Anlamı İşlevi ve Tarihi itibarı ile Kemalizm - Celaleddin Vatandaş

04.09.2018

Kemalizm veya Atatürkçülük  nedir?

Türkiye’nin 70-80 yıldır gündeminden düşmeyen, toplumsal ayrışmalara ve hatta çatışmalara yol açan, askeri darbelerde meşruiyet aracı olarak kullanılan, iktidarda kalabilmenin teminatı işlevini yerine getiren Kemalizm’in temel özellikleri nelerdir?

Hemen herkes biliyor ki konuya ilişkin çok farklı tanımlar ve değerlendirmeler yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Konu ile ilgili yazılmış çok sayıda kitap ve makale var. Herhangi bir üniversitenin veya il halk kütüphanesinin kataloğunda yapılacak yüzeysel bir taramayla bile, Kemalizm hakkında binlerce kitaba ve makaleye ulaşmak mümkün. Konu hakkındaki gazete yazıları, siyasetçi söylemleri, düzenlenmiş konferanslar, resmi veya yarı resmi konuşmalar ise sayısız denecek kadar çok. Zira özellikle son elli yıldır hemen herkes Kemalizm’den bahsetti ve bahsediyor.

Konuyla biraz ilgilenen hemen herkes biliyor ki, söz konusu tanım ve anlayışların hepsi, bir diğerinden farklı bir şeyler anlatıyor, savunuyor, iddia ediyor. Birine göre bağımsızlığın sembolü, diğerine göre sömürgeleşmenin ismi; birine göre toplumsal özgüven, diğerine göre toplumsal akıl tutulmanın Türkiye versiyonu; birine göre dinsizlik, diğerine göre dindarlık; birine göre toplumsal barışın teminatı; diğerine göre toplumsal dayatmaların sebebi, birine göre demokrasi, diğerine göre totaliterliğin tipik hali… olarak anlam kazanıyor. Zira herkesin kendine göre bir Kemalizm tanımı ve anlayışı var. Bu sebeple de  birinin ‘ak’ dediğine, diğeri çok kolaylıkla ‘kara’ diyebiliyor. Bu sebeple de hakkındaki yayınların, konuşmaların çok olması, Kemalizm’in ne olduğunu anlamaya katkı sağlamadığı gibi, konuyu daha da anlaşılmaz kılıyor ve kılmaya da devam ediyor. Buna rağmen soruyu tekrar sormakta yarar var; Kemalizm nedir? Bu önemli soru ile ilgili yukarıda kısaca değindiğimiz karışıklık ve karmaşa, bu soruyu cevaplama girişimi öncesinde bir başka sorunun sorulması gerektiğini ortaya koyuyor; tabii ki eğer ilgili soru doğru cevaplanmak isteniyorsa.

Soru şudur: Mevcut karışıklığa bir katkıda bulunmadan, ilgili sorunun mümkün olduğunca en doğru cevabını verebilmek için nasıl bir yöntem takip etmek gerekmektedir? Kemalizm’in ne olduğu sorusunu cevaplamak için bugünden başlayarak son 10-20-30 yıl içinde yazılmış yayınlar dikkate alınabilir. Bu yayınlardaki Kemalizm ile ilgili tanımlar ve açıklamalar, verilecek cevaba referans olabilir. Ancak bu son derece yorucu ve sonuca ulaştırma garantisi bulunmayan bir yöntem olacaktır.

Çünkü sayıları fazla olmayan bazı yayınları bir yana bırakarak genel bir değerlendirme ile ifade etmek gerekirse, bugünden geriye doğru giderken takip edilen güzergâhta karşı karşıya kalınan yayınlar Kemalizm’i yeteri kadar anlamaya ve tanımaya yetmeyeceği gibi, yanlış anlamaya sebep olma ihtimalleri de oldukça yüksektir. Zira neredeyse hemen hepsi bir ön kabulün temsilciliğini yapıyor. Ön kabullerini ‘ispatlamanın’ çabasını sürdürüyorlar. Tarihsel delillerden değil, kanaat ve düşüncelerden hareket ediyorlar. Bu günden hareket ederek geriye doğru giderken karşılaşılan ve Kemalizm’i anlatma iddiasında bulunan yayınları veya bu yayınlarda egemen olan bakış açısını kabaca iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci ve ağırlıklı kesimi Kemalizm’i ve öznesini yüceltici ifadelerle tanımlayan ve anlatan yayınlar oluştururken; ikinci kesimi ise Kemalizm’i ve öznesini aşağılayan ifadelerle tanımlayan ve anlatan yayınlar oluşturmaktadır. Bir kesimde övgü, diğer kesimde ise yergi hâkim.

Ama şu tereddütsüz ifade edilebilecek bir gerçek ki, övgü veya yergilerle dile getirilenlerin tarihsel veya sosyolojik gerçekliği ciddi anlamda kuşku barındırır; bu hemen her zaman böyledir. Dolayısıyla söz konusu iki yaklaşım da, konunun gerçeğini, yaşanmış olanını doğru tespit etmeye ve anlamaya yarayacak imkânlar sunmamaktadır. İdeolojik, politik söylemler ise işi hepten içinden çıkılmaz hale getiriyor ve hatta getirmiş durumda. Tüm bu sebeplerden dolayı da Türkiye’nin son yüzyıllık tarihinin; bu yüzyıllık zaman dilimindeki siyasi, kültürel, dini, ekonomik… yaşanmışlıkların ve tüm bunların mevcut durumlarının önemli referansı olan bir şahsiyet ve onun gerçekleştirdikleri üzerinde hala ortak bir anlayış oluşturulabilmiş değil. Böyle olunca da Türkiye’nin yakın dönem tarihi ve bu tarihe yön veren özellikleri çok az bir kesim hariç hemen hiç kimse tarafından doğru veya tam bilinmiyor. Özellikle kitleler sloganların peşine takılıp gidiyorlar. Daha da ilginci, bilinmesi gerekenleri bilmeyenler, konunun gerçeğine ulaşmak için okumak ‘zahmetine’ bile katlanmıyorlar. Sadece övücü veya yerici söylemleri tercih edip, mevcut önyargılarını pekiştiriyorlar. Sözü uzatmadan söylemek gerekirse; Kemalizm’i doğru anlamanın ve özelliklerini her türlü yanlılıktan uzak bir şekilde tespit edebilmenin doğru yöntemi, Kemalizm’i inşa eden yazılı metinleri, özellikle de inşa sürecinin ilk zamanlarındaki yazılı metinleri dikkate almaktan geçmektedir. Yöntem, söz konusu metinleri konuşturmaktır. Burada da bu yapılmaya çalışılacak. Ama bu yapılırken, ‘mermer bloktaki gizli heykeli ortaya çıkarmak’ olarak tanımlanan bir tutum veya anlayışa sahip olunmayacak. Önceden belirlenmiş bir ‘tip’ tarihsel verilerin işaret ettiği şey olarak takdim edilmeyecek. Çünkü amaç, bir kavramı veya o kavramın referansı olan bir şahsiyeti övmek veya yermek olmayacak. Genel anlamda 60-80 yıldır ve özellikle de son 40-50 yıldır egemen olan bir anlayışın özelliklerini ve bu anlayışın ‘yarattığı’ şahsiyeti tespit etmek amaç olacak. Bunu ise belirttiğimiz gibi Kemalizm’i ‘yaratan’ erken dönem yayınlarını dikkate alarak yapacağız. Ancak bu arada özellikle ve altını çizerek şunu hatırlatmak gerekmektedir: Adına referansla Kemalizm diye bir anlayış ve hayat tarzı, inanç ve düşünce oluşturulmuş Mustafa Kemal’in tarihsel gerçekliği bizi en azından bu yazı bağlamında hiçbir şekilde ilgilendirmiyor. Konumuz, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bazı yazarların, şairlerin, siyasetçilerin, sivil ve asker bürokratların inşa ettikleri bir şahsiyet ile ilgilidir. Bunu derken ‘şahsiyet’ ifadesini bilerek kullanıyor; bilinçli olarak somut bir isim zikretmiyoruz; çünkü Kemalizm’i inşa eden tutum ve anlayışın konusu olan ‘şahsiyet’ tarihi gerçekliğe sahip olmayan; şu veya bu amaçların motivasyonuyla oluşturulmuş sanal bir şahsiyettir. Bu şahsiyetin isminin tarihi bir karakterle aynı olması, sanallığını yok etmemektedir. Türk Dil Kurumu ve “Kemalizm Dini” Kemalizm’in inşa sürecinde, sürecin başlangıcı sayılabilecek bir zaman kesitinde yapılan bir tanıma göre ‘Kemalizm Türkün dinidir’. Bu tanım bu ifadedeki biçimiyle, devletin bir kuruluşu olan Türk Dil Kurumu’nun 1944 tarihli Türkçe Sözlük’ünde, üstelik ‘din’ maddesinde geçmektedir. İlgili maddede ‘din’ ile ilgili üç ayrı tanıma yer verilmiştir. Bunlardan üçüncüsüne göre ‘din’ ‘İnanılıp çok bağlanılan fikir veya ülkü’ anlamına gelmektedir. Bu açıklamaya örnek olarak da söz konusu cümle verilmiştir: ‘Kemalizm Türk’ün dinidir’ . Bu oldukça ilginç ve son derece manidar 

Sözcüğün söz konusu Sözlük’ün sonraki basımlarındaki durumunu takip ettiğimizde; Sözlük’ün 1959 tarihli basıbir durumdur. Zira bu, Türkiye’yi Batılılaştırmak idealiyle hareket eden kadroların mesailerinin çoğunu Din’i [İslâm’ı] vicdanlara ve mabetlere ait kılma çabası yürütürlerken kendi adlarına bir ‘din’ inşa etmiş oldukları anlamına gelmektedir. Bu tespitimize ve tespitimizin referansı olan Sözlük’teki örnek cümlede dile getirilen anlayışa itiraz yöneltileceği kesin. ‘Kemalizm Türk’ün dinidir’ sözcüğünde dile getirilen anlayışın genel ve yaygın kullanımdaki anlamıyla ‘din’ olmadığı; dolayısıyla kastedilen ‘din’ ile hiçbir şekilde İslâm, Hristiyanlık, Musevilik, Budizm, Hinduizm… anlamında bir din kastedilmediği dillendirilebilir. Eğer sadece Sözlük’ün ilgili maddesindeki tanım dikkate alınırsa, söz konusu itiraz haklı bulunabilir. Ancak döneme ve daha da önemlisi Sözlük’ün yayınlandığı tarihin öncesine ait diğer bazı tespit, tanım, açıklama ve yorumlar dikkate alındığında durumun hiçte iddia edildiği gibi olmadığı anlaşılıyor. Zira bahsettiğimiz dönemin yayınlarında Kemalizm’in İslâm, Hristiyanlık, Musevilik, Budizm, Hinduizm… gibi bir ‘din’ olarak inşa edilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Bu da ‘Kemalizm Türk’ün dinidir’ ifadesini makul kılmaya çalışan itirazları temelsiz bırakmaktadır. İslâm’ın İtibarsızlaştırılması Cumhuriyet döneminin erken zamanlarında gündeme gelen ve sonradan ismi Kemalizm olacak anlayışın bir ‘din’ olarak nasıl inşa edildiğini incelerken, öncelikle bu ‘yeni din’e nasıl alan açıldığını dikkate almak gerekmektedir.

Bir diğer ifadeyle Kemalizm’in bir ‘din’ olarak nasıl inşa edildiğini anlamak için, sürecin önemli bir aşaması olan toplumun mevcut egemen dininin (İslâm’ın) nasıl ‘ötekileştirildiğini’ dikkate almak gerekmektedir. Zira bu sayede, inanç ve anlayışta, ibadet ve hayat tarzında İslâm’dan boşaltılan yeri Kemalist ideologların inşa ettikleri Cumhuriyet dönemi Türkiye’sine özgü olan, ulusal karakterli bir ‘din’ almıştır. İslâm’ın Türkiye’nin batılılaşma tarihindeki yeri ve anlamı etkisizleşmekten itibarsızlaşmaya evrilerek ilerlemiştir. Sürecin başlangıcında Tanzimat vardır. Tanzimat’ı takiben başta hukuk alanında olmak üzere gerçekleştirilen uygulamalarla toplumsal hayattan uzaklaştırılarak etkisizleştirilen/sınırlandırılan İslâm, İkinci Meşrutiyet dönemiyle birlikte itibarsızlaştırma muamelesiyle karşılaşmıştır. Cumhuriyetin ilk yılları ise etkisizleştirme ve itibarsızlaştırma politikalarının en güçlü şekilde birlikte yürütüldüğü bir zamanı teşkil etmiştir. İslâm’ın itibarsızlaştırılması çabalarının Cumhuriyet dönemindeki ilk örneklerinden birisi Halide Edip’in Vurun Kahpeye, diğeri ise Reşat Nuri’nin Yeşil Gece isimli romanlarıdır. Vurun Kahpeye romanı 1923 yılı sonlarında  Akşam  gazetesinde tefrika edilmiş, 1926 da ise kitap olarak yayınlanmıştır. Reşat Nuri ise Yeşil Gece’yi Mart-Eylül 1926’da kaleme alıp 1928’de yayınlamıştır.

Bu iki roman da Cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki sivil ve asker bürokratların zihniyetine ve planlanmış toplumsal değişim projesinin niteliğine tanıklık etmesi açısından önemlidir. Vurun Kahpeye romanının kurgusunu oluşturan olaylar, iç içe girmiş birkaç gerilim hattı üzerinde; birkaç farklı zihniyet ve hayat tarzı arasında gerçekleşmektedir. Bunlardan birisi vatanseverlik-hainlik hattında yer alırken, bir diğeri ise Kuvây-ı Milliye-Yunan kuvvetleri kutuplarında anlam kazanan hatta yer almaktadır. Kitabın asıl gerilim hattı ise din ve dindar ile ilgilidir. Din ve dindar konusu ilginç bir şekilde ‘hain ve ‘Yunan’ cephesine yamanmış; karşısına ise ‘vatanseverlik’ ve ‘Kuvây-ı Milliye’ yerleştirilmiştir. Ancak bireysel ve toplumsal bir ihtiyaç olan ‘din’ tamamıyla reddedilmemiş, mevcut olan din [İslâm] olumsuz bir yere konumlandırılırken, olumlu cephede (vatanseverlik ve Kuvây-ı Milliye’nin yanında) yeni bir dinin güçlü sinyalleri verilmiştir. Bu dinin kahramanı ve temsilcisi öğretmen Aliye’dir. Vurun Kahpeye’de, başkahraman Aliye’nin şahsında yeni bir din algısı inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken mevcut din, olumsuz örnekler üzerinden eleştirilerek, aşağılanarak ötekileştirilmiştir. Yeni dinin en önemli özelliğini ise sadece vicdana ve mabede ait olması oluşturmaktadır. Bu dinin hayatla, sosyal ilişkilerle bir ilgisi bulunmamaktadır. Hayatla, sosyal ilişkilerle ilgili olan ‘eski din’ olumsuz Hacı Fettah Efendi örneği üzerinden yerilip aşağılanmıştır. Romana göre ‘eski dinin’ temsilcisi Hacı Fettah Efendi ‘yobaz’, ‘şeriatçı’, ‘bağnaz’, ‘hain’, ‘sahtekâr’, ‘entrikacı’, ‘çıkarcı’, ‘vatan haini’, ‘gerici’ bir karakterdir.

‘Yeni din’in temsilcisi Aliye ise ‘ilerici’, ‘aydın’, ‘akıllı’, ‘ahlaklı’, ‘vatansever’ bir şahsiyettir. Reşat Nuri’nin kaleme aldığı Yeşil Gece’nin temel kurgusunu ise memleketi yalnız ‘yeni mekteb’in, yeni eğitim ve öğretimin, deneysel bilimlerin kurtaracağına inanan öğretmen Şahin’in, Hafız Eyüp’ün temsil ettiği ‘gerici’, ‘yobaz’, ‘bağnaz’ ve ‘çıkarcılar’ ile savaşı oluşturmaktadır. Halide Edip’in Vurun Kahpeye’deki Hacı Fettah Efendi ile verdiği mesaj, Reşat Nuri tarafından Hacı Fettah Efendinin benzeri bir şahsiyet olan Hafız Eyüp üzerinden verilmiştir. Hafız Eyüp de, düşmanla işbirliği eden, çıkarcı, sahtekâr, yalancı, kişisel çıkarları için her şeyi yapabilecek anlayışta olan ‘yobaz’, ‘makam düşkünü’ ve ‘vatan haini’ bir kişiliktir. Bu haliyle de diğer birçok ‘hoca’, ‘hafız’ ve ‘hacı’yı temsil etmektedir. ‘Türk Tarihinin Ana Hatları’ ve İslâm 1930 yılının sonlarına doğru, Türk Tarihinin Ana Hatları ismiyle bir kitap yayınlanmıştır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in talimatıyla kurulan ve amacı Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek3 olduğu ifade edilen Türk Tarih Heyeti’nin tamamına yakını politikacı olan üyelerinden teşkil eden bir kurul tarafından hazırlanan söz konusu kitap, ismine ve konu başlıklarına bakıldığında bir tarih kitabıdır. Ancak gerek Türk Tarih Heyeti’ni teşkil eden üyelerin uzmanlık alanları ve gerekse Türk Tarihinin Ana Hatları’nda konunun ele alınış yöntemi dikkate alınırsa, gerçek durum resmi olarak ifade edilenden ve görünenden çok farklıdır. Türk Tarihinin Ana Hatları’nın yazarları ideolojik bir amaca hizmet etme arzusuna sahip politikacılardan oluşmuştur. Hedeflenen amaç doğrultusunda böyle de olmak zorundaydı; çünküamaç, yaşanmış gerçekleri bilimsel yöntemle ele alan bir tarih kitabı yazmak değil, inşa edilmek istenen ‘ulus’ için bir tarih ‘yaratmak’ idi. Bu kitapla, doğru görmeye, eyi düşünmeye alıştırmak istediğimiz insanlar Türklerdir. Türklerin yanlış görüşlerden, hatalı düşünüşlerden bir an evvel kurtulması başlıca emelimizdir4 biçiminde takdim edilen Türk Tarihinin Ana Hatları kitabı 606 sayfadan oluşuyordu ve sadece 100 adet basılmıştır. Yalnızca akredite kişilere verilen kitabın bu kadar az basılmasının ve belirli şahıslara verilmesinin sebebi, bizzat Kitap’ta Türk Tarihi Heyetinin başka azalarının ve mevzu ile alakalı zatların mütelea ve tenkit nazarlarına arz olunmak üzere yalnız yüz nüsha basılmıştır olarak açıklanmıştır.

Bundan anlaşıldığına göre, ‘ulusal tarih yaratma’ projesinin gereği olarak telif ve tercüme yoluyla hazırlanan bu kitap ile inşa sürecine girilmiş olan ulusal tarihin genel hatları ve niteliği belirlenmiştir. Bu kitap ise ‘yaratılacak ulusal tarihin tarihçileri’ için bir referans olması arzulanmıştır. Dolayısıyla örnek ve model bir çalışma olarak planlamıştır. Türk Tarihinin Ana Hatları’nın temel özellikleri dikkate alınacak olursa; kitapta genel anlamda İslâm dönemi, özellikle de Osmanlı dönemi en özet biçimiyle geçiştirilmiştir. İlgi ve alaka tamamen denecek düzeyde İslâm öncesi döneme verilmiştir. İnşası sürdürülen ulusal tarihin temeli, İslâmî dönem aşılarak, Şamanist döneme atılmıştır. Fakat gerektiğinde Çin’in, Hint’in, Mısır’ın antik dönemi bile referans alınmış fakat İslâmî dönem referans alınmamıştır. Bu sebeple örneğin Osmanlı dönemine sadece 50 sayfalık bir yer ayrılırken, ‘Türklerin kurduğu ve geliştirdiği medeniyetlerden’ Çin’e 54, Hint’e 33, Kalde, Elam ve Akatlar’a 25, Mısır’a 32 sayfa yer ayrılmıştır. Bu demektir ki, İslâm ile olan bağ sadece yasal, siyasal, kültürel, ekonomik alanlarda değil aynı zamanda tarih alanında da koparılacak ve tarihin İslâmî dönemine ancak, inşa edilmeye çalışılan ulusal döneme meşruiyet kazandırmak için müracaat edilecektir. Aynen Cumhuriyet rejimini ve dönemini yüceltmek için Osmanlı dönemine yapılan atıflarda olduğu 4 Türk Tarihinin Ana Hatları, İstanbul, Devlet Matbaası, 1930, s.3 5 Türk Tarihinin Ana Hatları, İstanbul, Devlet Matbaası, 1930, s. iç kapak gibi. Esasen bu, dönemin en yaygın şekilde başvurduğu taktiklerden birisidir. Bu, Osmanlıyı (veya bazen de genel anlamda İslâm dönemi) aşağılayarak Cumhuriyet dönemi uygulamalarını, şahsiyetlerini ve anlayışlarını daha iyi, yüce, doğru, başarılı gösterme biçiminde işleyen bir algı yönetimidir. Bunun sayısız örneklerinden birisi şöyledir: Eskiden Türkiye’de (istibdat) idaresi hükümrandı. İstibdat bütün memleketin, bütün memleket halkanın (padişah) denilen bir adam, çok fena talihsiz, kendi zevkinden başka bir şey düşünmeyen bir tek kişi tarafından, kendi keyfine göre idare edilmesi demektir6 . İlkokula ait bir ders kitabında yer alan bu ifadelerde kendisini açıkça ortaya koyduğu üzere, cumhuriyet rejimi ve cumhuriyet rejiminin mevcut yöneticileri dolaylı olarak övülüp yüceltilmiştir. Bu yapılırken mevcut durum ve hal dikkate alınmamış, Osmanlıya ait kılınan ‘istibdat’ referans alınmıştır. ‘Kendi zevkinden başka bir şey düşünmeyen bir tek kişi tarafından, kendi keyfine göre idare edilmesi’ olarak tanımlanan ‘istibdatın’ ‘eskiye/Osmanlıya’ ait olduğu ifade edilirken de mevcut sistemin istibdat ile ve dolayısıyla ‘kendi zevkinden başka bir şey düşünmeyen’ bir kişinin yönetim tarzıyla ilgisi bulunmadığı, yani ‘bireysel zevklerin/keyiflerin’ etkisini bulunmadığı bir yönetim tarzına sahip olunduğu mesajı verilmiştir. Dönemin Yurt Bilgisi ve Tarih kitapları başta olmak üzere çoğu ders kitabında benzer ifade ve görüşlere yer verilmiştir. Hepsinde de en açık şekliyle bir algı yönetimi söz konusudur. 6 Ahmet Refik, İlk Mekteplere Yurt Bilgisi, Suhulet Matbaası, İstanbul, 1928, s. 13

Kitap’ta İslâm’a ilişkin doğrudan veya dolaylı değerlendirmelere ve düşüncelere yer verilmiştir. Örneğin ‘Kâinat’ başlığı altında ‘kâinatın zaman içerisinde sonsuz’ olduğu ifade edilirken, bunun dışındaki inanç ve anlayışlar ise ‘dini kitaplarda hikâye olunan’ şeyler olduğu belirtilerek ‘artık bugün az çok aydınlanmış bir insanın bu gibi masalları hakiki kanaat şeklinde değerlendirmesi ve kabul etmesi mümkün değildir’7 denilmiştir. İslâm’ın açıkladığı ve iman etmeye davet ettiği ‘Allah’ inancını reddetme mahiyetinde olmak üzere şu ifadelere de yer verilmiştir: ‘tabiat, kâinatın varlıklarının birliğidir ve hem de aynı zamanda, kâinatın kanunlarına bağlı, hareket ve kudrettir. O halde, tabiat, hem kanunların sahibi, koruyucusu, hâkimidir; hem de aynı kanunlara bağlıdır. Gerçekten insan tabiatın mahlûkudur. Hayatın büyük kaidesi de tabiata tabi olmaktır’ .

‘[D]evir ilerledikçe bitkilerin ve hayvanların bugün dünyada görülenlere benzeyişleri de arttı. Yavaş yavaş, çirkin ve kaba nesiller, bugünün olgun memeli hayvanlarına dönüştüler. Bu hayvan zümrelerini başında; sıra ile maymunlar, kuyruksuz maymunlar ve insanlar bulunmaktadır’9 . Kitapta ‘Türklerin dinleri’ bahsine genişçe bir yer verilmiş ve İslâm ‘Türkler arasına hariçten giren dinler bahsinde ötekileştirilerek anlatılmıştır. ‘Türk Tarihinin Ana Hatları (Methal)’ ve İslâm Türk Tarihinin Ana Hatları’nın yayınlanmasından bir süre sonra (1931) Türk Tarihinin Ana Hatları (Methal) adıyla yeni bir kitap yayınlanmıştır. Bu kitabın otuz bin adet basılmış olması, Türk Tarihinin Ana Hatları’nda belirlenen ölçünün kabul bulması ve uygulamaya konulması ile ilgilidir. Kitapta genel manada Orta Asya Türklüğü ele alınmıştır. 

Türk Tarihinin Ana Hatları, s.362 Türk tarihi içinde İslâm tarihine ayrılan yer son derece azdır. Orta Asya ele alınırken de İslâmiyet’i kabul etmiş ve İslâm tarihi içinde de değerlendirilebilecek olan Karahanlı’dan bir sayfa bahsedilirken, Gazneliler’lerden ve Samanoğulları’ndan hiç bahsedilmemiştir. Kitap’ta İslâm’dan bahsedilen kısımların Türkler Arasına Hariçten Giren Dinler başlığı altında ele alınmış olması ise son derece manidardır. Bu şekliyle ‘Türklerin ezelden beri tabi oldukları bir dinleri vardı ve İslâm hariçten girdi’ anlayışına güçlü bir vurgu vardır. Bu dinin ise Şamanizm olduğu anlaşılıyor. Kitap’ta dikkat çeken bir diğer ilginç durum ise Türkistan’da İslâmiyet’in intişarından sonra da medeni devirler görüldü11 gibi ifadelerine yer verilmiş olmasıdır. Bu ifade İslâmiyet’ten evvel oldukça ileri bir medeniyet vardı, bu yüksek medeniyet İslâm’dan sonra da kısmen devam etti manasını çağrıştırması açısından dikkat çekicidir. Söz konusu ifade İslâmiyet’in Türkleri medenileştirdiği iddiasına da tepki gibi gözükmektedir. Ayrıca yazar kadrosu pozitivist felsefeyi esas kabul ettiği için, hem bu kitapta ve hem de önceki Türk Tarihinin Ana Hatları’nda Kur’ân’da karşılığını bulan insanın yaratılışına ilişkin açıklamalara karşı çıkılarak, insanın oluşumu ‘bilimin ışığında’ evrimci bir anlayışla ele alınmıştır

Türk Tarihinin Ana Hatları- Methal kitabında din/inanç konuları önemli bir yer bulmuştur. Tüm bunlar ise İslâm referans alınmadan ve Türk Tarihinin Ana Hatları- Methal Kısmı-, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, s. 28  

Bu durum dönemin hâkim eğilimidir. Evrimci anlayış ders kitaplarında insana ilişkin yegâne ve doğru anlayış olarak sunulmuştur. Orta-1. Sınıfta okutulan Tarih kitabı bunun örneklerindendir: Hayat zincirinin son halkası insandır. Öteki memeli hayvanlar gibi insanın da daha basit bir hayvan cinsinden çıkmış olması lazım gelir. İnsanların ve büyük maymunların müşterek bir cetleri vardır. Bu cet dahi, daha basit şekilli bir nesilden, ilk memeli hayvan cinslerinin birinden ayrılır. Bu memeli hayvan da bir nevi yerde sürünen hayvandan ve nihayet bu da balıklardan geliyor ve bunların hepsi, geriye doğru gittikçe, ilk hayat şekli olan iptidai hücreye dayanıyor (Tarih Orta-I, Devlet Basımevi, İstanbul, 1937, s. 5,6). daha da önemlisi İslâmî kabuller reddedilecek şekilde gerçekleştirilmiştir. Örneğin, Herhalde hayatın, herhangi bir tabiat haricî âmilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabiî ve zaruri, bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lâzımdır gibi açıklamalarla Allah’ın yaratıcılığı reddedilmiştir. Mevcut Allah inancının ‘ölmüş ataların, hayata ve olaylara müdahale etme iradesine sahip oldukları inancının’ ürünü olarak doğduğu savunulmuştur. Bunu dile getiren ifadelerden birisi şöyledir: Cet korkusu, idrak edilmeyecek derecede kati bir seyrile ‘Kabile Allahı korkusuna intikal etti. Dimağları, bu düşünceyi geçmiyen insanlar, kâinatı da aile çerçevesi içinde gördü. İnsanlarda cet korkusu tehlikeli hayvanlara karşı olan korku ile karıştı. Bu suretle Allah mefhumunun başlangıç hali olan, ulvileştirilmiş cedde hayvani bir şekil verilmesi, bir merhale teşkil etti14. Dinlerdeki ve dolayısıyla İslâm’daki helal ve haram inancının kaynağının Allah/vahiy olmadığı; tüm helal ve haramların referansının hastalıklar olduğu; hastalık oluşturduğu düşünülen yiyecek ve eşyaların haram kabul edildiği savunulmuştur15. ‘Tarih (Lise-2)’ ve İslâm 1931 yılında liselerde okutulmak üzere dört ciltten oluşan Tarih kitabı yayınlanmıştır. Söz konusu Tarih’ler devlet eliyle, inşası sürdürülen ulusa bir tarih kurgulama/inşa amacına uygun bir anlayışla yazdırılmış ve yayınlanmıştır. İnşası sürdürülen ulusa ve devlete bir temel oluşturma çabası, kitapların her kısmında olanca açıklığıyla görülmektedir. Fakat dikkat çeken yön, hem ulusa ve hem de devlete temel ve karakter tayin çabalarında İslâm’dan ve İslâmî dönemin özelliklerinden titizlikle kaçınılmış olunmasıdır. Kitabın ikinci cildi konumuz açısından önem13 Türk Tarihinin Ana Hatları- Methal Kısmı-, s.14  

Türk Tarihinin Ana Hatları- Methal Kısmı-, s.40 15 Bu anlayışın Orta-1 sınıflarda okutulan Tarih kitaplarındaki örneği şöyledir: Pislenmek korkusu, temizlenmek ihtiyacını doğurdu. Buna birtakım çareler aranmaya başlandı. Temizlenme, saflaşma işi için birtakım yollar, usuller kondu. Bu usullere göre bu işi yapacak insanlar ortaya çıktı. Böylece ilk din fikirleriyle bu ilk din adamlarına yol açıldı. Bunlar kendi düşüncelerine göre birtakım yasaklar ortaya koydular. İnsanlara düşman kuvvetleri memnun etmek için onlara hususi merasimle kurbanlar kesmek, adaklar vermek âdet oldu (Tarih Orta I, İstanbul, Devlet Basımevi, 1937,s. 21). lidir16. Yazarının kim veya kimler olduğuna ilişkin herhangi bir bilginin yer almadığı bu ciltte özellikle İslâm öncesi dönem büyük övgülerle, yüceltici ifadelerle ele alınırken; genel olarak İslâm dönemi, özel olarak da Osmanlı dönemi olumsuz ifadelerle ele alınmıştır. Kitapta özellikle Hz Peygamber’e ve Kur’ân’a yönelik ‘sıradan’, ‘aşağılayıcı’ ifadeler ve yakıştırmalar oldukça dikkat çekici düzeydedir. Buna ilişkin bir örnek olarak şu satırlar dikkate alınabilir: İsa dini, Muhammed dininin aksi olarak, idare ve siyaset işleriyle alakasızdı17. Kitapta İslâm’ın ve İslâm’ın kaynağı olan Kur’ân’ın ilahi bir kitap olmadığına vurgu oldukça açık ve güçlüdür: Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. Bu esasları içeren cümlelere ayet, ayetlerden meydana gelen parçalara da sure derler. İslâm rivayetlerinde bu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek aracılığıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur… Muhammed’in Peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayetler vardır. Bunlar pek çok efsanelerle karışmıştır. Hakikatte Peygamber’in ilk söylediği Kur’ân ayetlerinin ne olduğu kat’i 16 Kitabın 79-184. sayfaları arasında yer alan ‘İslam Tarihi’ başlıklı 14. ünite ilk önce Türk Tarih Kurumu Üyelerinden Zakir Kadirî (Ugan)’ye yazdırılmıştır. Yazılan bölüm o sıralar Yalova’da ikamet eden Mustafa Kemal’e gönderilir. Mustafa Kemal söz konusu bölümü titiz bir şekilde okur ve söylemeye mecburum ki bir mütehassısın kafasından, kaleminden ve tertibinden çıkmışa benzemiyor diyerek beğenmediğini söyler. Bu bölümün Şemseddin Günaltay tarafından yazılmasını ister. Heyete gönderdiği mektupta Muhterem azamızdan Şemseddin Beyefendi -ki bu notları etüd etmekle meşguldürbenimle aynı fikirdedir ümit ederim. Şemseddin Bey’in bu notlar üzerinde yapacağı tadilata ve kitap tertibine, ne noktai nazardan ehemmiyet vermesi faydalı olacağını zannettiğim bir numûneyi takdim ediyor  surette malum değildir.

Anlatımdaki, Hz. Peygambere ilk vahyolunan… yerine peygamberin ilk söylediği ilk Kur’ân ayetleri… ifadesi veya Hz Muhammed’e vahyolunan kitaba Kur’ân denir yerine Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’ân denir denmiş olması dikkatlerden kaçmamaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in insanlara tebliğ ettiği ayetler, uzun süreli tefekkürün mahsulü olarak yorumlanarak, bunların ihtiyaçlara göre takrir edildiği, Hz. Peygamber’in kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine19 vatandaşlarını davete başladığı ifade edilmiştir. Kitap’taki üslup kabalığı da dikkat çekicidir: Caminin duvarına bitişik olmak üzere Muhammed ile karıları için kerpiçten yatacak odalar yapıldı. 

Daha da ilginç ve önemli olanı ise yalancı ‘peygamber’ Müseylime için hakikatte Müseylime de kıymetsiz sayılmayacak ahlaki ve dini bir mezhep ortaya koymuştu ifadesine yer verilmiş olmasıdır. Tarih-Lise 2 kitabında İslâm’ın Hz. Peygamber’in ürünü olduğu, dolayısıyla herkesin kendine göre bir din oluşturabileceğine yönelik güçlü imalara da rastlanmaktadır: Muhammed hayatında her gününün icabatına göre muvafık çare ve tedbirler tatbik ederek İslâm cemaatini muvaffakiyetle idare ederdi. Eğer O, Arabistan haricindeki kavimlerle temasa girseydi ihtimal 18 Tarih II, s. 90, 91. 19 Tarih II, s. 89 20 Tarih II, s. 93 21 Tarih II, s. 112. ki birçok yenilikler ve değişiklikler yapacaktı. Çünkü O, son derecede terakkiverper bir ruha malikti; sistemini daima muhitin icaplarına göre ıslah ve tatbik etmeye amade idi. Muhammed gerek dini meselelerde, gerek içtimai hususlarda bir ıslah yapmak lazım geldiği zaman kendini hiçbir şeyle bağlı görmemiştir. Daima tekâmüle doğru yürümüştür. Ölüm, bu tekâmülü birdenbire kesti. Muhammed’den sonra İslâm âleminde görülen durgunluk ve tedenni sebebi Muhammed’de değil, onun haleflerinin Muhammed’in mesleğinin ruhunu değil, metnini almalarında aranmalıdır. Bu büyük hakikat ancak Türkiye Cumhuriyeti devrinde hakkıyla idrak edilmiş ve icabatı yapılmıştır.

Kitapta, Kur’ân’ın, Hz Peygamber’in uzun süreli düşünce ve zihinsel çabalarının ürünü olduğuna yönelik ifadeler de yer almaktadır: Muhammed Mekke’de müşriklik muhitinde ve etkisinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler pek derin bir surette zihnini işgal ediyordu.

Burada Hz Peygamber’in ‘müşriklik etkisinde büyüdüğü’ ifadesinin yanı sıra, geleneklere aykırı bir şekilde Hz Peygamber’e yönelik hitap da ayrıca dikkat çekicidir. ‘Muhammed’ denilerek sıradanlaştırıcı bir tutum izlenmiştir. Hz Peygamber’i ve İslâm’ın bazı temel kavramlarını sıradanlaştırıcı ifadeler kitapta sıklıkla yer almaktadır. Hicret’le ilgili şu ifadeler bunun örneklerinden birisidir: Muhammed de Mekke’den kalkıp Medine’ye kaçtı. Buna Hicret denildi.

Hacerü’l-Esved ile ilgili ifadeler ise şöyledir: Kâbe’de bulunan Hacerü’l-Esved yani siyah taş, Frikler’de de vardır. Bu taşın ziyareti ve tavaf edilmesi Frikler’de daha evvel vardır.

 Kur’ân’la ve İslâm’ın temel ilkeleriyle ilgili şu ifadeler ise hiçbir Müslüman’ın kabul edemeyeceği nitelikte ve tamamen asılsız hezeyanlardır: Tarihe ait bilgiler, yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan gerçekler en yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır.

 ‘Medeni Bilgiler’ ve İslâm İslâm konusunda Kemalist liderlerin inanç ve tutumlarının ne olduğunu tespit etmeye katkı sağlayacak önemli kaynaklardan bir diğeri de Medeni Bilgiler kitabıdır. Mustafa Kemal’e referansla Afet İnan tarafından yazılan Medeni Bilgiler kitabındaki şu satırlar konu bağlamında önemlidir: Türk’ler İslâm dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin (altını ben çizdim C.V.) gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir ümmet siyaseti idi... Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi lisanında değil Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti.

Bu vaziyet karşısında Türk Milleti birçok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık cahil hocalar ağzıyla, ateş ve arayı ile müthiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihar ettiler. Bir taraftan Araplar zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da, Allah kelimesinin ilahi parolası altında, Hristiyan milletlerin idareleri altına geçtiler. Fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmetleri yaptılar ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar.

Mısırda belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler. Hırkasıdır diye yalan bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular halife oldular. Gâh şarka, cenuba, gâh garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler, his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadetin öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide ve dini his millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olmadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi, dünyanın acısı duyuların tokatıyla, derhal Türk Milleti’nin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdani umumisi, derhal yüzlerce asırlık kudret ve küşayişle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu..? Türk’ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti, artık Türk cenneti değil, eski hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.

‘Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini’ ve Din İnşası Çalışmaları İslâm’a yönelik bu anlayış ve eleştirilerin her geçen gün daha da güçlü şekilde dile getirildiği yıllarda, oluşan ‘dini boşluğu’ dolduracak, İslâm’ın yerine ikame edilecek, yeni bir din inşası çalışmalarını yürütenler de görülmeye başlanmıştır. Bazıları durumdan vazife çıkarırlar. Ve bunun gereği olarak da kurguladıkları ‘yeni dini’ konu edinen kitaplar yazarlar. Bu kitaplardan birisi 1934 yılında Milli Din Duygusu ve Öz 27 Afetinan, A. Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1969, s.365- 367 Türk Dini ismiyle yayınlanmıştır.

Kitabın yazarı ‘A. İbrahim’ ismine sahip birisi olup, hakkında bilgi mevcut değildir. İsmi kuvvetle muhtemel müsteardır; yani sahte. Son sayfadaki 13.8.1931 tarihini gösteren nottan anlaşıldığına göre kitabın yazımı tamamlandıktan sonra yayınlanması için birkaç yıl bekletilmiştir. Bu bekletmenin sebebinin ‘yeni din’ için ‘şartların olgunlaşmasını’ beklemek olması kuvvetle muhtemeldir. Kitapta, insanların ilk dini tabii olan mahalli dindir (sf:7), Zaten hakkı doğuran vicdandır. « Xnofon » Ksenofon, un dediği gibi mâbudları halkedenler [yaratanlar] insanlardır (s. 9) gibi ifadelerle ‘din’in insan ürünü olduğu ifade edildikten sonra, zaman ve mekân ile ilgili sonsuzluk düşüncesinin ‘ezeli ve ebedi Hâlık’ inancını oluşturduğu ve bu anlamıyla ‘Allah’a inanılabileceği, ancak peygamberliğin gerçek olmadığı dile getirilmiştir: Peygamberler zamanlarının en birinci âlimi olsalar bile sonradan gelecek bütün asırların keşfiyatını zekâlarında cemedecek değillerdir ya! Bugünün âlimi yarının cahili demektir (s.75). Ayrıca insanların seviyesine göre tebligatta bulunan peygamberler sırasile birbirini itmam ederek o peygamberlerden biri kendisinden evvel gelen diğer peygamberlerin hükümlerini amelden ıskatla yeni hükümler vazederek daha vasi tebligatta bulunmuştur. En nihayet hazreti Muhammet de çok vasi İslâmiyet dinini tebliğ ediyor. Bu dinin azametine o kadar emin oluyor ki kendisinin ahır zaman peygamberi olduğunu ve dininin en son din olduğunu bütün insanlara tebşir ediyor. Hatta bu emniyet saçma bir gurur ifade ediyor. O zamana göre âli his ve fikirlerine hüsnü niyetle mağrur olan Muhammet kendisini bütün İslâmlara karşı Allah’ın nazarında şefaatçi olarak tanıyor. İçtimaî hayatı hiçe indiriyor. İnsanları aristokrat bir zihniyete, cemiyeti ferde itaate sevk ediyor, Acaba insaniyet namına bu doğru mudur? (s. 58) denilerek peygamberlerin birer herhangi bir filozof gibi düşünülmesi gerektiği ifade edilmiştir. Kitaba göre tüm dinler eskir ve işlevlerini kaybederler: Eski dinler tekâmülü kabul etmiyorlar. Bu vaziyet karşısında da medeni insanların hislerine hitap etmekte aciz kalacaklardır. Onun için ben mütekâmil bir dinin vücudunu zaruri görüyorum. Eskimiş, cüce kalmış 

A. İbrahim, Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini, Türkiye Matbaası, 1934. ve dumura uğramış eski dinlere karşı inkişaf ve tekâmülü kabul eden asri bir din iddiasında bulunuyorum. (s. 5). Fakat buna rağmen din önemlidir ve gereklidir. Dinler eskidikleri ve işlevlerini kaybettikleri ve dini ‘yaratan’ da insan olduğuna göre mevcut durumda ‘Türkler’ ve ‘Türkiye’ için de bir dine ihtiyaç doğmuştur: Din milletlerin benliğine müessir olan en mühim içtimai bir hadisedir. Bu vaziyet karşısında bizim için gayri milli olan İslâmiyet dini yerine milli ve mütekâmil bir dinin vücuduna çalışmak zarureti hâsıl oluyor. İşte ben dinin zaif cihetlerini göstererek mütekâmil bir din hangi esasa müstenit olmalıdır? Bunu izaha yelteniyorum (s. 3). Hak dini kalmamıştır (s.19) diyen yazar, bu aşamada inşa edilmesi, egemen olması arzulanan dini anlatmaya geçer:

Devam Edecek...

Umran Dergisinden alınmıştır

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye