13 Kasım 2019 Çarşamba •

Arap İsyanları Neden Başarısız Oluyor - Abdullah Mahmutoğlu

29.10.2019

Ortadoğu uzmanı yazarımız  Abdullah Mahmutoğlu, Arap Baharı 'nı , sonrasında gelişen olayları ve değerlendiriyor..

Arap baharının başarısız olmasının arka planındaki nedenleri şu şekilde sıralıyor:

İdeolojik bir zeminin olmaması, sokakları dolduran halkın güçlü bir motivasyon kaynağına sahip olmamaması, isyancıların tümünü etrafında kenetleyen güçlü bir liderin  bulunmaması.. 

Arap İsyanları Neden Başarısız Oluyor - Abdullah Mahmutoğlu

Çağımız, gelecekte devrimlerin çalındığı bir çağ olarak anılacaktır. Darbeler tarihini incelediğimizde geniş halk kesimlerinin gerçekleştirdiği isyan hareketlerinin, ya bir düşünce hareketinin organize olarak yönetimi ele geçirmek ve kendi hâkimiyetini sağlamak için ya da halkın mevcut yönetimi devirerek yerine daha iyi ve adil bir yönetim oluşturmak için başvurduğu eylemler olduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi devrim olarak nitelendirilirken ikincisi daha çok ihtilal olarak isimlendirilmektedir. Bu kavramlar her ne kadar içiçe girmiş ve birbirinin yerine kullanılıyor olsa da günümüzde Arap dünyasında bu eylemlere başvuranlar, bu eylemlerini sevre (devrim) olarak ifade etmektedirler. Sevre (devrim) sözcüğü bu eylemlerin en çok kullanılan sözcüklerinden biri olmuştur. Eş-Şa’bu yurîdu iskate’n-nizam (Halk yönetimin düşürülmesini istiyor) mottosu ise bu eylemlerin temel karakteristiğini ortaya koymaktadır. Bunları anlamlandırmaya çalışırsak şu netice ortaya çıkmaktadır: Halk, bu yönetimi artık istemiyor, idareyi bırakarak gitmesini ve yerine yürütülmekte olan bu politikaları değil, ülkeyi daha adil yönetecek, halkın durumunu daha iyi hale getirecek politikalar uygulayan bir yönetimin gelmesini istiyor. Arap Baharı olarak isimlendirilen gerek 2011 yılındaki Tunus ve Mısır olayları ve gerekse ondan sonra başlayıp günümüze kadar devam etmekte olan Libya, Yemen, Suriye, Cezayir, Sudan ve en son bunlara eklenen Lübnan eylemlerinin temel muharriki, halkın ekonomik ve sosyal taleplerle sokağa çıkması olmuştur. Her ne kadar bu ülkelerin bir kısmında bazı ideolojik yapılanmalar da sonradan işin içine girmişse de bu isyanların genel karakterinin işsizliğe, yolsuzluklara, hayat pahalılığına, uygulanmakta olan baskıcı politikalara tepki vermek olduğu şüphesizdir. Dolayısıyla yaşanan bu isyan hareketleri köklü bir devrim hareketleri olmaktan ziyade mevcut yönetimin devrilmesini hedefleyen eylemler olarak tanımlanmaya daha uygundur.

İdeolojik bir zemine sahip olmayan hareketlerin başarılı olması zordur. Kanaatimizce bu isyanların başarısız olmalarındaki temel sebep de burada yatmaktadır. Sokakları dolduran halk, güçlü bir motivasyon kaynağına sahip değildir. İsyancıların tümünü etrafında kenetleyen güçlü bir liderlik bulunmuyor. Meydanı azim ve kararlılıkla bu eylemlerin arkasında tutacak bir etken bulunmayınca ortaya konulan direnç zamanla giderek zayıflıyor. Yemen’de, Cezayir’de, Irak’ta hatta Suriye’de yaşanmakta olan olaylarda bu durum açıkça görülmektedir. Dolayısıyla bu ülkelerde de ufukta bir devrim görünmüyor. Neredeyse tüm Arap ülkelerinde yaşanmakta olan bu eylemler, bırakın devrim olmayı, ortaya çıkış sebeplerinin tam tersi sonuçlarla sonlanmaktadır. İsyanların temel sebebi olan hayat pahalılığı, yolsuzluk, baskı ve zulüm konusunda herhangi bir iyileşme söz konusu olmadığı gibi halk eskisinden daha kötü şartlara mahkum olmuştur. Zira halkın ortaya koyduğu bu direniş sinsice çalınmakta ve statükonun devamı için bir araç kılınmaktadır.

Bu isyanların başarısız olmalarındaki ikinci temel sebep ise doğurabileceği muhtemel sonuçlarından dolayı uluslararası etkili aktörlerden destek görmemesidir. Arap ülkelerinde yaşanan bu başkaldırıların ana unsurunu İslami eğilimli muhafazakar halk tabakası oluşturmaktadır. Bu da bu aktörlerin desteğini engellediği gibi buna karşı çıkmalarına sebep olmaktadır. Sudan’da yaşanan sürecin etkili aktörü sosyalist eğilimli bir gruptu ve isyan hareketi İslamcı bir yönetime karşı yürütülmüştür. Sudan olaylarının gerek körfez ülkeleri ve gerekse Batılı ülkeler hatta Afrika Birliği tarafından desteklendiği zaman zaman basına yansıdı. Buna karşın Tunus, Mısır, Suriye gibi ülkelerde bu aktörlerin isyanlara oldukça mesafeli durdukları müşahede edilmektedir.

Arap Baharı diye isimlendirilen bu sürecin aslında bazı küresel ve bölgesel aktörler tarafından iki temel hedef için manipüle edildiği ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi bölgede bu isyanlarla birlikte beklenmedik bir şekilde siyasi bir alternatife dönüşen İhvan-Müslimin ekseninin marjinalize edilerek devre dışı bırakılması, ikincisi ise artık miâdını doldurmuş yöneticilerin yenileriyle değiştirilmesidir. Tabiri caizse bu güçler (elbette içerideki işbirlikçileriyle birlikte) bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemiş ve şu ana kadar yaşananlara bakıldığında büyük oranda da başarılı oldukları da söylenebilir. Zira bu eylemler üzerinden bir yandan kendileriyle işbirliğini sürdürecek yeni yönetimlerin işbaşına gelmesi, öbür yandan da kendilerine için tehlike arz edecek oluşumların önüne set çekilmesi sağlanmıştır.

Mısır’da yaşanan olayların ardından Hüsnü Mübarek’in yönetimden ayrılması üzerine ülkede yönetimi üstlenebilecek altyapıya sahip olan İhvan-ı Müslim’in cemaati yeterli hazırlığa sahip olmasa da oluşan ortam gereği kendisini siyasal arenada bulmuş ve yapılan seçimlerde aday gösterdikleri Muhammed Mürsî seçimi kazanarak cumhurbaşkanı olmuştur. Ancak cumhurbaşkanı olarak seçilmiş olsa da Mürsî gerçekte iktidar sahibi olamamıştı. Ülkeyi yine eski yönetimin bürokrasisi yönetmiş ve zaten kötü olan ekonomik koşullar daha da kötü hale getirilerek Mürsî planlı bir şekilde tahttan indirilmiş ve yerine Sisi getirilmiştir. Böylece bir yandan İhvan Hareketi başarısız kılınmış ve cemaat marjinalize edilerek devre dışı bırakılmıştır. Öbür yandan ise artık tahtta kalması zorlaşmış olan Hüsnü Mübarek değiştirilerek yerine yeni biri getirilmiştir. Bu durum elbette sadece Mısır’la sınırlı kalmamıştır. Ortaya konulan yoğun medya enformasyonuyla İhvan ekseni tüm bölgede marjinal hale getirilmeye çalışılmıştır. İhvan’ın legal siyasi alana çekilme talebi ısrarla görmezlikten gelinmeye başlamış ve bu durum hâla devam etmektedir.

Geniş bir tabanı bulunan İhvan’ın siyasi alana talip olması aslında bölge için bir fırsat yaratmıştı. Pek çok ülkede illegal bir yapıda faaliyet gösteren bir hareketin legal siyasi alana taşınması toplumsal barış açısından oldukça önemliydi. Ancak bu hareket, taşıdığı dini karakterinden ve düşünsel yapısından dolayı bir yandan mevcut Arap yönetimlerinin geleceği açısından, öbür yandan ise bölgedeki istikrarsızlığın baş sebebi sayılan İsrail açısından bir tehlike oluşturduğu için iç ve dış güçlerin işbirliğiyle devre dışı bırakılıp marjinal ilan edilmiştir. Şiddete bulaşmama yönünde ortaya koyduğu tüm ısrarına rağmen bu hareket adeta yer altına indirilmeye çalışılıyor. Hareketin içindeki genç kanadın bu eğilim içerisinde olduğu zaman zaman bazı analistler tarafından dile getirilmektedir. Halihazırda Libya, Cezayir ve Suriye’de yaşanmakta olan sürecin bu şekilde bir çözümsüzlüğe mahkum edilmesi aslında sürecin uzatılarak bu talebin zamanla akamete uğratılmasına yöneliktir.

Arap Baharı denilen sürecin görünürde kısmen de olsa başarılı sayıldığı tek ülkenin Tunus olduğu söylenebilir.

Ancak bunun da ne derece başarı sayılacağı tartışılmaktadır. İhvan’a yakınlığıyla bilinen Nahda Hareketi’nin yaşanan süreci iyi tahlil ettiğini söylemek mümkündür. Hareketin lideri Gannuşî, baştan itibaren demokratik açıdan hakkı olmasına rağmen iktidarı tek başına yüklenmemiş; uzlaşı hükümetlerinin kurulmasına önayak olarak geçiş sürecini kazasız bir şekilde atlatmaya çalışmaktadır. Gannuşi, bunun için büyük bir tepkiyi de göze alarak dikkat çekici bir söylem değişikliğine de gitmiştir. Nahda Hareketinin yaşadığı bu dönüşümün esaslı bir değişim mi olduğu yoksa konjonktürel mi olduğu merak edilen bir konudur.

Özetle söylemek gerekirse 2011 yılında başlayan ve Arap dünyasını büyük bir kaosa sürükleyen bu isyanlar halkın isteklerini karşılamaktan ziyade emperyal işbirliklerinin arzuladığı hedeflerin bir aracına dönüştürülmüş bulunmaktadır. Son günlerde yeşeren Lübnan, ve Irak isyanları da halkın mevcut konumunun daha da zayıflamasından başka bir sonuç doğurması uzak bir ihtimal olarak görülüyor.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye