osmanlı’dan kopmakta değil, güçlendirilmiş bir Osmanlı devleti çerçevesinde arıyordu.
 

(…) Şekip Arslan (…) ideolojik yanı ağır basan sözcüler gibi Osmancılık, İslâmcılık, Türkçülük ve Arapçılık zihniyeti ile yazmıyordu. Onunki daha pratik bir mesajdı : Bölünmüş bir İmparatorluk Avrupa’ya yem olurdu. Arap başkentlerini turlarken, bölünme tehlikesi karşısında Osmanlı-İslâm dayanışmasına olan ihtiyacı dile getiriyordu. (s. 63)
 

(…) Trablusgarp harbi sırasında kaleme aldığı bir yazıda “Araplarla Türkler tabiri yeni bir tabirdir ve Osmanlı Devleti için kendisinin bir bütün olarak değil de bu tür ‘bileşkeleri ortaya dökülmek suretiyle’ tanımlanmaya meydan vermek, imkân tanımak intihardır” diyordu. (s. 64) (…) Şeriatle idare olunan bir devleti sabote etmek isteyenler, onun zaaflarını sevinç konusu yapanlar, kopma ve bölünmeleri teşvik edenler, neticesi herkes için felaket olacak bir nefs aldatmacasının suçlularıydılar : “ Adem-i merkeziyet (…) kendi mezarını kazmaktan ibarettir.”


(…) Arabizm efsanesinin köşe taşı Haziran 1913 Paris Kongresi için, “Doğrusu ben bu Kongre’nin toplanmasından hiç hoşnut değilim” diyordu. (s. 65)
 

(…) Osmanlı siyaseti babındaki tutumum yüzünden (…) küskünlerden biri, Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin gerisindeki itici gücü oluşturan ve Muhammed Abduh’un müritleri arasında en mümeyyiz tefsir ustası olan Reşid Rıza idi. (s. 66)

 

(…) Nisan 1914’de Arslan, başlıca nüfuzunu Dürzîlerin teşkil ettiği bir bölgeden, Şam’ın güneyindeki Havran’dan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına seçildi.

 

(…) İstanbul’a gittiğinde, Osmanlı-İslâm yanlısı olduğu herkesçe biliniyordu. (…) Kısacası O, Meşrutiyet çağının mükemmel Osmanlı-Arap beyefendisiydi. (s. 68)

 

....

Devam edecek ...

 

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
Kardelen Sigorta 0535 828 30 05