Alev Alatlı: Gerçek, Kafdağı’nın arkasına kaçar. Arayın ki, bulasınız

16.07.2018

“Cahil, gerçeği idrak edemez, küçümser. Korkak, gerçekle yüzleşmeyi reddeder, hırçınlaşır. Hain, kendi çıkarının peşinde, gerçeği tahrif eder, saptırır.  Gerçek, Kafdağı’nın arkasına kaçar. Arayın ki, bulasınız.” diyen Yazar Alev Alatlı ile Tahmis Dergisi Alev Alatlı'nın kitapları ve yarattığı karakterler üzerinden bugünü konuşmaya ve yorumlamaya çalışmış. Tahmis Dergisi Yazı İşleri Sorumlusu Haydar Mutaf’ın gerçekleştirdiği keyifli röportaj ile sizleri baş başa bırakıyoruz.

Hertaraf Haber

 

Hocam, Günay Rodoplu ve onun eşsiz hikâyesi ile Türkiye 1992’de tanıştı. Rodoplu için 1992’de “azgın iştahların beslediği, cehaleti şehvetle bağrına basan Türkiye toplumumun kıydığı bir aydın” demiştiniz. Peki, Günay Rodoplu yaşasaydı bugünü nasıl yorumlardı? ya da Bugünün Türkiye’sinde Günay Rodoplu’yu siz nasıl tanımlardınız? 

Her şeyden önce, Türkiye sevdasını ister istemez törpüleyen ümmetçilikle uzlaşamaz, çok zorlanırdı diye düşünürüm. Dikkat ederseniz, İslâmi değerlere başarıyla sahip çıkan ’80 kuşağının -üniversite yılları anlamında ’80 kuşağından söz ediyorum – çocuklarını bugün artık “yerli ve milli” diye ifade edilen değerlerden uzak tutmuşlukları vardır.  Rodoplu, okullardan andın kaldırılmasından başlayarak, put yıkıyoruz diye Türkiye Cumhuriyeti’nin hemen her kurumuna saldıran Genç Sivillerin teşvik edilmelerini,  milli ses veren söylemlerin alay konusu edilmelerini, ordunun küçük düşürülmesini üzüntüyle karşılar, “düşmanımın düşmanı dostumdur”dan öte anlamı olmayan “mankenci-solcu-İslamcı” türünden amorf ittifaklara  kahrolurdu.  Hatırlarsanız,  HaberTürk, Abdurrahman Dilipak, Mehmet Ali Alabora, Sami Evren birlikteliğine bu ismi takmıştı, 2001 veya 2002de.  Nitekim bunların bedelini HDP’ye oy veren “İslamcı” gençlik, son yıllarda giderek artan “Türkiye’den kaçış” şeklinde ödüyoruz.  Mamafih, Rodoplu bunlara şaşırmazdı da. “OK Musti Türkiye Tamamdır” yani “Yaşasın Türkiye’nin de sonunu getirdik!” öngörüsü de onundur.

 Peki hocam ‘Viva Le Muerte – Yaşasın Ölüm’ kitabında Günay Rodoplu Türkiye toplumunun henüz “homo-economicus” olmadığını, bu nedenden dolayı da hala bir umut olduğunu söylüyordu. Bugün yaşasaydı hâlâ bu fikrinde ısrarcı olur muydu?

Bence olurdu, evet. Nitekim 3,5 milyon sığınmacı şöyle dursun, bu iktidarın kısıtlı imkânları olan kesimlere sağladığı misli görülmemiş sosyal yardım, ücretsiz hastane, kitap vs.,  homo economicus zihniyetinin hiç ama hiç yerleşmediğini söyler. Hangi homo economicus almadan verir?

Günay Rodoplu ile Dr. Sernea’nın Hilal’in Kadınları üzerine yaptıkları konuşmada, “milliyetçimisiniz ?” sorusuna verdiği yaklaşık iki sayfalık muazzam cevap okurlarınızın ezberindedir. Bu cevabın final cümlesinde “(Milliyetçilikten) batılılaşmaktan yaya kalma pahasına, kendi kültürüne sahip çıkmayı anlıyorsanız, bakın o doğru, evet milliyetçiyim” demişti. Bu harika milliyetçilik tanımlaması üzerinden paçozluk kavramını bir kez daha açıklar mısınız?

Filistinlilere ayıp etmemek için “paçozluk” dediğim kavramın asıl adı “Filistinizm” malûm. Sanattan, siyasete, eğitimden edebiyata, hemen her alanda standart kaybı, adileşme, bayağılaşma anlamındadır.  Filistinizm yerleşmeye görsün, vatan sevgisi gibi kavramlar da çaptan düşecektir. Nitekim geldiğimiz noktada bir zamanların cengâver ülkücüleri bile Enver Paşa’yı savunmaktan aciz.  Akşener ki, ömrü ocaklarda geçmiştir, kıdemli bir asenadır, onun bile Türküm demekten kaçınır olduğunu görüyor olmalısınız.

Paçozluk için, batılılaşma adına kültürünü reddetmek ya da batıyı reddederken aynı zamanda batılı metodlarla kültürünü tanımlamaya çalışmak yani baltalamak diyebilir miyiz? Yani, Günay Rodoplu “O Ses Türkiye, Pop Star Alaturka veya Ramazan ayında TRT de Kur-an’ı Kerim’i güzel okuma yarışmasını (Efendim, biliyorsunuz sosyal medyada ‘O Ses Kur-an’ olarak tanınıyor program) nasıl değerlendirirdi.?

Paçozluğun tezahürlerinden birisidir diyebiliriz ama kavramın bütününü yansıtmaz. Örneğin, hem tıp eğitimi alıp hem de haramdır diye erkek hasta tedavi etmekten kaçınmak da paçozluktur. Veya bizi bozar kardeşim diye Yahudi tarihini öğrenmekten imtina etmek paçozluktur.  Bence Rodoplu teşvik mahiyetinde yarışmalara karşı çıkmazdı.  Çıkmazdı da, Kuran’ı Kerim’i en güzel okuyanın neyle ve nasıl taltif edildiğini sorgulardı. Diyanetin başına mı getirirler, Sultanahmet’e vaiz mi atarlar?   Amaç nedir, neye yarar, diye bakardı.

Mesele artık “İslamcı”-“Laikçi” veya “Doğucu”-“Batıcı” ayrışmasından öte, bu kümelerin içindeki ayrışmalar. 

Hocam, ‘Nuke Türkiye’  kitabında David’in Türk basınında gruplaşmış yazarların kendi içinde gönderme yapmasını incelediği bir bölüm var. Hatırlarsınız Rodoplu bu duruma “grup zinası” diyordu. Bu noktada gittikçe kutuplaşan ülkemizde, grup zinası artık keskin kutuplaşmanın sonucu olarak ensestliğe doğru kaymaya başladı fikrine katılır mısınız?

Kutuplaşma sözcüğü bence doğru değil,  hele de kutuplaşmanın keskin olduğu hiç doğru değil, çünkü “kutup” iki karşıt uçta odaklanmayı ima eder. Siyah-beyaz gibi, sol-sağ gibi. İki karşıt uç yoksa muhtelif noktalarda birikmelerden, odaklanmalardan söz edebilirsiniz.  Benim gördüğüm günümüzdeki sorun, odakların dağılmış olmasıdır. Az önce de konuştuk, mesele artık “İslamcı”-“Laikçi” veya “Doğucu”-“Batıcı” ayrışmasından öte, bu kümelerin içindeki ayrışmalar.  Ensest elbette hâlâ söz konusu ama gruplar marjinalleşince o bağlamda ensest de anlamını kaybeder.  Aile mefhumunun kalmadığını, hayvanlar gibi yaşamaya koyulduğumuzu düşünün. Kedilerin meselâ ensest yaptığından söz edilebilir mi?

“Valla Kurda Yedirdin Beni” kitabında, Günay Rodoplu’nun “Atatürk döneminde olsam Kürtçülükten hüküm giyerdim” minvalinde bir açıklaması var. Aynı zamanda “Milliyetçi olduğum için Kürtlerin köken arayışlarını empatiyle izliyor, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum” diyor. Bu bağlamda Günay Rodoplu “açılım, çözüm, halleşme, barış” (adını siz seçin) sürecine nasıl katkı verirdi? Bu konuda neler yapardı?

Bugünden yarına çözülemeyecek bir mesele olduğunu bilir, kendisini ortaya atmazdı. Öğrenmeye, anlamaya çalışır, konu üzerinde derinleşen etkinliklere destek verirdi.  Deengbejlerin yaptıkları olağanüstü bir program var mesela cumartesi akşamları TRT Kürdi’de.  Uzun havaların altına Türkçe karşılıklarını yazsınlar da daha çok insan yabancılaşmadan dinlesin diye uğraşırdı.

Or’da Kimse Var mı? serisinde sık sık dillendirdiğiniz bir kavram daha var. Ölü sevicilik (nekrofili). Günay Rodoplu Türkiye toplumunun kurtuluşunun ise biyofilide (yaşam sevicilik) olduğunu söyler ısrarla. İzin verirseniz, okuyucularımız daha iyi hatırlasınlar diye serinin dördüncüsü olan “O.K Musti Türkiye Tamamdır”kitabınızdan bir örnek vereyim.

Talat Aydemir’in ikinci darbe kalkışmasında, bir grup Harbiyeli, Atsız’ı güvene almak ve haber vermek üzere evine giderler. Öğrencilerden haberi alan Atsız arka odaya geçer ve ilk defa giyildiği çok belli olan bembeyaz bir gömlek ve kravat ile geri gelir ve “Savaşa gidiyoruz” der, “İnsan savaşa düğüne gider gibi gitmeli” diye devam eder. Günay Rodoplu bu durumu “ölü seviciliğe bak!” diye nitelendirse de aynı zamanda insanda saygı uyandıran bir yönü olduğunun da altını çizer. Tam da bu örnekten sonra sormak istediğim,

Toplumun, ölü sevicilikte bile estetik anlayışını kaybettiğine ve paçozlaştığı fikrine katılır mısınız? Ömer Halisdemir’in pastasının yapıldığı ya da Fethi Sekin’in adının mesire alanına verilmesi sizce de basitlik ya da paçozluk mudur? Eğer öyleyse zaten olumsuz bir kavram olan ölü seviciliği paçozluğun elinden kurtarmak için ne yapılmalıdır?

Pastayı paçozluk olarak görürüm, evet.  Şehidin adının kalıcı bir yere verilmesini ise onaylarım. Bir umut, kim olduğunu soran çıkar belki diye.  Velâkin, ölü sevicilik ne kadar paçozlaşsa o kadar iyidir. O kavramı yeniden düşünmeniz lâzım.  Nekrofili, sahici hayatta karşılığı olmayan şeylere ölümüne düşkündür. Ne gibi, sloganlar gibi, ideolojiler gibi, değer yargıları gibi, insan tasavvurunun ürünü olan idealize edilmiş şeyler.  Cesetlerle, insan ölüleriyle ilgisi, cesede birtakım nitelikler yakıştırmak şeklinde oluşur. Bu nitelikler cinsel bile olur, hafazanallah.  Çok tehlikeli bir gidişattır çünkü fevkalâde bağnaz, dediğim dedik kişilikler yaratır. Deyin ki adam Müslümandır, öyle kaptırır ki dinin kendi yorumladığı biçimine, farklı yorumlara, yaşam biçimlerine düşman olur. BokoHaramcılar, İşid’ciler, Taliban vb. teröristler buradan çıkar. Bu bakımdan ölü sevici ne kadar hızlı paçozlaşırsa, ortam o kadar sağlıklı(ve güvenli!) olur.

Cahil, gerçeği idrak edemez, küçümser. Korkak, gerçekle yüzleşmeyi reddeder, hırçınlaşır. Hain, kendi çıkarının peşinde, gerçeği tahrif eder, saptırır.  Gerçek, Kaf dağının arkasına kaçar.

Hocam, Or’da Kimse Var Mı? Serisi yakın tarihimize adeta ışık tutan, roman kalıplarında bir belgesel. Ancak daha sonra beşinci kitap olarak yayınladığınız “Or’da (hala) Kimse Var Mı? –  Beyaz Türkler Küstüler – ise bu belgeselin mükemmel bir finali. Bizlere serinin anlatıcısı olan Mehmet Sedes’i daha da yakından tanıma fırsatı veriyor. Sizin tanımlamanız ile Mehmet Sedes ve çevresi “yasalar ile vicdanları arasında bizar kalan, laik hümanist bir beyaz Türk.

2002 sonrası küsmeye başlayan çevreyi böyle tabir ediyorsunuz. Sormak istediğim ise, 2002 sonrası yavaş yavaş 2009’dan sonra ise daha hızlı bir şekilde Mehmet Sedes’in temsil ettiği çevreyi keskin bir şekilde ötekileştiren, yasalar vicdan ve geçmişte yaşadığı haksızlıkların yarattığı kin arasında kalan bir çevre (eski küskünler)oluştu. Bu çevre-özellikle medya da var fazlaca- kendisi hariç herkesi reddetmeye başladı ve motivasyon kaynağı olarak geçmişte uğradığı haksızlıkları öne sürdü. Sormak istediğim ise Günay Rodoplu hayatta olsaydı bu iki kesimi de ortak bir vicdana çağırmak için ne yapardı, neler derdi?

Rodoplu ne derdi şimdi bilemeyeceğim ama ben Cumhuriyet eğitiminin tezgâhından geçen,  üniversite eğitimi görmüş Müslüman ’80 kuşağının, hiç farkında olmadan seküler/batıcı dünya görüşüne uyarlandığını, tevekkül gibi, Mevlâm neylerse güzel eyler gibi, imtihan gibi imanın mütemmim cüzü olan irfanı ıskaladığını düşünürüm. Kenan Evren yaşında bir adamın apoletlerini şehvetle sökmek, daha doğrusu şehvetle sökmeyi kışkırtan kini Müslüman akidesinin bir parçası olarak görmek mümkün değil. Daha ziyade Yahudilerin lextalionis (göze göz) ilkesini hatırlatır ki, Anadolu Müslümanlığının pratiği yaşlı adamı Allah’a havale etmek olurdu.  Hele de günde ortalama yirmi beş kişinin öldüğü, ordu yönetimi devralsın diye sağın ve solun adeta yalvardıkları bir dönemden geçildiği düşünüldüğünde, başta zamanın siyasileri olmak üzere herkesin 12 Eylül’e evrilen korkunç oluşumlardaki payı teslim edilmeli, “vur abalıya” olmamalıydı diye düşünürüm.  Üstelik ordunun yönetimi devralmasını dönemin TSK yasaları da dayatmaktaydı, devralmasalar suçlu olurlardı. Diyeceğim, toplumun çivisi çıkmayagörsün Haydar Bey.  Cahil, gerçeği idrak edemez, küçümser. Korkak, gerçekle yüzleşmeyi reddeder, hırçınlaşır. Hain, kendi çıkarının peşinde, gerçeği tahrif eder, saptırır.  Gerçek, Kafdağı’nın arkasına kaçar. Arayın ki, bulasınız.

Bir haber okuduğunuzda içinizden “olmaz öyle şey!” diyorsanız hemen her zaman haklı çıkarsınız.

Gogol’un İzinde serisinde bir kavram ortaya attınız. Bu kavram serideki kitaplarda birkaç yerde geçmekle beraber serideki bir kitabın da adı. “Dünya Nöbeti”. Bu noktada sormak istediğim şu;

Hollywood’u Kapattığım Gün kitabınızda incelediğiniz birçok acı ama gerçek tespit artık maalesef bizim medya, basın ve sinemamız için de geçerli. En basitinden “yellow journalism” (sarı basın) dediğiniz illetin etkilerinden kurtulmak için dünya nöbeti tutanlara sizin değerli tavsiyeleriniz nelerdir?

Bu arada hocam sarı basın derken, taraf olduğu ‘şey’ adına ‘her şeyi’ mubah gören, dünya görüşlerinden bağımsız  herkesi kastettim. Hatta sizin tabirinizle zekâsını kullanan ama aklını kullanmayan bütün basın kuruluşlarını.

Kulak tıkamak. Hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi dokuz yerden dokuz kez onaylatmadan kabul etmemek. Ne Google, ne Vikipedia, ne de Britannica, hiçbir kaynağı yanılmaz kabul etmemek. Zinhar bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya tevessül etmemek. Ve kişinin kendi ferasetine güvenmesi; bir haber okuduğunuzda içinizden “olmaz öyle şey!” diyorsanız hemen her zaman haklı çıkarsınız. Unutmayın ki, kendi yapmayacağınızı başkasının kolayca yapabileceğini düşünmek, yabancılaşmışlığın bir diğer ifadesidir.  Bu söylediğim elbette parçası olduğumuz Türkiye toplumu için geçerlidir, “içinizden” dediğimde, bahse konu o “iç”in yüzyılların dini ve kültürel kodlarının birikimi olduğunu unutmayın.

Kâbus ve Rüya serisi benim sizin eserlerinizden ilk okuduğum romanlarınız. Bir fizikçi adayı olarak (o sıralar matematiksel fizik anabilim dalında yüksek lisans yapıyordum ve tez konum rölâtivisttik Schrödinger denklemleri idi) nasıl büyük bir heyecan duyarak ve haz alarak okuduğumu anlatabilmem imkânsız.

“Mucizeler diyarının Asal yasası yeni fiziği (kuantum) temel almıştır” diyordunuz ve Kâbustan Rüyaya geçiş bu yasa ile mümkün oluyordu.

Efendim, malumunuz fizik eğitimine gereken önem ülkemizde yeterince hiçbir zaman verilmedi. Son zamanlarda ise fizik eğitimine bakış açısı iyice kötüleşti ve fizik bölümleri ardı ardına kapanmaya başladı. Var olan fizik bölümlerinin de ne kadar kaliteli fizik eğitimi verdiği gerçeği ise bambaşka bir tartışma konusu. Şimdi sster İmre Kadızade’ye sormuş olalım isterseniz de zat-ı âlinize, fizik eğitimi verilmeyen, çağdaş fiziğin ne matematiğinden ne de felsefesinden bihaber olan toplum hakkında ne düşünürsünüz, sonu nereye varır?

Hüsrandır, yavrum.  Fizik, bilimlerin anasıdır.  Zihinleri terbiye eder. Dünyayı öğretir. Ve dünya bir ayettir.  Yaratan’ı bilen, yarattığını bilmekle yükümlüdür.  Bunu böyle söyledikten sonra, fizik fakülteleri dünyanın belli başlı ülkelerinin tümünde bir bir kapanıyorlar, biliyor musunuz?  Neden, çünkü fizikçilere talep yokmuş. Bilimi serbest pazarın güçlerine emanet ettiğinizde böyle oluyor.

Sayın hocam, siz çağımızın yaşayan (Allah uzun ömürler versin) en büyük entelektüellerindensiniz.

 Estağfurullah!

 “Yaseminler Tüter mi Hala” kitabınızdan bu yana yarattığınız bütün ana karakterler  hayran olunası entelektüeller. Bizler, sadık okuyucularınız, Rodoplu’da Güloya’da, İmre Kadızade’de sizden yansımalar görmekten ve daha da önemlisi sizinle aynı çağı yaşamaktan büyük haz alıyoruz.  Size bu noktada son sorum şu olacak müsaadenizle:

Dünya nöbeti hatta daha önce ülke nöbeti tutmak, yolunuzdan ilerlemek isteyen, her daim adalet ile anlamak isteyen ve en önemlisi bunları yaparken tıpkı sizin başardığınız gibi ‘haymatlos’ olmak istemeyen okurlarınıza neler söylemek, ne tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Bu söylediğiniz biraz da insanının yaradılışı ile ilgili çocuğum. Ben oldum olası “meraklı turşucu” tayfasındanım.  Anlamasam ölürüm, anladığımdan korkmam ve üşenmem. “Survival” gibi bir şey, yaşamak için “bilmek zorundayım” sanki.  Her “bildiğim” doğru mudur? Değil elbette ama yanlışı düzeltmeye çalışırım.  Aynı heyecan, aynı heves, sanırsın, ilelebet yaşayacağım.  Bir de, biyolojik türdaşlarımızla paylaşmadığımız hiçbir niteliğimizin olmadığına inandığım için bu gezegende yabancılık hissetmem. Ne Rusya’da, ne Japonya’da insanoğlu farklı değil. Farklı olan, tezahürler. Onları da yorumlamayı öğrendiğinizde mesele kalmıyor.

Sayın hocam değerli vaktinizi ayırdığınız için kendim ve bütün okuyucularımız adına  tekrar teşekkür ederim.

AA.: Estağfurullah. Ben teşekkür ederim.

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye
  • Dürümiye / Lezzete Davetiye