Aşkımıza, Davamıza Şahit Olan Şehirler: Kudüs - Ramazan Deveci

15.09.2018

Yazar Ramazan Deveci'nin Kaleme Aldığı , "Aşkımıza, Davamıza Şahit Olan Şehirler:  Kudüs" İsimli Kitabı Çıra Yayınları Tarafından Yayımlandı. Ramazan Deveci'nin Kitabını Hertaraf Haber Okurları İçin Derledik. 

ÇIRA AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR

Bu Kitabın ve Diğer Kitapların bizlerle buluşmasını sağlayan Çıra Yayınları Sahibi Davut GÜLER'e ve Kitabın Yazarı Ramazan DEVECİ'ye teşekkür ederiz

Hertaraf Haber  Kültür Sanat Servisi..

Aşkımıza, Davamıza Şahit Olan Şehirler: Kudüs - Ramazan Deveci

 

Ön söz

Hayat şahit olmakla başladı: “Hani Rabbin Âdemoğullarına sülblerinden soylarını çıkarırken onları kendileri hakkında şahitliğe çağırarak  ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormuş onlar da ‘Elbette Rabbimizsin biz buna şahitlik ederiz’ demişlerdi. Bunu hatırlatıyoruz ki kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ demeyesiniz.” (A’raf- 172)

Yaşayışımızla tevhide şahitlik ederken, tevhidi duruşumuza, tevhit ve adalet mücadelemize şahitler tutarız.

Yaşadığımız şehirler bu şahitlerden biridir. Allah geçmiş kavimleri zulümlerinden dolayı helak ederken onların yaşadıkları mekânları, şehirleri şahit olarak gösterir, ibret alalım diye.

Mekke; Muhammed (as)’in tevhit ve adalet mücadelesinin, mazlumun yanında, zalimlere karşı dik duruşunu ve bu yolda çektiği çilelerin şahididir. Bugün Mekke, Allah adına insanlar nasıl aldatılıyorlar buna şahitlik ediyor.

Medine; bir Asrı Saadet toplumu nasıl kurulur, tevhit ve adalet bir topluma hâkim olursa o toplum nasıl saadet toplumuna dönüştürülüre şahitlik etmiştir. Yine Medine adaletten sapılırsa toplumda nasıl fitne kazanı kaynar, fitne bir toplumda nasıl ayrılıklara, katliamlara sebep olur buna şahitlik etmiştir.

Kudüs; İbrahim’in, İsa’nın, Musa’nın Zekeriya’nın, Yahya’nın ve daha nice peygamberin tevhit ve adalet mücadelesine şahitlik etmiştir. Muhammed (as)’in miracının şahididir Kudüs. İslam Ümmetinin izzetinin ve zilletinin şahididir Kudüs. Ümmetin vahdetinin nasıl izzet kazandırdığının şahididir Kudüs. Kudüs işgal edilmişse ümmet parçalanmış Müslüman yürekler işgal edilmiştir. Selahaddini Eyyubi’nin ümmetin birliğini sağladıktan sonra Kudüs’ü ve Müslüman yürekleri işgalden kurtarışının şahididir Kudüs. Bugün İslam ümmetinin parçalanışının, zilletinin, ezikliğinin en büyük şahididir Kudüs. Zira Kudüs özgür olmadan ümmet zilletten kurtulmayacaktır. Ümmet birliği sağlanmadan da Kudüs özgür olmayacaktır.

Medine şehir demektir. Allah Resulü Yesrib ismini Medine’ye yani “şehir”e dönüştürürken bir anlamda şehirlerin İslam medeniyetindeki önemini, diğer anlamda şehirlerin şahitliğini vurgulamış oluyordu.

Mekke, Medine ve Kudüs insanlık tarihinin üç önemli şehri. Bu şehirler insanlığın tarihine şahitlik ettiği gibi bizim yaşadıklarımıza da şahitlik ediyorlar.

Elinizdeki bu çalışma şehirlerden hareketle benim hayatımdaki kimi önemli olayların anlatımını okuyucuya ulaştırmayı ve yaptığım ziyaretlerde tuttuğum notlar üzerinden okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçlamaktadır. Bu çalışma sadece gezi notlarından ve kimi hatıralardan oluşmuyor. Evet, bu çalışmada gezi notları ve hatıralar var; ama asıl verilmek istenen bunlar üzerinden tevhit ve adalet mücadelesinin mesajı, özellikle Kudüs’ün özgürlüğü davasının hatırlatılmasıdır.

Bu çalışmanın ana noktasını Kudüs gezisi üzerinden Kudüs davası oluşturmaktadır. Kudüs sevdası benim için tabiri caiz olursa imanın yedinci şartı gibidir. Çünkü kanaatime göre Kudüs özgür olursa ancak dünya Müslümanlarının özgürlüğü gerçekleşecek ve dünya Müslümanları, içinde yaşadıkları zilletten kurtulacaklardır.

Kudüs Acısını Sürekli Yaşadığımız Aşkımızdır Bizim

Aşk sözlükte;  aşırı sevgi  ve bağlılık duygusu, tüm varlığıyla sevme durumu ve cinsellik anlamlarında kullanılır.

(...) Geraldy: "Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır." demiş. Elbette aşkın bir boyutu, belki de önemli bir boyutu karşı cinslerin birbirlerine olan duygularıdır. Hatta günümüzde aşk denilince öncelikle bu duygular akla gelmektedir. Edebiyatımızın önemli bir kısmı, şiirlerimiz, türkülerimiz, halk hikâyelerimiz, erkeğin kadına olan duygularını, aşkını anlatır. Aşk bir okuldur, insana sevgiyi öğretir. Eğer erkek, kadını severek sevgiyi öğrenmişse Geraldy’ye hak vermek gerekir. Ama aşkı karşı cinslerin birbirlerine olan duyguları ile sınırlandırmak doğru olmaz. Ve bu duygular bencillik ifade ediyorsa, yani “ya benimsin ya da toprağın” anlayışını içeriyorsa bu duyguya aşk demek de yanlış olur.

Âşık kendine zarar verir ama sevdiğine asla zarar vermez, veremez. Züleyha’nın Yusuf (as)’a olan duygusu Kuran tarafından eleştirilmektedir. Çünkü Züleyha tutkularının esiri olmuş, sadece kendi nefsini düşünmektedir. Bencildir bir anlamda.

Oysa aşkta bencillik olmaz. Âşık, kendi nefsini değil, sevdiğini düşünür. Aşk fedakârlıktır. Aşk ben olmaktan çıkmak biz olmaktır. Aşk sevdiğinle bütünleşmek, sevdiğini yaşamaktır. Sevdiğin için nefsini feda etmektir.

Esasen her türlü sevgi fedakârlık ister. Sevginin bedelini göze almayanlar sevgiyi yaşayamazlar. Sevgiyi yaşayamayanlar, sevgisizliğe mahkûm olurlar. Hâlbuki sevginin bedeli sevgisizlikten daha kolaydır. Aristo’nun dediği gibi: “Sevgi acı çekmekse, sevgisizlik ölmek demektir.”

Ali Şeriati, Aşkın içgüdüden, sevginin ruhun derinliklerinden doğduğunu, içgüdüden doğan şeylerin değersiz, ruhun derinliklerinden doğan şeylerin, ruhun yükselebileceği her yere yükseleceğini söyler. Şehit Şeriati’nin bu yaklaşımında, aşk kavramının Kuran’da geçmemiş olmasının bir katkısı var mıdır? Bilmiyorum. Ama aşk ve sevgi birbirlerinin rakibi değil tamamlayıcısıdır.

(...)  Kudüs işgal edildiğinde senelerce gülmeyen Selahaddini Eyyubi, Kudüs’e âşık değil midir?  Kudüs’ün kurtuluşunu bir ideal olarak yüreklerinde taşıyanların yükü bir aşk değil midir?

Aşkı karşı cinslerin duyguları ile sınırlandırmak doğru olmaz. Tüm sevgilerin üzerinde olduğu gibi, tüm aşkların üzerinde de ilahi aşk vardır. “Aşk bir teslimiyettir, bir eriyiştir. Yeniden doğmak için uyanıştır.”  demiş Mevlana.

(...) Hz. Mevlana anlatır: “Aşk nedir?” diye sordular Hallacı Mansur'a, “Sabredip bekleyin üç güne varmaz görürsünüz” dedi. Üç gün sonra önce kollarını, ayaklarını kestiler her uzvu aşk dedi. Astılar, bedenini o yine aşk dedi. Yakıp küllerini nehre saçtılar. Her bir zerresi aşk ile Ene’l Hak dedi. Bu, tevhidin Hallac’a göre yaşanması idi.

(...) Kudüs aşkı Kudüs’ün özgürlüğü için her türlü fedakârlığı göze almayı gerektirir.  Kudüs’ün özgürlüğü, Kudüs âşıklarının eli ile gerçekleşecektir. Kudüs acısını sürekli yaşadığımız aşkımızdır bizim…

Kudüs Sevdamız, Aşkımız, Hayalimiz Bizim.

Kudüs; kelimesinin aslı, "kuds"tür ve mukaddes, mübarek, her türlü fenalıktan arınma demektir.

Kudüs, kelimesi Kuran’da Ruhu’l Kudüs olarak geçer. Fevkalade temizlik, nezahet, bereket ruhu veya mukaddes ruh anlamlarına gelir. Bakara 87 ve Nahl 102. ayetlerinde geçen Ruhu’l Kudüs ifadesi ile müfessirler Cebrail’in kastedildiğini söylerler.

Dünya’nın en eski şehirlerinden olan Kudüs, Filistin’in başkentidir. Müslümanlar için kutsal sayılan üç şehirden biridir. Kudüs’ün bir anlamı da barıştır. Kudüs’ün Yahudi işgalinden kurtarılması dünya barışına ciddi katkı sağlayacaktır.

Hz. Süleyman, Hz. Musa, Hz. Zekeriyya, Hz. Yakup, Hz. Yahya, Hz. İsa (a.s) gibi peygamberlerin yaşadığı, Hz. İbrahim’in belli bir dönem bulunduğu, bir kent olan Kudüs’ün, her köşesinde ayrı bir peygamberin ayak izi vardır.

Kudüs bu anlamda bir tevhit şehridir. Üç ilahi dinin kutsal saydığı bir şehirdir. Hz. Süleyman ilk mescidi burada Kudüs’te yaptırmıştır. Hıristiyanlar için Kudüs’ün kutsallığı, İncil’e göre İsa’nın bu şehirde çarmıha gerilmesinden ve 300 yıl sonra Azize Helena’nın İsa’nın hayatındaki hac noktalarını belirlemesinden gelmektedir. Hz. İsa Kudüs bölgesinde doğmuş bu bölgede tevhit ve adalet mücadelesi vermiş burada çarmıha gerilmiştir.

Kudüs Müslümanların ilk kıblesi, Allah resulünün Miraç yurdudur. Kuran’da adı açıkça zikredilen Mescidi Aksa bu kutsal şehirde bulunmaktadır. İlahi dinlerin sonuncusu olan İslam tüm peygamberlerin mirasını, gereği gibi koruyacak tek dindir. Dolayısı ile Kudüs’ün gerçek sahibi ancak Müslümanlar olabilir. Müslümanlar özgür Kudüs’te adil bir yönetimle, tüm dinlerin kutsallarına saygı duyarak Kudüs’ü bir barış kenti yapabilirler.  

(...) Filistinli Müslümanlar ise evlerine, yurtlarına sahip çıkarak bir de çok çocuk yaparak işgalcinin Kudüs’ü Yahudileştirme çabasına karşı direnmeye çalışıyorlar. Bugün Filistin’de, Kudüs’te doğan her bir Müslüman çocuk direnişin ifadesidir. Filistinli anneler bugün ölecek çocuklar doğuruyor belki ama işte o çocuklar Kudüs özgürlüğünün habercisidir.

Kudüs İslam’ın şiarı olan kentlerden biridir. Kudüs’ün özgürlüğü İslami mücadelenin önemli hedeflerinden biri olmalıdır. Kudüs özgür olmadan ümmetin özgürlüğü söz konusu olmaz. “Kudüs'ü savunmak gerçek bağımsızlığı savunmaktır.'' demiş Nuri Pakdil üstad, Kudüs’ü savunamayan bir İslam ülkesi bağımsızlığını kaybetmiş demektir.

Onun için Rahmetli İmam Humeyni İslam devrimini gerçekleştirdikten sonra ilk iş olarak Ramazan ayının son cumasını “Dünya Kudüs Günü” olarak ilan etmiş, Şii, Sünni tüm Müslümanların birlik içerisinde Kudüs’ün özgürlüğü için çalışmaları gerektiğini söylemişti. Filistin meselesini İslami İran’ın en temel devlet politikası olarak belirlemişti.

Rahmetli Erbakan Hoca bütün mitinglerinde Müslümanlardan Kudüs’ün kurtuluşu için çalışacaklarına dair söz alırdı. Böylelikle Türkiyeli Müslümanlarda bir Kudüs bilinci, Kudüs şuuru oluşturmaya çalışırdı. Bugün Türkiyeli Müslümanlarda bir Kudüs davası ve sevdası varsa bunu rahmetli Erbakan hocaya borçludurlar.  Ve Nuri Pakdil Usta’ya… O da Kudüs sevdasını hep diri tutmuş şiirleri ve yazıları ile Kudüs davasının önemini vurgulamıştır.

İşte o şiirlerden biri:

Tur Dağını yaşa 

Ki bilesin nerde Kudüs 

Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum 
 

Ayarlanmadan Kudüs’e 

Boşuna vakit geçirirsin 

Buz tutar 

Gözün görmez olur 

 

Gel 

Anne ol 

Çünkü anne 

Bir çocuktan bir Kudüs yapar 

 

Adam baba olunca

İçinde bir Kudüs canlanır 

 

Yürü kardeşim 

Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin 

Kudüs’ün Tarihi

Kudüs insanlık tarihindeki en eski şehirlerdendir. Tarihçiler Kudüs’ün inşa ediliş tarihi için kesin bir şey belirtmese de M.Ö. 3000 yılında Yebusilerin Kenanlılarla birlikte Kudüs şehrini kurduğu söyleniyor. Yebusiler Arap yarımadasından Filistin’e göç eden Arap kabilelerinden biri.

Tevrat Hz. İbrahim doğduğu yerin Ur şehri olduğunu söylüyor. Ur şehrinin bugünkü Urfa bölgesi olduğu tahmin ediliyor.

(...) Hz. İbrahim eşi Sara ile birlikte Kenan bölgesine geldiğinde Tevrat’a göre 75 yaşında idi. Hz. İbrahim Filistin’e geldikten sonra iki oğlu olmuştu. Hz. İsmail ve Hz. İshak. Hz. İbrahim eşi Hacer ve oğlu İsmail’i Hicaz bölgesine götürmüş daha sonra kendi de giderek Kabe’yi inşa etmişti. Hz. Sare ve oğlu İshak, Filistin bölgesinde yaşamıştı. Hz. İshak’ın oğlu Yakub da peygamber olarak görevlendirilmişti. Hz. İbrahim ve çocukları Filistin’in farklı yerlerinde oturmuşlar ama mülk edinmemişlerdi.

Hz. Yakub (diğer adı ile İsrail), ailesi ve çocukları ile Filistin’den Mısır’a göç etmişti. İsrailoğulları Hz. Yakub’dan dolayı İsrailoğulları ismini almıştı. Hz. Musa dönemine kadar İsrailoğulları Mısır’da yaşamışlardı ki bu süre yaklaşık olarak 430 yıl. 

Kudüs'ü M. Ö. 990’lı yıllarda Hz. Davud'un ordusu ele geçirdi ve Hz. Davud burayı krallığının başkenti yaptı. Ondan sonra Kudüs’e Hz. Süleyman hükmetti. Hz. Süleyman döneminde Mescidi Aksa inşa edildi. Hz. Süleyman’ın yaptığı mescide Yahudiler, Süleyman Mabedi diyorlar. Hz. Süleyman’ın vefatından sonra devleti oğulları arasında ikiye parçalandı. Daha sonrada yıkıldı. M.Ö. 586 yılında Babiller Kudüs’e hâkim oldu. İsrailoğullarını Babil’e sürdü. Süleyman tapınağını yıktı. Tarihi süreç içerisinde Mescidi Aksa birçok kez yıkıldı ve yapıldı. Bu tarihi dilim İsrailoğullarının Kudüs’e hâkim olduğu tek dönemdi. Bir daha da İşgalci İsrail devletine kadar Kudüs’e hâkim olamadılar. Tarihi süreç içerisinde Kudüs birçok kez el değiştirdi. 

Kudüs M.Ö. 64 yılında da Roma İmparatorluğunun hâkimiyetine geçti. Bu sıralarda Kudüs'te Hz. Zekeriya yaşıyordu ve İsrail oğullarını tevhit ve adalete davet etmeye devam ediyor vahiyle insanları uyarıyordu. Ondan sonra Hz. Yahya peygamber olarak görevlendirildi. 

Hz. Meryem’i annesi Hanne daha doğmadan Allah’a adamıştı. Bu adanıştan dolayı rivayete göre Hz. Meryem 8-10 yaş civarlarında Hz. Zekeriya’nın önderliğinde Yahudi âlimlerinin karşı çıkmalarına rağmen Mescidi Aksa’da bir odaya yerleşerek burada Allah’a adanmış bir hayat yaşadı. Hz. Meryem’in Kudüs’te yaşadığı biliniyor vefat ettiğinde de buraya defnedildiği söyleniyor.

Hz. İsa Kudüs yakınındaki Beyt’ül-Lahim'de dünyaya gelmişti. Hz. İsa, Kudüs bölgesinde yaşadı. Bu bölgede tevhit ve adalet mücadelesi verdi. Rivayete göre Kudüs’te çarmıha gerildi. Yine bu bölgede vefat etti, Rabbine yükseldi. Hz. İsa’nın doğumu miladi yılın başlangıcı olarak kabul edildi. 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (as) İsrâ hadisesi gerçekleştiğinde, Mescidi Aksa’yı ziyaret etmişti. Bu hadisede Kâbe ile Mescidi Aksa arasında  manevi olarak bağlantı kuruldu. Tarih M.S. 621’i gösteriyordu.

(...) Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) tarafından Bizanslıların elinden alınarak İslam devletinin topraklarına dâhil edildi. O dönemde Kudüs Hıristiyanların elinde idi.

Hz. Ömer'in Kudüs'ü Fethi

İslam Ordusu Ebu Ubeyde Bin Cerrah önderliğinde Kudüs’ü kuşattı. Kudüslüler şehri savaşmadan teslim etmeyi kabul ettiler. Ancak Patrik Sophronios şehrin anahtarını Hz. Ömer’in kendisine vermek istedi ve Hz. Ömer şehre geldi. Hz. Ömer şehri teslim aldıktan sonra bir emanname/ güven fermanı yayınlayarak Kudüs halkının güven içerisinde olacağını bildirdi. 

Hz Ömer şehrin ismini İlya'dan Kudüs’e çevirdi. Kudüs patriği Sophronios İslam devletinin Halifesi Hz. Ömer’e Kudüs’ün o günkü adı ile İlya’nın anahtarını teslim ederken Yahudilere hiçbir şekilde İlya’ya giriş izni verilmemesini şart koşmuştu. Hz. Ömer; Mescidi Aksa'nın avlusu içerisine bir mescit yaptırmıştı. Adına Ömer mescidi denildi. Hz. Süleyman Mescidi Aksa'yı ya da Yahudilerin ifadesi ile Süleyman Mabedini yaptıktan sonra  Mescidi Aksa Kudüs'te hep var olageldi. Hz. Meryem'in burada Allah'a adanarak Allah'a ibadet ettiğini biliyoruz.

Hz. Ömer’den sonra Kudüs uzun yıllar Müslümanların yönetiminde kaldı. 661 ile 750 yılları arasında Emeviler, 750 ile 878 yılları arasında Abbasiler Kudüs şehrine hâkim oldular. Hz. Ömer'in yaptırdığı mescit süreç içerisinde yıkıldı. Bugün Mescidi Aksa içerisinde yer alan mescitlerin çoğunluğu Emeviler döneminde yapıldı.

1071 tarihinde Selçuklular şehre hâkim oldu.

Daha sonra 1099 yılında haçlılar Kudüs’ü işgal etti ve 88 yıl Kudüs’e hâkim oldu.

1187 yılında Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Hittin Savaşında haçlıların elinden geri almayı başardı.

Kudüs’ün haçlıların elinde olmasını büyük dert edinen Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs işgal altında diye senelerce -gülmeyi bırak- tebessüm etmediği rivayet edilir. Kudüs’ün özgürlüğünü bu kadar dert edinen Selahaddin Eyyubi sonunda Kudüs’ü özgürlüğüne kavuşturdu. 

Selahaddin Eyyubi, Kudüs halkına en iyi şekilde muamele yaptı. Kubbetu's Sahra’nın üstündeki haç işaretini kaldırttı. Şehrin restore, mimari ve yenilenmesine çok büyük önem verdi. Mescidi Aksa’ya Nureddin Zengi, hazırlamış olduğu minberi hediye etti. Rivayete göre bugün Mescidi Aksa'da ve El Halil Camii’nde bulunan bu güzel minberi yapan marangoz minberi yaptıktan sonra şöyle demişti:

“Bir marangoz olarak  Mescidi Aksa için bir minber yaptım bir yiğit de çıksın bu minberi Mescidi Aksa'ya yerleştirsin.”  

Bu sözü onlu yaşlarda duyan Selahaddini Eyyubi bu yiğit ben olacağım diyerek büyümüş. Ve o Minberi Mescidi Aksa'ya yerleştirmiş. Bugün de bu idealle büyüyecek gençlere ihtiyacımız var.

Selahaddin Eyyubi 1193 yılında vefat etti. Selahaddini Eyyubi’nin vefatından sonra birkaç kez el değiştiren Kudüs 1259 yılında Memlüklüler yönetimine geçti 1517 yılına kadar Filistin, Kudüs dâhil Mısır ve Şam Memlüklülerin hâkimiyetinde kaldı.

Osmanlılar Kudüs'te

Osmanlılar 1517 yılında Sinan Paşa önderliğinde Kudüs’ü Memlüklülerden aldılar. Kudüs’ün Fethinden sonra Yavuz Sultan Selim Kudüs’ü ziyaret etti ve şehrin ismini Kudüsi Şerif olarak değiştirdi. 

Osmanlı Devleti Kudüs'te 400 yıl hâkim oldu.

Osmanlı Sonrası İsrail ve İngiliz İşgali…

9 Aralık 1917 tarihinde Kudüs İngilizlerin eline geçti. İngiliz mandası haline gelen Filistin’in başkenti oldu. İngilizler Filistin’de bulundukları süre içerisinde gayri meşru İsrail devletinin oluşması için her şeyi yaptılar. Filistin bölgesinde Yahudilerin çoğalması ve etkinliklerinin artması için Siyonistlere her türlü yardımda bulundular. İngilizler 14 Mayıs 1948 tarihinde Kudüs şehrinden çıkarken, bölgede İsrail devletinin kurulmasını sağladılar.

(...) İngilizlerin desteğindeki Siyonistler sürekli Filistinli Müslümanlara saldırıyor katliam yapıyorlardı. Bu terör saldırıları sonucunda İngilizler öncelikle Filistin’i Arap devleti ve Yahudi devleti olarak ikiye böldü... 

(...) Değiştirilmiş Tevrat’ın Kudüs ve çevresini İsrailoğullarına va’detmiş olması reel ölçülerde bir kıymet ifade etmiyor. Tarihsel akışı göz önüne aldığımızda İsrailoğullarının tarihsel olarak bu bölgenin asıl sahibi olma iddialarını da gerçeği yansıtmadığı görülecektir.

Buna rağmen Siyonistler Kudüs’te bir devlet kurmayı bir dava haline getirerek binlerce yıl mücadele ettiler.  Bir yahudi tarihçi “Barışa Son Veren Barış” adlı kitabında şöyle bir olay anlatır. “Yahudiler Filistin’de Siyonist bir rejim kurmalarından önce dünyanın değişik bölgelerinde dini bayramları dolayısıyla bir araya geldiklerinde, tören sonrasında birbirleriyle vedalaşıp ayrılırlarken “bir dahaki sefere Kudüs’te buluşmak üzere!” diyorlardı. Bu olay Siyonistlerin Kudüs’e sahip olmayı nasıl bir dava haline getirdiklerini ve gözler önüne seriyor.

Siyonistlerin Kudüs’e Hâkim Oluş Süreci 

1917 yılından sonra Avrupa’dan 65 bin Yahudi bu bölgeye göç ettirildi. Zamanla bu sayı artarak,1920’lere gelindiğinde 110 bin kişiyi bulmuştu. Filistinlilerin, arazileri zorla Müslümanlardan alınarak Yahudilere veriliyordu.

1947’e kadar sürekli dışarıdan göçlerle Yahudi nüfusu arttırılırken, zulüm ve katliam ve sürgünlerle Müslüman nüfusu azaltılıyordu. Siyonistlerin bu mücadelesi sonucunda 1931’de Müslüman-Hıristiyan Arap nüfusu, yüzde 81,6’ya gerilerken Yahudiler: Yüzde 16,9’a yükseldi.

Küresel güçler Siyonistlere her türlü desteği veriyordu. Bu yıllarda Filistinli Müslümanlar nüfusun üçte ikisinden fazlasını oluşturmaları ve bölgenin yüzde 92’sinden fazlasına sahip olmalarına rağmen Müslümanlara Filistin’in yüzde 43’ü verildi. 

15 Mayıs 1948’de İsrail devleti BM’de devlet olarak resmen tanındığında İsrail, Filistin topraklarının yüzde 78’ine hâkim oldu. Yalnız Batı Yaka, Ürdün’ün; Gazze, Mısır’ın kontrolünde kaldı. İsrail devletinin kurulmasıyla kısa süre içerisinde yaklaşık 400 köy tamamen ortadan kaldırıldı ve yeni Yahudi yerleşim yeri yapıldı.

Kudüs şehri o tarihte ikiye ayrıldı, Batı Kudüs İsrail işgali altında kaldı, Doğu Kudüs Ürdün kontrolünde Müslümanların elinde kaldı.

28 Mart 1949’da İsrail'i meşru bir devlet olarak tanıyan Türkiye, İsrail’i devlet olarak tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.

1967 savaşında Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepelerini alan İsrail Doğu Kudüs’ü de işgal etti. İsrail bu savaşta Batı Yaka ve Gazze’yi de topraklarına katarak Filistin’in kalan topraklarını da işgal etti. Bu savaş sırasında İsrail toplam 400 bin Filistinliyi topraklarından çıkardı ve binlercesini katletti. Filistinliler mülteci kamplarına mahkûm edildi vatanlarından sürgün edildi. Dünya ise bütün bu katliamlara sessiz kaldığı gibi hâlâ Yahudi soykırımını konuşuyordu.

(...) Hıristiyan Siyonizm’ine göre şu üç alamet Mesih’in dönüşünden önce gerçekleşecektir. 1. İsrail’in Kurulması 2. Kudüs’ün işgal edilmesi. 3. Mescidi Aksa’nın enkazı üzerinde Süleyman Mabedi’nin yeniden inşa edilmesi.  Görüldüğü gibi 1967 yılına kadar, Hıristiyan Siyonistlerin beklentilerinin ikisi gerçekleşti üçüncüsünün gerçekleşmesini bekliyorlar.  

İsrail’e 1973 savaşında yenilen Mısır 17 Eylül 1978’de İsrail ile Camp David Antlaşması’nı imzaladı.

Bu antlaşmaya göre, İsrail askeri birliklerini Sina Yarımadası’ndan çekti ve Mısır İsrail’i resmen meşru bir devlet olarak tanımış oldu. Ve böylece Türkiye’den sonra Mısır’ın da İsrail’i tanıması ile Arapların İsrail’i tanıma sürecinin önü açılmış oldu. 

11 Şubat 1979’da İran’da İslam devrimi gerçekleşti. Devrimden sonra İran İsrail’i devlet olarak tanımadığını ilan etti. Ve Kudüs’ün kurtuluşu için Kudüs ordusu kurduğunu açıkladı. 

6 Ekim 1981’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, Halid El İslamboli önderliğindeki “Mısır İslami Cihat” üyesi Müslümanlar tarafından düzenlenen bir operasyonla İsrail ile barış antlaşması yaptığı için öldürüldü. 

Mısır’la yaptığı Camp David Antlaşmasının verdiği cesaretle 6 Haziran 1982 tarihinde işgalci İsrail, FKÖ’nün sınırlarını tehdit ettiğini öne sürerek Lübnan’a saldırdı. Altı ay süren saldırılar sonucunda FKÖ Lübnan’ı terk ederek karargâhlarını Tunus’a taşıdı. 

(...) 8 Aralık 1987’de Filistin’de birinci intifada başladı. Gazze Şeridi’nden başlayıp Batı Şeria’ya yayılan protestolar sivil itaatsizlik halini aldı ve genel grevler düzenlenerek İsrail ürünleri boykot edildi. Bütün Filistin ayaktaydı. Filistinlilerin bu protestolarına karşılık olarak İşgalci İsrail göz yaşartıcı gazlar, plastik ve gerçek mermilerle karşılık verdi. Birçok Filistinli Müslüman’ı şehit etti. 

(...)  Birinci intifadanın başladığı günlerde 1987 yılında Şeyh Ahmet Yasin, Abdülaziz El Rantisi ile birlikte İslami direniş hareketi Hamas’ı kurdu.

15 Kasım 1988’de Yaser Arafat liderliğindeki FKÖ, Tunus karargâhında  tek taraflı olarak “Filistin Devleti”ni ilan etti. Türkiye dâhil çok sayıda İslam ülkesi sürgünde kurulan Filistin devletini devlet olarak tanıdı.

(...) Ortadoğu Barış Konferansı sonrasında 20 Ocak 1993'te Norveç'in Sarpsborg kasabasında başlayan gizli Oslo görüşmelerinde eşi görülmemiş hızda ilerleme kaydedildi. Filistinliler, İsrail'i tanımaya razı oldular.

13 Eylül 1993’te Oslo Antlaşması imzalandı. Oslo anlaşması ile FKÖ ve İsrail karşılıklı olarak birbirlerini tanıma konusunda anlaştılar.

*

1994'te, İsrail hükümeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü arasında yapılan Oslo'daki uzlaşma görüşmelerinden sonra iki taraf arasındaki uzlaşma sonucunda Batı Şeria ve Gazze’de Filistin özerk yönetimi kuruldu.

*

2000 yılının Mayıs ayında Lübnan’da Hizbullah’ın direnişi karşısında tutunamayan işgalci İsrail tarihinde ilk defa askeri bir yenilginin sonucunda Güney Lübnan’dan çekiliyordu. Kurulduğundan beri savaş kaybetmeyen İsrail ordusunun yenilmezlik efsanesi böylece çökmüş oluyordu.

28 Eylül 2000’de Sabra ve Şatilla Katliamını nedeni ile Beyrut kasabı olarak anılan Ariel Şaron’un, Kudüs’te Mescidi Aksa’ya saygısızca  girmesi üzerine İkinci İntifada başladı.

*. 

Aralık 2001’de Ariel Şaron, Ramallah’a asker gönderdi. Filistin özerk hükümetinin Batı Şeria’da bulunan karargâhları kuşatıldı ve topa tutuldu.

27-28 Mart 2002’de önde gelen Arap devletlerinin bir araya geldiği Beyrut Zirvesi’nde İsrail - Filistin meselesi tartışıldı. 

Arap barış planı adı ile Zirvede İsrail’e, 1967 yılından bu yana işgal altında tuttuğu topraklardan çekilmesi, başkenti Kudüs olan Filistin devletini tanıması ve 3 milyon 800 bin mülteciye geri dönüş hakkı vermesi karşılığında normal ilişkiler kurulması teklif edildi.

29 Mart 2002’de İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan bu yana en büyük askeri operasyonunu başlattı. İsrail aynı yıl Batı Şeria’da bir ayırıcı duvar inşa etmeye başladı.

22 Mart 2004’te Hamas’ın kurucularından Şeyh Ahmet Yasin’e suikast düzenlendi. Şeyh Yasin, İsrail saldırı helikopterlerinden açılan ateş sonucu şehit oldu.

17 Nisan 2004: Hamas’ın Şeyh Ahmed Yasin’den sonraki lideri Abdülaziz El-Rantisi İsrail güçleri tarafından şehit edildi.

11 Kasım 2004’te Yaser Arafat öldü.

.Bütün bu baskılar Gazze’de direnişi arttırmıştı. İşgalci İsrail Gazze’yi kontrol etmekte zorlanıyordu. Ağustos 2005’e İsrail tek taraflı olarak Gazze ve Batı Şeria’nın bir bölümünden çekildi. Bu İsrail’in direniş karşısındaki ikinci yenilgisi idi. 

(...) 12 Temmuz 2006'da Hizbullah’ın 3 İsrail askeri öldürdüğü bahanesi ile İsrail Lübnan’a saldırmış ve 34 gün sürecek bir savaşa girişmişti. Bu savaş sonucunda Lübnan’ı sadece havadan bombalayan ve karada hiçbir başarı sağlayamayan hatta birçok kayıp veren İsrail Hizbullah karşısında bir kez daha yeniliyordu. 

(...) Rahmetli Erbakan hoca işgalci İsrail’in Gazze saldırısına karşı 4 Ocak 2009 tarihinde İstanbul’da düzenlenen büyük mitingde yaptığı konuşmada ABD’ye seslenecek,  “Amerika, İsrail'i çok seviyorsa, İsrail'e Amerika'da bir eyalet versin.” diyecekti. Bu İşgalci İsrail’in Filistin topraklarındaki varlığını gayri meşru olduğunun ilanı idi. 

(...) İsrail karşısında kazanılan bu zaferler direnişin zaferleri idi.

Ne yazık ki barış görüşmeleri ile hiçbir kazanım elde edilememişti. İşgalci İsrail Doğu Kudüs’te sürekli yeni yerleşim yerleri açarak Kudüs üzerindeki işgalini devam ettiriyor. 

Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa işgalci İsrail elinde Siyonist  Yahudi yerleşimciler tarafından sürekli taciz edilmektedir. İsrail’in Kudüs’ü Yahudileştirmeye yönelik çalışmaları ise hız kaybetmeden devam ediyor. İşgalci İsrail, Arap Müslümanları Kudüs’ten çıkarmak Kudüs’ün tümünü Yahudileştirmek için sürekli yeni zulümler yeni planlar yapıyor. 

 Kudüs’e Giderken

Daha öncede ifade ettim, Kudüs benim aşkımın, sevdamın, davamın şehri. Nuri Pakdil Üstad “Kudüssüz ve İstanbulsuz aşk yoktur” der. Aşkınızın Kudüs’le bir bağlantısı yoksa o aşk, aşk değildir. Aşkın yolu Kudüs’ten geçer demektir bu. Tüm aşklarımın üzerindeki taçtır Kudüs.

(...) Kudüs ümmetin aynasıdır. Kudüs özgür değilse ümmet özgür değil demektir. Kudüs özgür değilse Mekke, Medine özgür değil demektir. İstanbul, Konya, İslahiye özgür değil demektir.

Mekke, Medine ve Kudüs Müslümanlar için kutsal olan üç şehirdir. Bu üç şehirde üç de kutsal mescit vardır. Yeryüzündeki ilk mescit Mekke’deki Mescidi Haram, Hicret yurdu Medine’deki peygamber mescidi Mescidi Nebevi ve Miraç yurdu Kudüs’teki Mescidi Aksa ki Müslümanların ilk kıblesidir.

(...) “Nereden yola çıkarsan çık, namazda yüzünü Mescidi Haram'a çevir. Nerede bulunursanız bulunun, namazda yüzünüzü o yöne döndürün...” (Bakara-150)  

Bugün Medine’de bulunan Kıbleteyn Mescidi bu tarihi olayın şahididir. Müslümanlar bu camide namaz kılarken Mescidi Haram’a yönelmeleri isteyen ayet nazil olmuş ve Peygamberimiz namazda iken yönünü Kudüs’ten Mekke’ye yöneltmiştir.

Kudüs üç büyük tevhit dini için de önemli ve kutsal bir şehirdir.

Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa Kudüs’tedir. Aynı zamanda peygamber efendimizin Miraç olayı burada gerçekleşmiş, buradan göğe yükselmiştir.

“Biz, onların yaşadığı şehirle, mübarek kıldığımız şehirler arasına birbirlerinin görüş mesafesinde olan kasabalar yerleştirdik ve böylece onlar arasında seyahati kolaylaştırdık ve adeta onlara "Gece ve gündüz orada güvenle seyahat edin!" dedik.” (Sebe- 18)

(...) İslam dünyasının yöneticileri işgalci İsrail ile iyi ilişkiler kurmak, dostluklarını artırmak için birbiri ile yarış ederken ne yazık ki Müslüman kitleler ise siyasi liderlerinin İşgalci İsrail ile ilişkilerini meşrulaştırma derdindeler.

(...) Yıllardır özgür Kudüs’te, özgür Mescidi Aksa’da namaz kılmanın hayali ile yaşayıp, Rabbime sürekli özgür Kudüs’ü görmeyi nasip etmesi için dua eden bir Müslüman olarak, İşgal altındaki Kudüs’te nasıl bir duygu içerisine gireceğimi bilemiyorum.

Sol yanım ağrıyor anne diyor ya şair; Kudüs, Müslümanların ağrıyan sol yanı gibidir. Kudüs’e giderken sol yanımın sıkıştığını hissediyorum.

*

Biz geldik ey Kudüs; yüreğimizin sızısı, sana olan bitmeyen sevdamızı ilan etmeye geldik. Yağmurlarında ıslanmaya, sıcaklarında yanmaya geldik. Sevgi ile seni kucaklamaya geldik, yoluna baş koymaya geldik ey Kudüs.

Çünkü bizde Kudüs sevgisi ana sevgisi gibidir. Kudüs sevgisi yar sevgisi gibidir. Kudüs sevgisi evlat sevgisi gibidir. Kudüs sevincimizdir, hüznümüzdür, hayalimizdir bizim. Kudüs’ün özgürlüğü gibi bir hayali yoksa bir Müslüman’ın o Müslüman imanını sorgulasın bence. Kudüs davası iman davasıdır çünkü.

İşte Üstadın şiir dili ile anlattığı Kudüs;

Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.
Altında bir krater saklayan şehir.
Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi.
Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi
Hani Şam'dan bir şamdan getirecektin
Dikecektin Süleyman Peygamberin kabrine
Ruhları aydınlatan bir lamba
İfriti döndürecek insana:
Söndürecek canavarın gözlerini
İfriti döndürecek insana

Ve Kudüs'ü terk ettiğin o ikindi
Birinci Cihan Harbi günü vakti
Kan sızdırıyor kaburga kemikleri
Karlı dağlardan indirdiğin atların
Bir evde perdeyi indiriyor bir kadın
Mahşerin perdesini kıyametin perdesini
Ağlıyor yere inen saçları
Göğü yırtan kefen beyazı elleri

Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir.
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.
Yeşile dönmüş türbelerin demiri
Zamanın rüzgâr gibi esen zehiriyle
Ve yatırlar patır patır kaçıyor geceleri
Boşaltıyorlar işgal edilmiş bir şehri boşaltır gibi
Kaçıyorlar Lut şehrinden kaçar gibi
Tuz heykele dönüşmemek için Tanrı gazabıyla
Susmuş minarelerin azabıyla
Yıkılmış cami kubbelerinin ıstırabıyla
Ve şehit kemiklerinin bakışı bir başka bakış
Artık burada taş bile durmak istemez
Ve ay'ı görmek istemez zeytin ağaçları
Eğilerek selamlamazlar hilali hurmalar
Artık ne Zekeriya ve ne İsa var
Sararmış bir tomar mı mucizeler
Ölülerin dirilişi şifa veren kelimeler
Ve ne de Miraçtan bir iz
Yerden yükselen kaya

Ve Kudüs şehri. Artık yer şehri, toprak şehri.
Bakır yaprakların, çelik göğdelerin, acımasız yüreklerin.
Demir köklerin, tunçtan ve uranyumdan dalların.
Kurşundan çiçeklerin şehri.
Gülle kusuyor ana rahmi
Bomba parçalıyor beynini bebeğin
Tanklar saldırıyor evlere bir anda ev yok tank var
Uçak var gök yok utanç var
Ve kime karşı bütün bunlar
Masum insanlara karşı
Binlerce yıl oturdukları yurtta kalmak isteyenlere karşı
Ve kim tarafından bütün bunlar
Romanın, Babilin, Asurun ve Firavunların
Ve nice milletlerin zulmünü görenler tarafından
Zalime olan öcünü mazlumdan almak
Zalim olmak ve en zalim olmak
Ve artık ne İbrahim ne Yakup ve ne Musa var
Tersinden okunan Tevrat hükümleri
Karaya boyanmış Mezmurlar

Ve Kudüs şehri. İçiyle ve ruhuyla suskun
Göklere kaçmış hayaliyle
Bir pervane gibi ışığa uçmuş gönlüyle
Bir başka aleme göçmüş hakikati
Tanrı katına varmış
İki elini kavuşturup divana durmuş
Hüküm istemiş

Yeryüzüne yeryüzü kadısına
Hüküm ki:
Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir

Ve haksız yere insan öldürenin cezası ölüm
Ve fitne, Arzı fesada verme, daha büyük suç adam öldürmekten

Fitne bastırılıncaya kadar savaşın!
Yeryüzünden fesat kalkıncaya kadar
Ey insanlık, ey insanlar
En gündüzden daha gündüz,
Hakikatten daha hakikat
Müslümanlar.

Kudüs Notları

Kudüs hayallerimin şehri idi. Özgür Kudüs’te sabah namazı kılmak en çok yaptığım dua. Muhtemelen gerçekleşene ya da ölene kadar en çok yaptığım dua olmaya devam edecek.

Kudüs’e gitmeye karar verdiğimde, önce işgalci İsrail’i devlet olarak tanımış olma durumuna düşmenin kaygısını taşıdım

(...) Mescidi Aksa’ya gitmek için Zehra kapısından giriş yaptık. Zehra kapısına Seher kapısı da deniliyor. Zehra kapısının yanından şehrin surlarına paralel giden cadde Kanuni Sultan Süleyman caddesi. Zehra kapısının karşısında ise Selahaddini Eyyubi Caddesi var. Zehra kapısından girince Herot Caddesi’ne geliyorsunuz. Cadde deyince büyük bir cadde zannetmeyin tarihi eski bir sokak. Herot, Hz. Zekeriya (as) döneminde Kudüs’ü yöneten Romalı yönetici.

(...) İşgalci İsrail askerleri varlıkları ile biz izin vermesek sizin için kutsal üç mescitten biri olan bu mescide giremezsiniz ey Müslümanlar diyorlar. Cuma günleri hemen Kudüs’ün yanı başında bulunan El Halil’den Müslümanların Mescidi Aksa’da Cuma namazı kılmalarına izin vermiyorlar.

(...) Rivayete göre Hz. Süleyman Kubbet’üs Sahra’nın bulunduğu yere mescit yaptırmıştı. Kubbet’üs Sahra’ya isim olan Kayalık yer Yahudiler için Tapınak tepesi, Müslümanlar için Peygamberimizin miraca çıktığı yerdir. Onun için buraya Müslümanlar, Muallak Taşı da derler. Kimi Müslümanlar Muallak Taşı’nın havada durduğunu Yahudilerin Muallak Taşı’nın altına destek yaptıklarını söylerler ama biz Mescidi Aksa’da böyle bir taş göremedik. Bu rivayet tümüyle uydurma. İnternete resimleri paylaşılan havada duran Muallak Taşı fotomontajdan başka bir şey değil. Kuran’ın hakikatine inanmak için böyle uydurma hikâyelere ihtiyacımız olmamalı.

“Bir gece kulu Muhammed’i Mescidi Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı çok yücedir” (İsra-1)

Mescidi Aksa kelime manası ile uzak mescit. Mescidi Aksa’nın neresi olduğuna dair üç görüş var. Birincisi göklerin ötesinde manevi âlemde bulunan bir mescit ki böyle bir mescide Peygamberimizin gitmiş olması vahiy alan biri için çok sıradan bir durum olur. Ve Mekke müşriklerinin tepki göstermesini gerekli kılmaz.

(...) Yukarıda zikrettiğimiz ayet olayın çok sıradan bir olay olmadığını gösteriyor. Kıble değişikliği ile ilgili olayları da göz önüne aldığımızda İsrâ hadisesinin Mescidi Haram’dan Kudüs’te bulunan bugün de aynı isimle anılan Mescidi Aksa’ya gerçekleşmiş olması daha güçlü bir ihtimal olarak gözüküyor.  İsrâ hadisesinde Mescidi Aksa’nın harap halde olması bir problem gibi gözükse de ihtimaldir ki Rabbimiz Allah resulüne Süleyman mabedinin yıkılmamış eski halini bir mucize olarak göstermiştir. Ayetin devamında ayrıntılı bir şekilde İsrailoğullarından söz edilmesi Hz. Peygambere müşahede ettirilen mescidin Süleyman Mabedi’nin orijinal halinin olduğunu teyit eder.[1]

(...) Kubbet’üs Sahra da Kıble Mescidi de Emeviler döneminde yapıldı. Müslümanlar Kudüs’ü Hz. Ömer döneminde fethettiklerinde Mescidi Aksa yıkıntı halindeydi. Buraya ilk mescidi Hz. Ömer yaptırdı. Daha sonra Hz. Ömer’in yaptırdığı mescit yıkılınca Abdülmelik bin Mervan Kubbet’üs Sahra’yı yaptırdı. Daha sonra da yine Emeviler döneminde Kıble Mescidi yapıldı. Mescidi Aksa bütünün adı. Sadece Kubbet’üs Sahra’nın veya Kıble Mescidi’nin değil. Dolayısı ile Mescidi Aksa için Kubbet’üs Sahra resimlerinin kullanılmasının hiçbir mahsuru yok.

Mescidi Aksa’da Sabah Namazı

Rehberimiz sabah namazı için saat beş buçukta hazır olmamızı istediği için sabah beşte kalkmıştım ki Mescidi Aksa’dan ezan sesleri gelmeye başladı. Ezan sesini duyunca hızlıca hazırlanıp aşağıya indim. Rehberimize ezan okundu dediğimde o, teheccüd ezanı dedi. Kendi kendime yarın daha erken kalkarak Mescidi Aksa’ya gitmeliyim, teheccüd namazı kılıp çokça dua etmeliyim dedim.

(...) Hanne’nin daha doğurmadan Rabbine adadığı evladı olan Hz. Meryem, uzun yıllar Mescidi Aksa’da kirden ve günahtan uzak Allah’a adanmış bir hayat yaşadı. Mescidi Aksa’da kendine ayrılan bölümde Rabbine ibadet eden Hz. Meryem bir gün Allah tarafından bir çocukla müjdelenince bir süre sonra Mescidi Aksa’yı terk etti.  Rivayete göre bu kutsal Doğuş Kilisesi’nin bulunduğu yerde Hz. İsa’yı dünyaya getirdi. Daha sonra Hıristiyanlar buraya bu kiliseyi inşa ederek burayı bir kutsal yer olarak ziyaret etmeye başladılar. İşte bu kiliseyi bizde ziyaret ettik. Orada ibadet eden papazların ibadetlerine şahit olduk. Tevhit mücadelesinin bu iki önemli şahsiyeti Hz. Meryem ve Hz. İsa’nın hayatından ibret almamız gerektiğini düşündük.

Rehberimiz, önceleri kutsal Doğuş Kilisesi’nin bir bölümünün mescit olarak kullanıldığını ama daha sonraları Hıristiyanların, kilise içindeki mescitten vazgeçilmesi karşılığında kilisenin tam karşısından bir arsa vererek oraya bir mescit yapılmasını istediklerini belirtti. Rehberimiz, “Bu teklif Müslümanlar tarafından kabul edildi, işte şu kilisenin karşısındaki cami bu teklif üzerine yapılan Hz. Ömer camidir.” dedi.

2000 yılındaki İkinci İntifada sırasında Filistinli çocuklar Kutsal Doğuş Kilisesine sığınmış, kilisede sorumlu din adamları kilisenin kurşunlanması pahasına da olsa Filistinli çocukları Siyonist işgalcilere teslim etmemişler. El Halil, Batı Şeria'da bulunan özerk Filistin bölgesine bağlı bir Filistin şehri. Yahudilerin kutsal kabul ettiği 4 kutsal şehrinden biri. El Halil Siyonistler tarafından 1967 yılında işgal edildi. 1967 yılından sonra El Halil’i Yahudileştirmek için işgalci İsrail buraya Yahudi aileleri yerleştirmeye çalıştı. Doğrusu çok da başarılı olduğu söylenemez. Şehirde şu anda 200 bin civarında Filistinli ve 600 civarında İsrailli Yahudi yaşıyor. El Halil Kudüs’ün 35 km güneyinde bulunuyor.

*

25 Şubat 1994 Cuma günü El Halil Camisinde Müslümanlar sabah namazını kılarken, Kach adlı Yahudi terör örgütüne mensup Barush Goldstein adlı teröristin liderliğindeki bir grup camiye gizlice girerek namaz kılanların üzerine otomatik silahlarla ateş etmeye başladı. Bu saldırıda 67 Müslüman şehit edildi, 300'e yakın Müslüman da yaralandı. Bu katliamı işgalci İsrail, aklı dengesi bozuk bir Yahudi’nin gerçekleştirdiği olay olarak dünyaya duyurdu. Ama bu katliam incelendiğinde, işgalci İsrail’in devlet terörü olduğu görülecektir.

*

1994 yılında gerçekleşen katliamdan sonra işgalci İsrail El Halil Camii’ni 8 ay ibadete kapattı. Açtığında ise caminin üçte ikisinin sinagoga dönüştürüldüğü görüldü. Katliamı Yahudiler yapmış ama Müslümanlar cezalandırılmıştı.

İşgalci askerlerin kontrolleri altında El Halil Camii’ne ziyarete girdik. Çok sayıda işgalci asker vardı. Şehir utanç duvarı ile kuşatıldığı için sadece camiye değil şehre bile işgalci askerlerin kontrolü altında giriyorsunuz.

*

El Halil Camii’ne işgalci askerlerin gölgesinde girmek kadar acı olan El Halil Camii görevlilerinin öğle ezanını okumak için Siyonist işgalcilerden izin almak zorunda olduklarına şahit olmaktı. Zira ezan okuma mahali sinagog tarafında idi. Ve işgalciler canları istemediği zaman ezan okunmasına izin vermiyorlardı. Ekim 2016’da onlarca kez ezan okunmasına izin vermemişlerdi.  

Eriha şehir merkezindeki büyük Anahtar Anıtı, evleri, şehirleri, işgal edilen ve mülteci durumuna düşen Filistinli Müslümanların bir gün evlerine geri döneceklerini onun için evlerinin anahtarlarını atmadıklarını ilan etmek için yapılmış. Filistinlilerin anahtarları nehirden denize bütün Filistin’in kurtuluşu için direnişin sembolü.  Evet, bir gün gayri meşru bir devlet olan işgalci Siyonist İsrail yıkılacak ve denizden nehre bütün Filistin özgürleşecektir. Filistinliler, anahtarlarını sakladıkları evlerine yeniden dönecekler.

Hz. İse ve Çile Yolu…

Kudüs’teki bu ikinci sabahımızda Teheccüd ezanından önce Mescidi Aksa’da idim. Mescidi Aksa’da ibadetle dua ile daha çok zaman geçirmek istiyordum. Teheccüd namazında, secdelerimde özgür Mescidi Aksa’da sabah namazı kılmayı nasip etmesi için dua ettim Rabbime. Zira işgalci askerlerin gölgesi altında Mescidi Aksa’da ibadet etmek Müslümanlar için çok acı bir durumdu. Sonra açtım ellerimi Rabbime kardeşlerimin, dostlarımın dua taleplerini yerine getirmeye çalışarak uzun dualar ettim.

*

Eski Kudüs şehrinde gezerken Müslüman mahallesi ile Yahudi mahallesi arasındaki farka şahit oluyorsunuz. Belli ki Filistinli Müslümanların yaşadıkları yerler belediye hizmetlerinden fazla nasiplenmiyor. Müslüman mahallesi bakımsız çöpleri bile düzenli toplanmıyor. Yahudi mahallesi bakımlı temiz ve daha lüks gözüküyordu. İşgalcinin Müslümanlara nasıl ikinci, üçüncü sınıf insan muamelesi yaptığına şahit oluyorsunuz.

Eski Kudüs şehrinin çarşılarda bir müddet gezdikten sonra “Çile Yolu’na” geldik.

Çile Yolu, Hz.İsa’nın çarmıha gerilmek üzere ve sonradan üzerine çivileneceği çarmıhı sırtında taşıyarak yürüdüğü yol. Yolda 14 durak noktası var. Bu noktalar Hz. İsa’nın haçı taşırken durakladığı ve zaman zaman da yere düştüğü yerleri ifade ediyor. Bu noktalara küçük kiliseler inşa edilmiş. Bu noktaların birinde Hz. İsa’nın dinlenmek için duvara tutunduğu oraya elinin izinin çıktığına inanılıyor ki bugün orda Hz. İsa’nın olduğu söylenen el izi var.

On dört duraklı bu yolda yürümek Hıristiyanlar için çok özel bir anlam taşıyor. Bu yolda yürüyen Hıristiyanlar hacı oluyorlar.

Bu yolun sonunda Kıyamet Kilisesi var. Kıyamet “diriliş” demek olduğu için kilisenin diğer adı da Diriliş kilisesi. Rivayete göre Hz. İsa burada çarmıha geriliyor ve burada defnediliyor ve burada diriliyor. Hz. İsa’nın mezarı da Kıyamet Kilisesi’nde bulunuyor.

Hıristiyanlar Hz. İsa’nın kıyamete yakın yeniden buraya ineceğine inanıyorlar. Bugün Kilise, Kudüs Rum Ortodoks Patrikliğinin merkezi olarak hizmet etse de, başka birçok kilise tarafından da ortak kullanılıyor. Katoliklerin, Ermenilerin birbirinden bağımsız birçok kilisenin ibadet için kullandığı ayrı bölümler var.

Markos İncili’nde Hz. İsa’nın dirilişi şöyle anlatılır:

“Şabat Günü geçince, Mecdelli Meryem, Yakup’un annesi Meryem ve Salome gidip İsa’nın cesedine sürmek üzere baharat satın aldılar. Haftanın ilk günü sabah çok erkenden, güneşin doğuşuyla birlikte mezara gittiler. Aralarında, "Mezarın girişindeki taşı bizim için kim yana yuvarlayacak?" diye konuşuyorlardı. Başlarını kaldırıp bakınca, o kocaman taşın yana yuvarlanmış olduğunu gördüler Mezara girip sağ tarafta, beyaz kaftan giyinmiş genç bir adamın oturduğunu görünce çok şaşırdılar. Adam onlara, "Şaşırmayın!" dedi. "Çarmıha gerilen Nasıralı İsa’yı arıyorsunuz. O dirildi, burada yok.” (Bab 16:1-6)

*

Davut (as) Kuran’a göre kendisine kitap verilen peygamberlerden biri.

Hz. Davut'un adı Kuran'da 16 yerde geçer. Kuran'da Allah'ın Hz. Davut'a krallık ve bilgelik verdiği ifade edilir. İlginçtir Yahudiler Hz. Davut’un Peygamber değil melik olduğuna inanırlar. Biz de Hz. Davut’un sesinin çok güzel olduğu söylenir, güzel sesli biri için davudi bir sesi var ifadesi kullanılır. Yahudiler Hz. Davut’un kabrinin olduğu yere Hz. Davut’un büstünü bir müzik aleti ile yapmışlar, Zebur’u da Hz. Davut’un yazdığı ilahiler olarak değerlendiriyorlar. Bununla ilgili olarak da Allah’ın peygamberi olan Hz. Davut’u evli birinin eşine âşık olduğunu, hatta âşık olduğu kadını kocasını öldürüp nikâhladığını söylüyorlar. Tevrat’ta peygamberlerle ilgili böylesi asılsız hikâyeler bir hayli var.

Davut (as) kabrinde toplu şekilde dua edip gözyaşı döken Hıristiyanlar gördüm. Niye burada böyle ağlayarak dua ediyorlardı anlamış değilim. Siyonistler Hz. Davut’un kabrine başı açık almıyorlar. Gelenlerin başını örtmesi için Yahudi takkesi, kipa, veriyorlar. Kipa almıyor başımı mendilim ile örterek Hz. Davut’un kabrini ziyaret ediyorum.

(...) Ağlama Duvarı, M.S. 1. yüzyıldan itibaren Yahudiler tarafından mukaddes kabul ediliyor. Yahudilerin önünde ibadet ettikleri bu duvar, Kudüs'ün ve Süleyman Mabedi’nin yakılıp yıkılışını ve Yahudilerin esir olarak Romalılar tarafından başka ülkelere sürülüşlerini anmak için ibadet ettikleri bir yer. Siyonistler ağlama duvarında kinlerini bilemek; mabede yeniden kavuşup Yahudi hâkimiyetini kurmak hayali içinde dua ve gözyaşı ile ibadet etmeye devam ediyorlar.

Müslümanlar ağlama duvarına “Burak Duvarı” diyorlar. Rivayete göre miraçta peygamberimiz Mescidi Haram’dan Mescidi Aksa’ya geldiğinde Burak isimli bineği bu duvarın yanında durmuş.

(...) Mescidi Aksa’da bir molla konuşma yapıyordu. Ben Arapça bilmediğim için çok ilgi göstermemiş ve sıradan bir camii vaazı olarak değerlendirmiştim. Arapça bilen oda arkadaşım Yusuf İslamoğlu hoca konuşmayı dinlemiş daha sonra bize anlatmıştı. Konuşmayı yapan hoca Mescidi Aksa’da Türkiye’nin dış politikasını eleştirmiş. Türkiye’nin bölgede milliyetçi ve bir dış politika izlediğini söylemiş. Yusuf Hoca itiraz ederek tartışmaya bile girmiş.

Yatsı namazından sonra otel lobisinde Filistinli bir Müslüman vardı o kardeşimiz de Mescidi Aksa’daki tartışmaya şahit olmuş. Uzun yıllar Türkiye’de kalmış Türkçeyi de çok iyi biliyordu. Bu Filistinli kardeşimiz de Türkiye’nin dış politikasını eleştiriyor İncirlik’teki Amerika askeri üssünün neden kapanmadığını soruyordu. Bizim arkadaşlar bu eleştiriler karşısında çok şaşırmışlardı. Filistinli Müslüman’a siz Türkiye’nin ne durumda olduğunu bilmiyorsunuz. Bütün dünya Türkiye ile uğraşıyor, her tarafımız düşmanla çevrili diyorlardı. Filistinli kardeşimiz arkadaşların sözlerini duyunca sanki siz bizden daha kötü durumdaymışsınız der gibi “Allah Türkiye’ye yardım etsin.” dedi.

(...) Zeytin Dağı eski Kudüs şehrinin doğusunda bulunuyor. Rivayete göre Tufan’dan sonra Nuh Peygamber’in güvercini bu tepeden zeytin dalı koparıp getirmiş. Hristiyanlar için, Hz. İsa’nın son yemeğini yediği yer bu dağın eteklerinde. Yine Hz. İsa’nın bu dağdan göğe yükseldiğine inanılıyor. Tepede 2-3 bin yıllık zeytin ağaçları olduğu, Hz İsa’nın zaman zaman burada dinlendiği söyleniyor.

(...) Altın Kapı, Zeytin Dağı’na bakıyor ve Yahudilere göre burası Mesih’in Kudüs’e gireceği kapı, ama kapalı, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle örülmüş.

(...) Zeytin Dağı'nın hemen yamacında da altın kaplama kubbeleri ile dikkat çeken Rus Kilisesi Maria Magdalena  diğer adı ile Mecdelli Meryem Kilisesi var. Mecdelli Meryem Hz. İsa’ya zina ettiği suçlaması ile getirilen ve recm cezasının uygulanması istenilen kadın. Hz. İsa kadının recm edilmesini isteyenlere; “Tamam öyle ise içinizde kim bu günahı hiç işlememişse ilk taşı o atsın” demişti. Mecdelli Meryem’i zina ile suçlayıp recm isteyenlerin hepsi geri dönüp gitmişti. İşte Mecdelli Meryem o günden sonra saliha bir kadın oldu ve Hıristiyanlar için bir azize kabul edildi.

(...) Zeytin Dağı’ndan Kudüs’ü izlerken hüzünlenmemek elde değil. Her yerinde bir başka peygamberin izi bulunan bu kutsal topraklar bugün Siyonist zalimlerin zulmü altında inliyor.

(...) Yol arkadaşımız İlknur Yağmur Kaya’nın ifadesi ile:

“Kudüs…

Öksüzlüğün toprak kokusu. 

Neyi özlediğini anlamanın buruk sevinci. 

Kimsesizliğin yanık sesi. 

Yürekteki derin iç çekiş. 

Gecenin yalnız yürüyüşü. 

Yetim bağrımın Aksa yorganı. 

Gelin olacak kızın anne koynundaki son gecesi.

Yaradana tebessüm etsem, düşünsem tutsaklığın bitişini, hayal etsem geleceğin umutla beni beklediğini... 

Deli gibi dönsem diyorum, vurulur muyum?”

İslahiye’de Tefsir Dersleri

Atasoy Müftüoğlu, Asrı Saadet toplumu sohbet toplumudur, der. O kutlu sahabeler eğitimlerini yüce resulün sohbetleri ile yapmışlardır.

(…) Geleneksel din anlayışını sorguluyorduk. Dinin kaynağı Kuran’dı. Öyle ise İnandığımız dinin, inancın Kuran’a dayanması gerekiyordu. Kuran merkezli bir din anlayışını anlamak ve anlatmak istiyorduk.

Seksenin ilk yıllarında bu anlayışla başladı, İslahiye’de tefsir dersleri. Kimi zaman üç kişi ile kimi zaman altmış kişi ile yaptık tefsir derslerini. Hem kendimizi, hem de derslerimize katılan kardeşlerimizi eğittik tefsir dersleri ile. Mustafa Yıldız hoca ilahiyat fakültesinde başladığı resmi din eğitimini, tefsirde yüksek lisans yaparak tamamladı. Ama tefsir dersleri ile devam eden gayrı resmi eğitimi halen devam ediyor. Mustafa Yıldız hoca tefsir derslerine hem hocalık yaptı, hem de öğrencilik. O devam eden bu eğitimini “Son Mesaj” ismini verdiği güzel bir meal ile taçlandırdı.

Tefsir derslerinde herkes hocalık da yaptı öğrencilik de. Hiçbir dönemde 28 Şubat dâhil, ara tatiller hariç, kesintiye uğramadan devam etti tefsir dersleri. 30 küsür yıldır genellikle cuma akşamları yapıldı İslahiye’de tefsir dersleri. Kimi zaman Fatiha’dan Nas’a, kimi zaman nüzul sürecine göre Alak suresinden başlanarak yapıldı.

Kuran okunarak bitirilecek bir kitap değildi. Kuran döne döne sürekli okunacak ve yaşanacak bir kitaptı. Hep bu vurgu ile okuduk, tefsir etmeye çalıştık Kuran’ı. Kimi zaman meal okuduk ders ortamlarında kısa tefsirler yaptık, kimi zaman bir ayet üzerinde günlerce konuştuk. Elimizde hep bir Kuran meali vardı. Bazen parklarda, bazen kahvehane köşelerinde, bazen de meyhane köşelerinde okuyorduk Allah’ın kitabını. İnsanlar anlasınlar ve yaşsınlar diye okuyorduk Kuran’ı.

Bazen eşimize bazen çocuklarımıza, bazen de hiç tanımadığımız birilerine okuyorduk Kuran’ı. Sanki Kuran yeni nazil olmuştu ve insanların Kuran’dan haberi yoktu. Seksenli yılların tamamında ve doksanlı yılların başına kadar bu ruh ve bu heyecanla yaklaştık Kuran’a.

Eve yolumuz düşmüyordu. Gece ikide mi geliyorduk eve yoksa sabah namazında mı belli değildi. Haftanın her günü bir başka ders yapıyorduk. Tefsir usulü, hadis usulü, hadis, fıkıh, siyer, kavramlar ve günün tartışma konuları ders başlıklarımızdı. Bir gün İslahiye’nin bir beldesine, bir başka gün bir köyüne gidiyorduk tefsir dersi yapmaya. Mekke’de yaşıyor, Medine’leri oluşturmaya çalışıyorduk.

Hasan el Benna’nın mezarlıklara gidip bir boş mezara yatarak ölümü tefekkür ettiğini okumuştuk. Bir mübarek gece arkadaşlarla gece saat 12’den sonra mezarlığa giderek her birimiz bir mezarın yanına yatıp ölümü tefekkür etmiştik. Ölüm ne kadar yakındı bize.

(...) 1986 yılında bir dergi çıkardık İslahiye’de. Adı “Gündem” Hani Yaşar Kaplan “sıfır üç depremlerinde” bir roman yazılsa bu memleket kurtulur diyor ya, biz de bir dergi çıkarsak bu memleket kurtulur diye düşünüyorduk sanki. Derginin yazılarını hem yazıyor hem de matbaada sabahlara kadar dizgisini yapıyorduk. 1987 yılında benim gözaltına alınışımın ardından dergiyi kapatmak zorunda kaldık. Meşhur 312. Madde ile o zaman tanıştım. Evimde bulunan mektuplardan dolayı İbrahim Sadri Bey, Mektup dergisi yazarlarından Ayşegül Aktürk Hanımefendi ve bir grup Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi öğrencisi kız mahkemelik olmuşlardı İstanbul’da. Günaydın gazetesi manşetine taşımıştı, imam hatipli kızların mahkemelik oluşunu. Dergiye samimi duygularla yazılmış, bizler şöyle İslami çalışmalar yapıyoruz diyen mektuplardı. Suç unsuru olabilecek hiçbir şey yoktu. Bizler de okuyup yazmaktan başka bir şey yapmayan ve İslam’ı anlamaya ve yaşamaya çalışan kimselerdik. Bizim yasadışı işlerle ne işimiz olurdu. Rabbime hamdolsun ki hepimiz bir ceza almadan beraat ettik.

1995 yılında Akabe Vakfı’nın İslahiye şubesini açtık. Artık tefsir derslerini vakıf şubesinde yapıyorduk. Haftada bir gün de İslamoğlu Hoca’nın tefsir derslerini izliyorduk. Ve İslahiye’de ikinci dergimizi yeni bir heyecanla çıkarmaya başladık.

Anlam”ı vakıf bülteni olarak yayınladık. Anlam, mücadelemize yeni bir anlam katmıştı. Sanıyorum 12 sayı çıktı. 28 Şubat süreci başladı. Selam gazetesini sattığım için gözaltına alındım. Yasak!.. Kitaplar önümüzde objektiflere poz verdik Gaziantep’ten gözaltına alınan diğer arkadaşlarla birlikte. Yasadışı hiçbir işimiz olmadığı için mahkemeye bile çıkmadan serbest bırakıldık. Hiçbir dönemde yasa dışı işlere tevessül etmedik, öyle bir düşünce içinde olmadık. Hep sivil toplum anlayışı ile hareket ettik. 2000 yılında Akabe Vakfı’nın Türkiye genelindeki tüm şubeleri kapandı. Tabi ki İslahiye şubesi de. Bu arada “Anlam” dergisinin de yayın hayatı bitmiş oldu.

Dergiler kapanıyor, vakıflar kapanıyor ama tefsir dersleri kapanmıyordu.

Öncelikli konular değişiyordu ama tefsir dersleri devam ediyordu. Şimdilerde demokrasi, özgürlük, liberalizm, kadın hakları gibi konular daha çok konuşuluyordu. İslahiye’ye özgü bir de Ehli Beyti konuşuyorduk. Demokrasiyi artık bir şirk rejimi olarak değil, insanlığın bulduğu, güzel bir yönetim biçimi olarak görüyorduk.

Her cuma yine bir araya geliyor yine Kuran okumaya, tefsir yapmaya devam ediyorduk. 28 Şubat süreci ile İslahiye İmam Hatip Lisesi kapanma sürecine girmişti. Arkadaşlarla bir araya geldik. Ve İmam hatip derneğinin yönetimini üstlendik. Birinci hedefimiz İmam hatip lisesini yaşatmaktı. Mustafa Yıldız Hocam ve Abdurrahman Kılıç Hocamın öncülüğünde köyleri dolaşarak İmam hatip lisesine öğrenciler bulduk, dernek olarak öğrencilere servis ve yemek ayarladık ve bugün değişen koşullarda İmam Hatip Lisesi eski canlılığına yeniden kavuştu hamdolsun.

Ve bir dönem tefsir derslerini  İlk-Der İmam Hatip ve İlahiyat Gönüllüleri Derneği’nin konferans salonunda, halka açık bayanların da katıldığı bir ortamda, yapmaya başladık.

Dernek bünyesinde çocuklar için tefsir dersi saatinde ayrı bir program uygulanıyordu. Öğretmen arkadaşlarımızın özveri ile hazırladıkları bu programda çocuklara marşlar ilahiler ahlak kuralları ve Kuran okuma öğretiliyor. Çocukların eğitimi tefsir saatinde başlıyor ertesi gün cumartesi gündüz de devam ediyordu.

(…) Bu süreç içerisinde bayan kardeşlerimiz hep yanı başımızda idi. Bazen onlar önden gidiyor biz onlara destek oluyorduk, bazen biz önden gidiyorduk onlar bize destek oluyordu. Bu süreç içerisinde günleri değişse de onların tefsir dersleri de hep devam etti. Yeniden eskiye dönmüştük tefsir derslerini yine sohbet ortamında ama bu sefer derneğin açtığı İslami Değerler Akademisinde yapmaya başladık.

Rahmetli Özal’ın üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakmak için yaptığı yasa değişikliği Anayasa Mahkemesi’nde iptal edilmişti. O gün üniversitelerde gösteriler yapılmıştı. Yasak haberini sevgili kız kardeşime gösterdiğimde gözyaşı içerisinde, abi biz hiçbir şey yapmayacak mıyız, demişti. Tabi ki biz de bir şeyler yapacağız demiştim. Ve o gün toplu bir şekilde Anayasa Mahkemesi’ne ve cumhurbaşkanına protesto telgrafları çekmiştik İslahiye’den. Bizim sade bir dille yazdığımız metinleri bazı bacılarımız değiştirmişler çektikleri telgraflarda. Ve bir bacımız gözaltına alındı, cumhurbaşkanına hakaretten. Şükür, bir ceza almadan serbeste kaldı o bacımız da.

(…) İslahiye’de tefsir dersleri ile Kuran’ın doğru anlaşılmasını ve doğru yaşanmasını amaçladık. Kuran ahlakına sahip, İslam ahlakına sahip insanlar yetişsin istiyoruz. Özgür Kudüs için mücadele edecek, özgür Kudüs’ü davası edinecek insanlar yetişsin istiyoruz. Peygamberimizi kendine örnek almış, kimseye haksızlık yapmayan haktan ve adaletten yana bir toplum oluşmasına katkı sağlamak istiyoruz. Böyle bir toplum ancak Kuran’la yetişir diyoruz ve tefsir derslerine devam diyoruz inşallah…

İslahiye’de Bir “Gündem Kitabevi” Vardı…

1991 yılı Temmuz ayında açtığım Gündem kitabevi 22 yıl 6 ay sonra 2013 yılı Aralık ayında kapandı.

80’li 90’lı yıllarda kitabevlerinin İslami mücadelede önemli bir fonksiyonu vardı. Kitabevleri bulundukları şehirlerde bir nevi İslami mücadelenin merkezi konumunda olurlardı. Fikri ve ilmi tartışmalar kitabevlerinde yapılır, Müslümanlar birbirlerini kitabevlerinde bulurlardı.

80’lerin İslamcı kuşağı olarak, rızkımızı temin edeceğimiz işimiz aynı zamanda İslami mücadelemizin, ideallerimizin, tevhidin ve adaletin hâkim olduğu bir toplum oluşturma, tevhit ve adaletin hâkim olduğu bir dünya kurma hayallerimizin bir parçası olsun istiyorduk. Onun için yapmayı düşündüğümüz ilk iş kitabevi açmak oldu. Kitabevimizde kırtasiye de bulunduracak böylece evimizin çocuklarımızın rızkını da temin edecektik.

(...) İnsanları kitapla buluşturmaya çalışırken kârı değil tebliğ gayesini, tevhidin, İslam’ın anlaşılmasını önemsedik. Allah’ın kitabı daha doğru anlaşılsın, Allah’ın kulları, Allah’ın kitabı ile buluşsun diye çabaladık.

(...) Gündem kitabevi İslahiye’de geleneksel cemaatlere bağlı olmayan İslamcı Müslümanların uğrak yeri, tartışma ve tanışma merkezi oldu her zaman. Dostlarımızla sıcak çayımızı yudumlarken yaptığımız ilmi, fikri ve siyasi tartışmaları unutmak mümkün değil. Bu muhabbetlerin tadı hep damaklarımızda kalmaya devam edecektir.

İslahiye’de yapılan İslamcı eylemlerin çoğu (basın açıklaması yapma, konferans, panel düzenleme gibi vs.) Gündem Kitabevi’nde kararlaştırılmıştı. Kimi zaman insanlar “Gündem Kitabevi’ne gitmeyin orası polis tarafından gözleniyor, onlar radikal, onlardan uzak durun.” gibi sözlerle engellenmeye çalışılmış, sanki kanunsuz işlerin merkezi gibi gösterilmeye çalışılmıştı. Ama biz bu tür propagandalara aldırış etmedik, kanunsuz işlere de tevessül etmedik.

Bu süreçte Gündem Kitabevi bir kez Gaziantep merkezli bir operasyonda polis tarafından ziyaret edildi.  28 Şubat sürecinde, ben emniyete götürülerek Selam Gazetesi'ni neden, sattığım sorgusuna çekildim. Biz birçok İslami dergi ve gazeteyi sattığımız gibi Selam gazetesini de sattık ve satmaktan onur duyduk.

(...) 28 Şubat süreci ile birlikte insanımızın kitap okuma seviyesinde ciddi bir düşüş oldu. İnsanlar yeni kitap almayı bırak evdeki dini kitaplarını atmaya başladılar. Rabbim o günleri bir daha yaşatmasın. İnsanlar fikri kitapları bırak, sıradan dua kitaplarını almaya bile korkar oldular. 2002 Ak Parti iktidarı ile birlikte ülkemizde yeni bir süreç başladı. Ak Parti hükümeti düzelen ekonomi ile birlikte okul kitaplarını ücretsiz dağıtırken, lüzumsuz bürokrasiyi kaldırma adına birçok evraktan fotokopi istemeyi bıraktı ve tüm okullara devlet dairelerine fotokopi makinesi verdi. Bunlar güzel hizmetlerdi. Ama kırtasiye sektörüne de zarar veriyordu. 28 Şubat kitapları, Ak Parti iktidarı kırtasiyeyi vurmuştu.

Kitabevleri insanları kitaplarla buluşturmaya devam etse de seksenlerdeki fonksiyonunu icra etmiyordu artık. Kırtasiyeciliğin de bir cazibesi kalmamıştı. Biz de artık dede olmuştuk. 2013 yılının ocak ayında bir torunum olmuştu. Mayıs 2014’te emekli oluyorduk.  Dedik ki kendi kendimize bu fani işleri bırakalım. Rabbim ömür verirse ömrümüzün kalan kısmını bütünü ile iman ve Kuran hizmetine adayalım. Bundan sonraki işimiz dernek faaliyetleri, tefsir dersleri yapmak, okumak, yazmak olsun. Bir de imkânlar ölçüsünde ümmet coğrafyasını gezelim dedik. Ve Gündem kitabevini/ kırtasiyesini kapatmaya karar verdik. Ve 2013 Aralık ayı itibari ile kapattık.

İslahiye Demek Anne Demekti Benim İçin, Annemi Kaybettim

Annem 1935 yılında çadırda doğmuş. Üç yaşında annesini kaybetmiş, öksüz büyümüş. Yaşadığım süreç içerisinde annemin, annesine olan özlemine her zaman şahit olmuşumdur.

Annem üvey annesini, annesinin yerine koymuş, annesine saygı gösterir gibi üvey annesine saygı göstermişti. Yaşlılığında üvey annesini her daim ziyaret etmiş, çoğu zaman ufak da olsa bir hediye almıştı. Üvey annesi, anneme kızım bana bu kadar saygılısın, acaba annen yaşasaydı, onun için neler yapardın, senin gösterdiğin duyarlılığı benim kendi kızlarım göstermiyorlar demişti.

On beş yaşında evlenmiş annem, on altı yaşında anne olmuş. Evlilik hayatının ilk yılları geleneksel kadınlarımızın çektiği çilelerle geçmiş.

1965 yılının sonlarında annem 30 yaşında iken, çadır yaşamını sonlandırarak yerleşik hayata geçmişiz

(…) Çadır hayatına olan özlemini şöyle ifade ederdi annem:  “Çadıra çıksak yağmur yağsa ıslansam, rüzgar çıksa çadırımız yıkılsa, rezil olsam diye hayaller kurardım.” Hastalıklar annemde yerleşik hayatın hiçbir cazibesini bırakmamış, çadırda rezil olmanın hayalini kuruyormuş annem benim.

(...) Annem benim hayat sigortamdı. Onun duasını üzerimde bir koruyucu melek gibi hissederdim. Annemin duasını alıyorum ya Rabbim beni bu dünyada da, ahirette de rezil etmeyecek derdim. Annemin vefat ettiği gün, yakın zamanda annesi vefat eden bir hoca arkadaş “dua kapımız kapandı abi” dedi.

(...) Veysel Karani’yi hatırlatıyordum nefsime sürekli olarak. O annesine adanmış bir ömür yaşamıştı. Gerekirse ben de anneme adanmış bir ömür yaşayabilmeliydim. Riyazüs Salihin’de mağaraya kapalı kalan üç kişinin kıssası anlatılır. Onlar mağaradan kurtulmak için salih bir amellerini zikrederek Allah’a dua ederler. Her Müslüman’ın böylesi salih amelleri olmalı diye düşünürüm. Bu duygu ile anneme hürmet eder onu kırmamaya çalışırdım.

(...) Ve ben de, anneme de sana da yetecek sevgiden bol miktarda var demiştim.

(...)O bizim için güzel bir öğretmendi. Hastalıklara, belalara karşı sabrı, yaşayarak gösterdi. Kimseye kırılmaz herkese hüsnü zan beslerdi. Sevdiklerini her zaman nefsine tercih ederdi. Bildiği kadar İslam’ı en güzel şekilde yaşamaya çalışırdı. Yeni bir nafile namaz duysa hemen onu uygulamak isterdi.

Cömertti, Allah için infak etmeyi çok severdi. Babasının, annesinin, eşinin, oğlunun hatta kayınpederinin bile hayrına vermek için ayrı ayrı infakta bulunurdu.

(...) Anne derdik sen kendin hastasın hasta ziyaret edecek halin mi var. İyiyim oğlum derdi çok sevapmış ne olur gidelim derdi. Çoğu zaman kararlı haline bakar kırmamak için götürürdük, bazen de kendine kıyamadığımız için götürmezdik.

(...) Evine gelene mutlaka ikramda bulunmak isterdi. İkramsız hiçbir misafiri kaldırmak istemezdi. Ziyaretine gelen çocuklarına bile ikramda bulunmak isterdi. Biz kendisine kızardık bu kadar önemseme bunlar olsa ne olur olmasa ne olur derdik.

O Fatıma timsali bir anne idi.

Annem Hz. Fatıma gibi düğüne hazırlanır gibi ölüme hazırlamıştı kendini. Sandığında dünyalık hiçbir şey bırakmamıştı. Gelin bohçası gibi ölüm bohçası hazırlamıştı. Çarşafı, havlusu güzel kokusu hazırdı. Cenazesini yıkayacak kadınlara hediyelik eteklik alıp koymuştu. Kefenini de alıp koymak istiyordu. Annem bırak da onu da biz alalım, o sevaptan bizi mahrum etme demiştim beni kırmamış kefen hariç her şeyini hazırlayarak bohçasına koymuş. Düğüne hazırlanan bir gelin gibi ölüme hazırlanmış. İki kat elbiseden fazlasını dağıtmıştı. İnsan dünyadan giderken iki kat elbiseden başka bir şeyi olmamalıymış demişti. Ve o vefat ettiğinde geride sadece iki kat elbisesi vardı. Onu da hayrına verdik.

26 Mart Çarşamba sabahı annemi diyaliz olması için diyaliz merkezine götürmüştük. Damarlarında problem olduğu için diyaliz yapılamadı. Gaziantep’e katerter taktırmaya gittik. Basit bir ameliyat olacaktı. Son iki buçuk yılda beş kez girdiği ameliyathaneye altıncı kez giriyordu. Doktorlar da değişmemişti. Belki de en basitlerinden biri bu ameliyattı.

Son on gündür ağrıları çok artmıştı. Rabbim beni elden ayaktan düşürmesin, beni de sizi de rezil etmesin oğlum diye dua ediyordu. Anne merak etme Rabbim seni rezil etmez diyordum. Gaziantep’e giderken ablamın dizine yatıyor bir taraftan da dizlerinin çok ağrıdı mı diye soruyordu.

İşte bu basit ameliyatta kalbi durmuştu annemin, sonra yoğun bakıma almışlardı. Ölümün ateşi düşmüştü içimize annemsiz bir hayat bizi mi bekliyordu. Yoğun bakımda bir saat mi kaldı bilemiyorum. Önce durumunun iyi olmadığını söylediler, sonra doktorlar beni içeri çağırarak acı haberi verdiklerinde öylece kalakalmışım. Sonra ağlayarak dışarı çıktığımı hatırlıyorum. Ablama acı haberi verdikten sonra yeniden yoğun bakıma girdim ve annemi görmek istediğimi söyledim. Annem yanı başımda uyuyor gibi idi. Sanki ruhu rahatlamış ağrıları dinmişti. Rabbine kavuşmuş rahmete ermiş gibi nur içinde idi.

Cenaze namazını kıldıran imam arkadaş annemle ilgili güzel şeyler söylemişti. Ben de evladı olarak annem üzerinde hakkı olan varsa biz evlatları olarak buradayız ödemeye hazırız, yoksa gönül rahatlığı ile hakkınızı helal ediniz demiştim. Sağ olsunlar cenaze namazına katılan dostlarımız gönül rahatlığı ile haklarını helal etmişlerdi. Camiden omuzlarımızda götürmüştük annemin tabutunu. Annemin tabutu yürümüyor sanki uçuyordu. Ağırlığını omuzlarımızda hiç hissetmiyorduk sanki melekler taşıyordu annemi.

İstanbul’a 36 Saat Trenle Kuran Yolculuğu

1980’li yıllardı, sanıyorum 1986 yılının yazı idi. 21 yaşında yeni evlenmiş genç bir Müslüman’dım.  Devrimciydim önce ülkemi sonra dünyayı değiştirme, dünyaya tevhidi ve adaleti hâkim kılma idealim vardı. Elimizde ilahi kitap; kahveleri, çay bahçelerini dolaşıyor Allah’ın dinini anlatmaya çalışıyorduk. Özel televizyonlar yoktu, dini radyolar, televizyonlar hiç yoktu. İnsanlar, dini konulara açtı. Bir gün Allah’ın dinini birilerine anlatmasak kendimizi tebliğ görevini yapmamış görüyorduk. Mekke’de yaşıyor gibi idik. Allah resulü gibi vahyi insanlara ulaştırmamız gerekiyordu. Toplumu cahili bir toplum olarak görmekle birlikte tekfirci bir anlayışa sahip değildik. Ama insanlar Kuran’ı okumuyor ve bilmiyorlardı. Onun için yeryüzündeki zulümlere sosyal adaletsizliklere duyarlı değillerdi. İnsanlara Kuran’ı hatırlatmamız Allah’ın resulünün mesajını iletmemiz gerekiyordu. Halkımız vahiyle tanışınca zulümlere, Siyonizm’e, emperyalizme karşı duracak, yeryüzünde tevhidin ve adaletin hâkim olacağı günler gelecek, Siyonist İsrail yok olacak ve Kudüs kurtulacaktı.

(...) Kara tren aheste aheste giderken kız kardeşime kendisini çok iyi yetiştirmesi gerektiğini anlatıyordum. Kuran kursunda tefsir, hadis, fıkıh okuyacak çok iyi bir Müslüman kadın olarak yetişecekti. Sonra gelecek İslahiye’de İslami mücadelemize devam edecektik. Nelerle kimlerle karşılaşacaktı ne tür zorluklar yaşayacaktı, hiçbiri aklımıza bile gelmiyordu. Kız kardeşim iç dünyasında ne yaşıyordu bilmiyorum ama bana hiçbir korkusunu yansıtmıyordu.

Yolculuk bitmiyordu tren çok yavaş gidiyor ama biz Kuran kursuna gitmenin heyecanı ile hiç sıkılmıyorduk. Saat kaçta İstanbul’da olacaktık, gidince arkadaşla nasıl buluşacaktık, adresi nasıl bulacaktık hiç bilmiyor ama hiç de merak etmiyorduk, konuşmuyorduk bile. Sadece gidiyor, İslami mevzuları ve Kuran kursunu konuşuyorduk.

Bu Kızların Arkasında Kim Var?

1987 yılının Ocak ayı idi. Gündem dergisinin 8. Sayısını çıkarmış 9. Sayısının hazırlığını yapıyorduk. Bir gün öğle saatlerinde bizim evin polisler tarafından arandığını gördüm.

Bu polisler ne geziyordu burada, evet sistemi eleştiriyorduk ama bizim hiçbir kanunsuz işimiz yoktu. Örgütsel şeylere girmiyor ve örgüt işlerinin yanlış olduğunu her fırsatta ifade ediyorduk.

Ama toplumda sisteme yönelik eleştirilerimizden dolayı bazı çevreler bizi tehlikeli kimseler gibi göstermeye çalışıyor bunları polis takip ediyor, bunları polis götürecek diye dedikodu yapıyorlardı.  Muhtemelen bu dedikoducuların biri hakkımızda bir ihbarda bulunmuştu. Polis evimizi arıyordu. Evde öncelikle kitaplarımı incelediler sonra el yazması ne varsa götürdüler. Bir de bazı dini kasetleri almışlardı. Bana gelen mektupları ve yazı çalışması olan notlarımı almışlardı. Polis tutanağını tuttu ve gitmişti. Beni götürmemişler ifademizi alıp bırakmışlardı. Bir arkadaş seni kesinlikle akşam gelir alırlar hazırlıklı ol demişti. Dediği gibi oldu, akşamdan sonra gelip beni tutukladılar ve sorgulamaya Gaziantep Siyasi Şube’ye götürdüler.

21 yaşında idim. Kızım Şehide iki aylıktı. Kendime göre işlediğim hiçbir suç yoktu. Birkaç dini kaset, birkaç mektup ve yazı çalışmalarım bu suç aletlerinden nasıl bir şey çıkacak bana ne soracaklardı bilmiyordum.

Gece beni önce karanlık bir hücreye koydular. Gece çok soğuktu titriyordum. Başıma ne gelecek neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kendi kendime ben kimseyi öldürmedim hırsızlık da yapmadım hiçbir örgütle de ilişkim yok en fazla şeriatçısın diye beni 163. Maddeden yargılar beş, altı yıl ceza verirler kızım altı yaşına geldiğinde özgür olurum diyordum. O zamanlar daha 163. Madde kalkmamıştı. Yolda giderken polisler şeriatçı olup olmadığı sordular, şeriatçıyım ama benim hiçbir kanunsuz işim yok beni niye götürüyorsunuz demiştim. Bir müddet sonra başka bir mahkûm gelince beni bu soğuk hücre gibi kodesten alarak daha geniş bir yere geçirdiler ve bir battaniye verdiler. Sabaha kadar battaniyeye sarılarak uyumaya çalıştım.

Sabah ifadeye çağırdılar beni, bir örgüt bağlantısı falan aramıyorlardı. Sadece evde aldıkları kaset, mektup ve yazılarla ilgili sorular sordular. Mektuplarında kızlar “Şeriattan, devrimden, İran konsolosluğuna gittiklerinden, Zaman’a, Selam dergisine, Mektup dergisine, uğradıklarından İbrahim Sadri, Ayşegül Arpacı ile görüştüklerinden” bahsediyorlardı. Dağa taşa her yere hak yol İslam yazacağız İslam devrimini yapacağız diyorlardı.

Allah’ım ben ne yapmıştım böyle. Bu mektuplar bu kızlar başına bir şey açar mıydı? Kendimi unutmuştum. Ya bu kızların başına bir şey gelirse ben ne yapardım. Mektuplar zarfları ile birlikte bulunduğundan dolayı mektuplarda isimleri zarflarda adresleri vardı. Kızları gizleme imkânım bile yoktu.

O gün akşama kadar, emniyette sorgudan geçtim. Çok ciddi bir işkence görmedim. Gece uyutmadılar ellerimi kelepçeleyerek sabaha kadar ayakta beklettiler. Biraz hırpalayıp hakaret ettiler o kadar. Ertesi sabah yeniden ifademi alarak Akşam İslahiye’ye geri getirdiler, İslahiye’de savcıya çıkacaktım. Ertesi gün sabah savcıya ifade verdim. Akşama doğru mahkemeye çıkarak kefaletle serbest bırakıldım. Savcı bey davayı 163. Maddeden açacak olmuş Hâkim Ali bey “Bu dosyada bir şey yok 312’den aç da biz bakalım demiş.” Savcı, yazılarımdan, aldıkları kasetlerdeki sözlerden, çıkardıkları notları delil göstererek benim halkı kanunsuzluğa teşvik ettiğimi iddia ederek davayı 312’den açmıştı. Artık en fazla altı ay yatacaktım. Şayet savcı 163’den davayı açsaydı doğru Malatya’ya Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gidecektim. Hakim Ali Bey, Muhafazakar bir insandı. Bizim Malatya’ya gitmemizi engelledi sağ olsun daha sonra da mahkememizi beraatle sonuçlandırdı.

Kefaletle serbest bırakılınca Mektup dergisini arayarak durum hakkında bilgilendirmiştim ama yine de çok geçmeden İmam Hatipli kızların hepsini tutuklamış ve kızlara Cihat adlı örgüte üye olmaktan dava açılmıştı. Hatta İbrahim Sadri ve Ayşegül Aktürk Arpacı da bu davaya dâhil edilmiş ifadeye çağrılmışlardı.

Günaydın gazetesi o günlerde bu davayı manşetten haber yapmış, kızların resmini basarak “Bu Kızların Arkasında Kim Var” diye sormuştu. O kızların arkasında kimse var mıydı bilmiyorum ama çocuk yaşta o kızların mahkemeye düşmelerine sebep oldum diye kendimi çok suçladım. Ve günlerce vicdan azabı çektim.

Hamdolsun ki kızlar bir ceza almadılar, içerde de çok kalmadılar. Ama daha çocuk yaşta 14-15 yaşında, polise, mahkemeye düşmüşlerdi. Ve tüm bunlar benim mektup saklama merakımdan olmuştu. Kendimi çok suçlamıştım ve o günden sonra hiçbir mektubu saklamadım. Okuduğum her mektubu hemen yaktım ya da yırttım.

Kahramanmaraş: Sütçü İmam’ın Kenti

Biz bu ruh halindeyiz ama babamın dünyası farklı tabi, o liseyi bitirir bitirmez beni bir an önce evlendirmenin derdinde. Ben evlenmek istemediğimi daha küçük olduğumu söyledikçe kızıyor. Anneme diyor ki oğluna söyle o evlenmeyecekse ben evleneceğim. Benim bütün itirazlarıma rağmen sağda solda gittiği yerde beğendiği kızları görmeye gidiyor hatta oğluna almak istediğini bile söylüyor. Rahmetli babam bana “ İnsanda birazcık düşünce olsa şu yaşa geldi babam gelin sahibi olamadı diye düşünür.” diyor. Ne kadar düşüncesiz biriyim değil mi?

(...) Kahramanmaraş’a yakın bir mesafede Kılılı Beldesi’nin yakınlarında bir dağ eteğinde bir Yörük çadırına geldik. Görmeye geldiğim kız bize bir kahve getirdi. Evet, güzel bir kızdı. Mahcup utangaç bir duruşu vardı. Yanakları al al olmuştu. Kalbimin ısındığını hissettim. İlkokul mezunu, Kuran kursunda sıradan bir din eğitimi almış geleneksel bir Müslümandı. Normal şartlarda İslami bilgi ve birikime sahip bilinçli ve okuyan biri ile evlenmek istiyordum. Evleneceğim kadın ideallerimin bir parçası olmalı idi. Doğrusu çevremizde fazla alternatif de yoktu. Babamı bu zamana kadar bekletmiştim. Kalbimin de ısındığı bu güzel kızı süreç içerisinde ideallerimin bir parçası haline getirebilirim düşüncesi ile babamın teklifini kabul ettim.

(…)28 Şubat sürecinde Türkiyeli Müslümanlar başörtüsü yasaklarına karşı güzel bir direniş ortaya koymuşlardı. Bu direnişlerden en anlamlı olanlardan biri tüm Türkiye’de gerçekleşen el ele eylemi idi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesindeki başörtülü öğrencilerin başlattıkları bu eyleme katılmamak olmazdı.  Biz de İslahiye’den eşim çocuklarım ve arkadaşlarla birlikte ciddi bir kalabalıkla Kahramanmaraş’a gitmiş bu onurlu eyleme katılarak başörtüsü yasağına karşı direnişimizi gerçekleştirmiştik.

Onurlu düzenli güzel bir eylemdi. Tüm Türkiye’de milyonlarca insan el ele bir zincir oluşturmuştu. Bu zincirin Kahramanmaraş halkasında bizler de vardık. Sonunu ve başını göremediğim kilometrelerce süren zincirden sonra bir yürüyüş gerçekleştirmiş “ başörtüsüne uzanan eller kırılsın” diye slogan atıyorduk

Adana Notları

Sevgili kızlarımın yüzleri bana hep Hz. Fatıma’nın yüzünü hatırlatmıştır. Onlara bakarken Peygamberimizin Fatıma’nın yüzünde hissettiklerini hissetmeye çalışmışımdır. Bir yazımda “İslam’da Kadının Adı: Hz. Fatıma” demiştim, onun için her Müslüman kadın Fatıma gibidir, daha doğrusu Fatıma gibi olmalıdır diye düşünürüm. Ve her Müslüman kadında Hz. Fatıma’dan izler ararım. Hatice bacım, Hz. Fatıma’dan izleri daha yoğun taşıyan, işte Fatıma timsali bir kadın diyebileceğiniz biri. Tabiî ki söz Hz. Fatıma’ya geliyor ve Hz. Fatıma üzerine konuşuyoruz.

(...) Adana dostlarımızın ve güzel insanların çok olduğu bir şehir. Sabancı Camii’ne sevgili dostlarım Ebuzer ve Ali Aygün’le görüşmek üzere gidiyoruz. Ebuzer ismi gibi Ebuzerce yaşayan bir Müslüman. Adana’da iyilik adına, güzellik adına, İslam adına, mazlumlarla dayanışma adına bir şeyler yapılıyorsa Ebuzer’i orada mutlaka görürsünüz. Göremiyorsanız, yine Allah adına bazı çekinceleri olduğu için göremezsiniz. Genç yaşta eşini de kaybedince iyice Ebuzerleşti. Eşini kaybedeli uzun zaman olmasına rağmen hala evlenmemiş olmasını, eşim eski eşine duyduğu sevgi ve vefaya bağlıyor. Ben de Rabbim onun için hayırlı olan ne ise onu nasip etsin diyorum. Ebuzer için dua ediyorum.

Kum: Medreseler Şehri ve Hz. Mahsume

İran’da âlimler, medrese öğrencileri cübbe ve sarıkla dolaşıyorlar. Âlim ve öğrencilerin İran toplumunda saygın bir yeri var. 

Ehli Beytin en saygın kadınlarından biri olan, İmam Rıza’nın kız kardeşi Hz. Mahsume’nin kabri Kum’da bulunuyor.

(...) Hz. Mahsume’nin türbesini ziyaret eden bayanlara, görevliler birer tane çador veriyorlar. Biz ziyarete gittiğimizde eşime de bir çador verdiler. Doğrusu türbedeki bu çador hassasiyetini çok anlamlı bulmadım. Gelen ziyaretçiye sizin tesettürünüz uygun değil demek gibi oluyor.

Tahran Notları

İran İslam devrimi rehberi Ayetullah Hamaney konuşmasında;

“İmam’ın ilkelerinden bir diğeri ilahi vaatlerin doğruluğuna itimat etmek ve müstekbirlere güvenmemektir. İmam’ın müstekbirlere hiçbir zaman güvenmemesi, onların vaatlerine itimat etmemesine sebep oluyordu. Biz kendi meselelerimizde müstekbirlerin vaatlerine ve onların özel toplantısındaki sözlerine itimat edilmeyeceğini açıkça hissediyoruz.

İmam’ın ilkelerinin bir diğeri öz Muhammedi  İslam’ının ispatı ve Amerikancı İslam’ın nefyedilmedir. Saray mollalarının İslam’ı, IŞİD İslam’ı ve Siyonistlerin ve Amerika’nın cinayetleri karşısında büyük güçlere göz dikenlerin İslam’ı; bunların tamamı tek bir yerden yemlenmektedir. İmam’a göre bunların hepsi reddedilmiştir. İmam’a tabi olan kimsenin hem yobaz/basmakalıp/ gerici İslam ve hem de liberal İslam’la sınırlarını belirlemesi gerekir.

İmam’ın tahrif edilme tehlikesi sorumluların, İnkılap ideologlarının, İmam’ın önceki öğrencilerinin ve İmam’a ilgi ve alaka duyanların kulaklarında bir uyarı olması gerekir. Ülke içinde de bazı kimseler İmam’ı tahrif ediyorlardı

(...) İslam devrimi rehberi konuşmasında daha sonra; dünya Müslümanlarının kardeşliği ve birliği üzerinde durdu, vahdet vurgusu yaptı: “Biz her zaman mezhepçiliğin karşısında olduk. Şii Lübnan direnişini desteklediğimiz kadar Sünni Filistin direnişini de destekledik. Şii ve Sünni çatışmasını çıkaranlara dikkat edin.  Şii-Sünni çatışmasını Amerikan ve İngiliz istihbarat servisleri tahrik ediyor. Hangi Sünni, mezhepçilik yapıyor, Şii düşmanlığı yapıyorsa bilin ki o Amerika’ya hizmet ediyordur. Hangi Şii de Sünni düşmanlığı yapıyor Sünni Müslümanların kutsal bildiklerine hakaret ediyorsa o da Amerika’ya hizmet ediyordur. Amerikan Sünniliğinden de, İngiliz Şiiliğinden de uzak durulması gerekir. İmam Humeyni’nin en büyük mücadelelerinden biri Müslümanların vahdeti, birliği mücadelesidir. Ve Filistin davasıdır. Kudüs’ün özgürlüğü davasıdır. ” dedi. Ayetullah Hamaney daha sonra “Filistin davası bizim her zaman önceliğimiz oldu ve olmaya devam edecektir” dedi.

(...) İslam devrimi ile birlikte kadınlara başörtüsü takma mecburiyeti getirildi. Ahlak zabıtaları toplumda başörtüsü takmayan ya da düzgün bağlamayan kadınları yıllarca ikaz ettiler. İslam devrimi olalı 36 yıl oldu. Artık ahlak zabıtaları eskisi gibi kadınların giyim kuşamına müdahale etmiyor, ama başörtüsü takma mecburiyeti devam ediyor. Başörtüsünü gönülsüz takanlar şallarını bir aksesuar gibi başlarının üzerinde taşıyorlar. Saçlarının çoğu gözüküyor. Devrimin ilk yıllarında başörtüsü mecburiyeti belki gerekli olabilirdi ama şu anda, takılması bir ibadet olan başörtüsünün zorla taktırılmasını kendi adıma çok doğru bulmuyorum.

Ama İslam cumhuriyetinde sınırsız bir kılık kıyafet özgürlüğü olabilir mi? Örneğin mini etek ve dekolte kıyafetlerle kadınların caddelerde gezmesine İslam devleti müdahale etmeli mi? Tabi ki tartışılabilir. 

Beheşti Zehra: Cennet Bahçesi

31 Ocak 1979 tarihinde, 14 yıllık uzun bir sürgünden sonra İmam İran’a dönmüştü. İran halkı, eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, İmamı karşılamaya geldi. Kalabalık öylesine çoktu ki bu insan selinin 4 ya da 6 milyon kişi olduğunu söylenmişti. İnsan yığınları İmam Humeyni’nin tarihi konuşmasını dinlemek için havaalanından İslam devrimi şehitlerinin mezarlarının bulunduğu Beheşti Zehra’ya akın ettiler. İmam Beheşti Zehra da işte bu kürsüde yüksek sesle şöyle demişti. “Ben devlet kuracağım! Ben bu milletin desteğiyle devlet kuracağım.”  Bu bir anlamda İslam Cumhuriyetinin ilan edilmesi idi.

*

Şehit Çamran’ın şehitlik öyküsünü ve eşi ile ilişkisini eşinin dilinden aktarmak istiyorum. Şehit Çamran’ın Eşi Gade diyor ki: “Mustafa beni ailemden istemeye gelince annem ona şöyle demişti: “Evlenmek istediğiniz bu kızın nasıl bir kız olduğunu biliyor musunuz? Bu öyle bir kızdır ki sabahları kalktığında elini yüzünü yıkamadan ve dişlerini fırçalamadan onun yatağını biri toplamalı, önüne bir bardak süt koymalı ve kahve hazırlayıp odasına getirmelidir. Siz böyle bir kızla yaşayamazsınız. Onun için bir hizmetçi de tutamazsınız.” 

(...) “Bir gün Mustafa bana; Ben yarın buradan gidiyorum ve senin tam anlamıyla benden razı olmanı, gitmem için bana izin vermeni istiyorum, çünkü sen razı olmaz ve bana izin vermezsen şehit olamam hâlbuki ben şehit olmak istiyorum” dedi. İstemeden Mustafa’ya izin vermek zorunda kaldım.

İki gün sonraydı. Mustafa’nın birkaç arkadaşı bizim eve geldi Mustafa’nın yaralı ve hastanede olduğunu söyledi. Hastanede doğru morga gittim. Çünkü Mustafa’nın yaralı olmadığını, şehit olduğunu ve morgda bulunduğunu biliyordum… O an hissettim ki Mustafa artık yok…”

Mustafa, şehadetinden önce benim için şöyle dua ederdi:  “Allah’ım! Bütün ihlâsımla senden Gade’yi korumanı ve onu boşlukta bırakmamanı istiyorum! Ölümümden sonra ruhum yükselirken onu görmek isterim. Allah’ım, Gade’nin benden sonra beni düşünmesini istiyorum; tıpkı hayat ve kemal yolunda bulunan güzel bir gül gibi! Tıpkı, karanlıkta insanların ışığından istifade ettiği küçük bir mum gibi! Tıpkı bir gökten esen ve kulağına aşk kelimesi fısıldayan ve sonsuzluk kelimesine yönelen bir meltem gibi!”

(...) İmam’ın kızı Feride Hanım, İmam’ın eşi ile ilişkisini şöyle anlatır: “Biz hiçbir zaman babamın anneme şu işi yap veya bir bardak çay koy dediğini duymadık. Babam annemi çok severdi. Babam öyle bir insandı ki 60 yıllık evlilik yaşamında bir bardak su bile hanımından istemedi. Fakat kendisi hanımın çayını koyar hanımına su verirdi. Biz annemin yaptığı yemeğe kötü olmuş diyemezdik çünkü babam o yemeği överdi.”

İmam rahmetlinin eşi Hatice Hanım da şöyle der: “İmam benimle hiç emrederek konuşmadı. Hatta kapıyı açık unutarak odaya girdiğimde bana kapıyı kapat demez oturmamı bekler sonra kendisi kapıyı kapatırdı.”

Meşhed: Gariplerin İmamı, İmam Rıza’nın Şehri

Trende Türkiye’den gelen ve Meşhed’e İmam Rıza’yı ziyarete giden bazı Şii Müslümanlarla tanıştık. Yolda güzel bir muhabbet ortamı oldu. Yeni tanıştığım bu Şii Müslümanlardan bir kısmı sonradan Caferi olmuş Sünni Müslümanlardı. İslam tarihini konuştuk. Hz. Ömer ile Hz. Fatıma arasındaki kavganın bir değerlendirmesini yaptık. Bazı Şia kaynaklarındaki Hz. Ömer’i Hz. Fatıma’nın vefatından sorumlu gösteren rivayetlerin uydurma olduğunu nitekim büyük âlim Fadlullah’ın bu rivayetleri uydurma olarak nitelendirdiğini söylediğimde, bu rivayetlerin Ehlisünnetin kaynaklarında da olduğunu söylediler. Bir uydurma rivayetin Ehlisünnet kaynaklarında olmasının onun kesin doğru bir rivayet olduğunu göstermeyeceğini anlatmaya çalıştım. Şii Müslümanların bu tür Ehlisünneti rahatsız eden rivayetlere sahip çıkmamaları gerektiğini söyledim. Kaldı ki ben Şii kaynakların polemik konusu olmayan Hz. Fatıma’nın doğumu ile ilgili rivayetlerini bile tarihi gerçeklere aykırı gördüğümden dolayı kabul etmiyorum.

(...) Akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra yataklarımızı açtık ve yatarak yolumuza devam ettik. Tren bir de sabah namazı için durmuştu. Uyanabilenler sabah namazını mescitte kıldı. Bizim gibi geç uyananlar ise trende kıldı. Hiç uyanamayanlar ise sabah namazını kılamadılar. Tren namaz için duruyor ama kimse namaz için uyarılmıyordu. Bence doğrusu da buydu. Devlet Müslümanların namazlarını ibadetlerini yapabilecekleri ortamı hazırlamalı ama kimseyi ibadete zorlamamalı idi.

Hz. Ömer, Hacerül Esved için, “Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resûlullahın seni takbil ettiğini öptüğünü görmese idim, asla seni takbil etmezdim." demiş ve Hacerül Esved’e ihtiramda bulunmuştu.

Şii Müslümanların Ehli Beyt ile ilgili düşüncelerini anlamadan bu tavırlarını yorumlamak yanlış değerlendirmelere yol açabilir.

Allah resulü Sünni kaynaklarda da geçen bazı hadislerde şöyle buyuruyor; “Benden sonra size iki emanet bırakıyorum bunlara sarıldığınız müddetçe sapmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı Kuran ve Ehli Beyt’imdir. Ve bunlar kıyamete kadar bir birinden ayrılmayacaktır.”

(...) Hz. Ali’nin Nehcül Belağa’da ifade ettiği gibi bir yazılı Kuran vardır bir de konuşan, yaşayan Kuran. Hz. Ali “ Ben konuşan Kuran’ım” der.  Şii Müslümanların gözünde Ehli Beyt konuşan ve yaşayan Kuran’dır. Dolayısı ile Ehli Beytin kendileri de türbeleri de mukaddestir.  Hürmet edilmesi gerekir. Kâbe gibi Hacerül Esved gibi. Bu düşüncelerle Şii Müslümanların İmam Rıza’nın haremine hürmetlerini, ilgilerini anlamak gerekir diye düşünüyorum.  Ve ben bu duygularla İmam Rıza’nın türbesini ziyaret ediyor Şii Müslüman kardeşlerim gibi, aynı hürmeti gösterip, dualar ediyorum.

İsfahan: Dünya Yarısı

Önce tarihi Zerdüşt tapınağını daha sonra şu anda ibadethane olarak kullanılan Zerdüşt tapınağını ziyaret ediyoruz. Tapınağı gezip sönmeden yanan ateşlerini izledikten sonra Zerdüşt din adamı ile sohbet ediyoruz. Zerdüştlerin sönmeyen ateşleri doğal gazla yanıyor. Doğal gaz ateşinin yanında özel bir odunları var. Zerdüşt din adamına nasıl bir Allah’a inandıklarını soruyorum. O da bana dönüyor sen nasıl bir Allah’a inanıyorsun diye soruyor.

“Ben eşi ve ortağı olmayan, doğmayan ve doğrulmayan, evveli ve ahiri olmayan, yaratıcı olan bizleri yoktan var eden, ibadete kulluk etmekle sorumlu olduğumuz, hamdedilen rızık veren bir Allah’a inanıyorum” diyorum. Bana Zerdüştlerin kutsal kitabını getiriyor, oradan Allah’ın vasıflarını okuyor. “Allah teşekkür edilendir. Allah yaratıcıdır. Allah Rızık vericidir. Allah evveli ve ahiri olmayandır” ve diyor ki “Biz isimleri farklı da olsa aynı Allah’a inanıyoruz.” Peki, ateş ne o zaman diyorum. Ateş nurdur nurun sönmemesi gerekiyor, nur sönerse zulüm artar diyor ve bizim inancımızda ateş, toprak ve su kutsaldır diye ekliyor. Ateşe taptıklarını düşündüğüm Zerdüştlerin gerçekte ateşe tapmadıklarını böylece öğrenmiş oluyorum.

Şam: Harap Olmadan Önce

 Kerbela kıyamının gür ve korkusuz sesi Hz. Zeyneb burada Şam’da Muaviye’nin yeşil sarayında Zalim Yezid’e karşı İmam Hüseyin’in devrimci mesajını net bir şekilde haykırmıştı. İmam Hüseyin’in niye kıyam ettiğini insanlar Zeyneb’in dilinden öğrendiler. Bu yiğit kadının türbesini ziyaret ederken Yezid ve Emeviler’e lanet; Ehli Beyte sevgi ve muhabbet duyguları içerisinde idim.

(...) Öğle namazı yakındı yakınımızda olan bir Caferi mescidine giderek önce öğle sonra ikindi namazını cemederek kıldık. Müslümanların vahdeti ve kardeşliği için Sünnilerin Caferi mescitlerde, Caferilerinde Sünni mescitlerde namaz kılmaları gerekir diye düşünüyorum. Caferi Müslümanlarla birlikte kıldığım namazlarda bir kez daha gördüm ki namazlarımızın esası aynı teferruat farklılıkları var.

(...)Şam Kalesi'nin yanında şehrin merkezinde yükselen Emevi Camii, İslam dünyasının ayakta kalabilen en eski mabetlerinden biridir. Emevi Camii ilk önce Hıristiyanlık öncesi Roma'da üçüncü yüzyılda Jüpiter tapınağı olarak inşa edilir. Roma, Hıristiyanlık dinini kabul ettikten sonra tapınak dördüncü yüzyılda John The Baptist (Vaftizci John) adına kiliseye çevrilir. Şam'ı fetheden Müslümanlar Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın gözetimi altında 635 yılında camiye çevirir. Bu tarihten sonra yapının doğu tarafı cami olarak Müslümanlara hizmet eder, batı tarafı ise kilise olarak Hıristiyanların mabedi olmaya devam eder. Yetmiş yıl boyunca aynı yapı hem kilise hem de cami olarak iki dinin ibadethanesi olur. Müslüman nüfusun zaman içinde artması sonucu cami olarak kullanılan bölüm yetersiz kaldığından binanın tamamı camiye çevrilir. Binanın tamamı camiye çevrilmesine rağmen binanın avlusuna bakan giriş kısmının duvarlarında bazı resimler vardır. Şimdiye kadar hiçbir tarihi camide karşılaşmadığımız bu resimlerin bizi oldukça şaşırttığını ifade etmeliyim. Caminin 3 minaresi ve 4 ana kapısı bulunmaktadır. Doğu tarafında burç üzerinde yükselen minare “İsa Minaresi” diye bilinir. Bir rivayete göre Hz. İsa'nın (as) yeryüzüne teşrif ettiğinde bu minareye ineceğine inanılır. Kuzey tarafında kalan “Gelin Minaresi”ni ise efsaneye göre zengin bir adam kızını evlendirirken yaptırmıştır. Bu minareye Gelin Minaresi denilmesinin bir diğer sebebi ise gelinin düğün yerinin tam ortada durması gibi minarenin de avlunun ortasında bulunmasıdır. Caminin dört mihrabı bulunmaktadır, dört mezhebe ait. Eskiden dört mezhepten İmamı olurmuş, hangisi gelirse o kendine ait mihrapta namaz kıldırırmış, şimdi böyle bir gelenek var mı bilmiyorum. Bizim arkasında namaz kıldığımız İmam, Şafii mezhebine göre kıldırmıştı namazı.

(...) Emevi Camii büyük bir cami.  Hz. Yahya (as)’nın türbesi Emevi Camii’nin içinde bulunuyor. Hz. Zekeriya (as)’a duasının sonucunda Allah’ın bir mucizesi olarak ikram edilen bu mazlum peygamberin türbesini ziyaret ediyoruz. Hz. Yahya’nın kutsal ruhuna Kuran’dan ayetler okurken onun manevi atmosferinde rabbimize dualar ediyoruz, kabul edilmesi için.  Emevi Camii’nin içinde İsrailoğullarının reisi Kral Heredos tarafından başı kesilerek şehit edilen, ismi Allah tarafından konulan Hz. Yahya yatarken, caminin yanında sol taraftaki bir bölümde Kerbela’da şehit edilerek kesik başı Şam’a getirilen ismi Resulullah tarafından konulan İmam Hüseyin’in mübarek başının konulduğu yer bulunmaktadır. Kader onları nasıl da birleştirmiş?

(...) Anlatılanları anlamsam da Ehli Beyt’in yaşadıklarını düşündüğümden hüzünlü bir şekilde dinliyorum. Anlatıcıya ağlayanlar tarafından para verildiğini görüyorum ve bu hoşuma gitmiyor. Merhum Şehid Ali Şeriati’nin ağlama merasimlerini eleştiren yazısını hatırlıyorum.

 Medine: Peygamber Şehri

Medine, yeryüzünün en örnek topluluğunun diyarı, Asr-ı Saadetin mekânı, kardeşliğin ve fedakârlığın kenti, Ensar’ın yurdu. Mekkeli muhacirleri yeryüzünde bir örneği daha bulunmayan bir kardeşlik anlayışı ile kucaklayan şehir. Güzel Medine işte seninleyim, beni de kucaklar mısın bir muhacir gibi?! Şahitlik eder misin bana. Medine bütün varlığı ile tevhidin ve İslam’ın en büyük şahidi olan şehirdir. Medine Peygamber şehridir. Medine vahiy ile aydınlanan ve aydınlatan şehirdir. Vahyin şahididir Medine…

(...) Nuri Pakdil “Yüreğimin yarısı Mekke’dir, geri kalanı da Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.” der. Bugün İslam coğrafyasındaki şehirlerin tüm yolları özgür Kudüs’e çıkmalı diye düşünüyorum. Kudüs’ün özgürlüğü ümmetin özgülüğüdür.   

-----

Yazar Hakkında:

Ramazan Deveci

1965 yılında İslâhiye/Gaziantep’te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini İslâhiye’de yükseköğrenimini Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesinde tamamladı. Çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde makaleleri yayınlandı, yayınlanıyor. Evli, üç çocuk babası ve üç torun dedesidir.

Yayınlanan Eserleri:

-Vahyin Işığında İman ve Namaz

-Yaşayan Kuran Hz. Fatıma

-Vahiy İklimine Yolculuk - Hac Günlüğü

-Aşkımıza, Davamıza Şahit Olan Şehirler: Kudüs…

Yayına Hazırlayan: Hertaraf  Haber Kültür Sanat Servisi – Ali DALAZ

www.hertaraf.com


[1] Hayat kitabı Kuran M. İslamoğlu s. 528

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye