19 Temmuz 2019 Cuma •

Ahmet Turgut: İsrail’e karşı durabilecek ülke olarak İran ve Türkiye kaldı, bu yüzden mezhepçilik yaygınlaştırılmaya çalışılıyor

08.07.2019

Bize biraz Ahmet Turgut’u anlatabilir misiniz?

Çocukluğum Almanya’da geçti, 8 yaşına kadar orada yaşadım. Komşularımız Afyonluydu. Türkiye’ye döndüğümde Alamancı olmaktan gelen kırık bir Türkçem vardı. Üstelik onu da Afyon şivesiyle konuşuyordum. Malatya’da Afyon şivesiyle kırık Türkçe konuşulması sık rastlanılan bir şey değil. Öyle ki; mahalledeki oyun arkadaşlarım, “Alamancı hele bir konuş da gülelim!..” derlerdi. İlkokul birinci sınıfta okuma-yazma öğrenince kitap okuya okuya Türkçemi düzeltmiştim. Ortaokul, lise ve üniversite eğitimim sayısal yoğunlukluydu. Malatya Fen Lisesi’nden sonra İTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü’nü bitirdim. 4-5 yıl yurt dışında şantiye şefliği yaptım.

En son Türkmenistan’da bir çöl şantiyesindeydik ve orada kendimce bir şeyler yazmaya, hikâyeler kurgulamaya başlamıştım. O hikâyeler vesilesiyle Kurtlar Vadisi dizisinin senaryo grubuna senaryo asistanı olarak dâhil edildim. Ardından “Ekmek Teknesi”, “Ayrılık”, “Eşref Saati” gibi dizilerin senaryo ekibinde yer aldım.

İlk kitabım olan Bozkırın Sırrı: Türk Peygamber romanını aslında film senaryosu olarak yazmıştım. Rutinde romanlar diziye, filme döner ancak bizimkisi tam tersi oldu. Prodüksiyon itibariyle pahalı bulunduğu için senaryomun filme çekilemeyeceğini anlayınca aynı hikâyeyi romana dönüştürmeye karar vermiştim. Nitekim Bozkırın Sırrı: Türk Peygamber romanı hakkında pek çok okurumuz “Film gibiydi” diyerek yorum yapıyor. Haddi zatında zaten bir filmdi o roman. 

İTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirdiniz. Ahmet Turgut’un yazarlığa merakı nasıl ortaya çıktı? Ardından senaristliğe nasıl başladınız?

Öncelikle şu dipnotu hatırlamak gerekir: Müfredat, “sayısal-sözel” ayrımı sunduğu için -yapay olan bu ayrımı- biyolojik temelli bir tespit zannediyoruz. Oysa “sayısal-sözel” ayrımının biyolojik-fizyolojik bir temeli bulunmaz. Öyle ki; “sayısal zekâ” ile “lenguistik yetenek” yani dile bağlı yetenek, beynimizde aynı bölgede yoğunlaşır. Nitekim bir insan denklem çözüyorsa, cümleler konusunda da başarılı olması gerekir. Veya kendisini iyi ifade edebilen kimselerin matematik problemlerini de rahatlıkla çözmesi beklenir. Ama biz, Türkçeyle matematiği kuma zannediyoruz genellikle. Biri varsa diğeri yok diye yapay bir sınıflandırmanın içerisine sokuyoruz kendimizi.

Türkçemize “Edebiyat” kelimesi Tanzimat fermanıyla girmişti. Tanzimat fermanına kadar şuan “edebiyat” derken anlattığımız her şeyi “inşaat” kelimesiyle anlatıyorduk. Mesela, bir söz vardır, “Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur” derler. Buradaki “bina”, yapı değildir. Cümle kurulumunu anlatır. Özetle; ben dünde inşaatçıydım, bugün de inşaatçıyım. Sadece malzememi değiştirdim. Nitekim Dostoyevski de inşaat mühendisiydi, merhum Oğuz Atay da.

Çeşitli belgesellerin, dizilerin ve sinema filmlerinin senarist kadrolarında yer aldınız. Malumunuz okumaktan çok izlemeyi seven bir toplumuz. Sizce topluma televizyon ve sinema dünyasından hitap etmenin doğru ve eğitici bir yolu var mıdır?

Buraya ilahi kitaplar veya dinler tarihi eksenli bakalım isterseniz! Tevrat; “Dinle!..” diyerek başlar. İncillerde en çok tekrarlanan emir; “İzle!..” şeklindedir. Kur’an-ı Kerim’in ilk emri “Oku!..”, en çok tekrarladığı emir ise “Aklınızı kullanın!..” der. Vazedilen bu emirlerin kronolojik ilerleyişi dikkate şayandır.

Nitekim insanlığın çocukluk aşaması Tevrat dönemine tekabül eder ve o dönemde Allah “Dinle” demiştir. Ergenlik dönemimiz İncil’e tekabül ediyor. Hz. İsa döneminde Allah “İzle” demiştir. İnsanlığın olgunluk dönemi ise Kur’an-ı Kerim’e tekabül ediyor. Allah “Oku” dedi.

Çevremizden ve güncelimizden takip edebiliriz. Kulaktan dolma malumatla kendini yetiştiren toplumlar çocuksudur, tepkileri aşırıdır. Övülmek isterler ve öz eleştiri yapamazlar.

Evet; bizler kulaktan besleniyoruz genellikle. Kulak yoğunluklu eğitim, sohbet kültürümüzle ilgilidir, radyoyla ilgilidir. Göz yoğunluklu eğitim daha çok televizyonla ilgilidir. Ama demek ki bu sıralamada, gözle ya da kulakla beslenmede asıl olan okuyabilmektir. Okuyabilmek için dinlemek, okuyabilmek için izlemek lazım.

“Diriliş: Ertuğrul” dizisinin ilk altı bölümünün senaryo şefiydim. Günümüzde popüler bir sorudur: Diriliş nedeniyle sıklıkla bana da soruldu. “Televizyon, tarih öğretir mi?”

Tek cümlelik cevap; “Televizyon, tarih öğretmez.”

Açalım bu cevabı! Televizyonlar dünyanın hiçbir yerinde tarih öğretmek iddiasında değildir. Televizyon sadece ilgi uyandırabilir. Misal: “Diriliş - Ertuğrul” dizisinde Muhyiddin İbnü’l Arabi karakterini insanlarla tanıştırmıştık. İnsanlarımız Mevlana’yı biliyor, Yunus Emre’yi biliyor, İbnü’l-Arabi’yi erbabı duymuştur ancak. Ama biz bu dizi vesilesiyle geniş kitlelere İbnü’l-Arabi’nin ismi duyurduk ve Mevlana, Yunus Emre gibi ondan da istifade etmeleri konusunda insanları uyarmış olduk. Neticede İbnü’l-Arabi (ks) ve onun sekiz asırdır İslam irfanını etkileyen hikmetlerini hiç kimse bir diziden ya da filmden öğrenemez. Ama ekran sebebiyle varlığından haberdar olur, ona ilgi duyar ve kâh onun hakkında yazılmış kitaplardan kâh bizzat onun yazdığı kitaplardan İbnü’l-Arabi’yi tanıyıp öğrenmeye başlar. Bu durum İstanbul’un fethi için de aynen geçerli, felsefi veya irfani bahisler için de…

Evet; ekran, batıda ya da doğuda eğitmez, sadece tanıtır. Kitaplar silsilesi de şahittir. Dinlemek ve izlemek tanıtır, öğreten okumaktır. Sıralamayı tekrar edebiliriz. Dinle, izle, oku!..

Teknoloji dünyasına bakıldığında icatların sırası da bu şekildedir. Önce radyo, sonra televizyon icat edildi. Radyoyu Yahudiler, televizyonu da Hristiyanlar icat etti. Tam da kendi kitaplarına uygun şekilde… Müslümanların kitap icat etmesine gerek yok. Sadece kitap okuyacak vakit bulmaları yeterli. Sonuç olarak televizyon öğretmez, öğretmek iddiasında da değildir, amacı hiçbir zaman bu olmadı. Tek amacı tanıtmak olabilir. Öğretecek olanlar kitaplardır.

Artık günümüzde çok fazla dizi-film çekiliyor ancak çoğu erken final yapmak durumunda kalıyor ya da gişede başarısızlığa uğruyor. Ancak siz hep uzun soluklu, geniş kitlelerin takip ettiği işler içerisinde yer aldınız. Bu da ulaşabildiğiniz pek çok seyirci olduğu anlamına geliyor. Bunun sağlamanın yolu nedir?

Reyting canavarı bir şeyler istiyor. Bunun hem kolay ama ahlaksız yolu var, hem de uğraştırıcı ve ilkesel yolu var. Ancak matematik gibi tekrar eden sonuçları yok. “Kurtlar Vadisi” dizisi kendi dönemi açısından devrimsel bir işti. Televizyon dünyası genel olarak kadınlara yöneliktir, erkeklerle ilgili reklamlar daha çok maçlarda yer alır ve erkekler, kadınlar kadar televizyon dizilerini takip etmez. “Kurtlar Vadisi” erkek seyirciyi hitap eden ve buna rağmen reyting alabildiği için devrimsel nitelikteydi. “Ekmek Teknesi” mahalle kültürünü, çocukluğumuzu bu asra taşımıştı. “Diriliş: Ertuğrul” projesi de Osmanlı’nın kuruluş dönemini yansıtıyor. Toplum olarak bir arayış içerisindeyiz, maziden güç ve ilham almak istiyoruz. Dolayısıyla bunlar iyi bir zamanlama ve uygun dönem de sosyolojisi hazır işlerdi. Ancak yine de dengeler çabuk değişebiliyor. Ama genellikle iyi programlanmış, iyi zamanlanmış ve gözlemlenmiş bir çalışmanın neticesi başarı oluyor, diyebiliriz.

Senaryo çalışmalarınızda hikâyelerinizi oluştururken beslenme kaynaklarınız nelerdi? Hikâyenin geliştirilmesi sürecinde nelere dikkat edersiniz?

Senaryo yazmak bir ekip işidir. Yer aldığım tüm dizilerde dört beş kişilik bir senaryo grubunun parçasıydım. Ekibin uyumu çok önemli ve muhakkak bir derdinizin olması gerekiyor. Türkülerde de geçer, “Dert adamı söyletir” derler. Derdinizde samimiyseniz, o samimiyeti ve derdinizi ekrana aktarabilmeniz lazım. Bu sektörün reçeteleri vardır. Aşk ve aşkın imkansızlığı artık prospektüs olmuşçasına senaryonun olmazsa olmazları. Benim yer aldığım senaryolarda genel kabullerin dışında olan ve artık kendi içerisinde bir olmazsa olmaz şart görülme yolunda ilerleyen bir durum var. Her projede bilge bir karakterimiz vardı. Kurtlar Vadisi’nde “Ömer Baba” karakteri, Ekmek Teknesi’nde “Nusret Baba” karakteri, Diriliş dizisinde “İbnü’l-Arabi” karakteri hayata, hikmete ve güzelliğe dair mesajlar vermişti. Böylesi karakterleri işlerken mesajların mazi ile bugünü örtüştürebilmesi önemli. Keza tüm zaman üstü mesajların merkezinde insan yer alır. İrfani geleneğimizde “İnsan Kitabı” denir buna. Evet; “İnsan Kitabı”nı okuyabilirsek o kendini yazdırabiliyor ama insanı okuyamazsanız mesajınız varsa bile tarihte bir yerde konuşulur ama bugüne gelmez. Gelse bile yanlış anlaşılır. Özetle; zamana direnen veya çağlar üstü mesajlar içerebilen tüm eserler, öncelikle fıtrat okumaları içerir.

Kerbela hadisesi yürekleri yakan büyük bir olay. Kerbela hadisesi neden pek fazla bilinmez, üzerine konuşulmaz ve yazılmaz? Siz bu zor konuyu yazmaya nasıl karar verdiniz?

Kerbela için “Tarihimizin acı bir vakıasıydı, hatırlayıp acıları deşmeyelim!..” diyenler çıkabiliyor. Üstelik böylesi bir “örtme-gizleme” faaliyetini mezhepsel bir hassasiyetmiş gibi sunanlar da var. Oysa Kerbela, ne mezhepler tarihinin konusudur, ne de insanların tarafsız kalabilecekleri bir bahistir. Nitekim ben Hanefi-Masturidî bir Müslüman olarak Kerbela konusunda tarafım. Elbette Resulullah’ın (s.a.) ve O’nun ciğerparelerinin tarafıyım.

Tarih şahittir. “Mazideki acı olayları hatırlamalayalım!..” lobisi, o acıların failleri arasından çıkar. Misal; 12 Eylül darbesinden sonra çıkan yasalardan biri darbenin konuşulmamasıdır. Çünkü darbe konuşulursa darbeci deşifre olacak. Onlar açısından en güzeli “Yaşandı, bitti, konuşmayalım!..” demek. İşte bizim kültürümüze de sirayet eden “Aman Kerbela’yı konuşmayalım!..” lobisi, zulmün faillerini koruma arzusuyla hareket eden nasipsizlerdir. Keza kimileri de böylesi lobilerin ne yapmak istediğiyle yüzleşmeksizin ezber tekrarıyla Kerbela konusunda sessizlik telkin eder.

Oysa genel olarak tarih, özelde Kerbela konusunda aslolan hatırlayıp ibret almaktır. Nitekim unutulan acılar yinelenir. Alınmayan ibretler nedeniyle tarih tekerrür eder. İbrete ve hikmete vesile olması ümidiyle insanların üzerinde çok etüt etmeden ezber tekrarıyla geçtikleri bir saha olduğu için Kerbela olayına hassaten girmek istiyordum. Roman bu konuda televizyondan daha etkili bir araç, televizyonun belki kitlesi geniş ama idrak derinliği yok. Başta da söylediğim gibi televizyon etkileyip tanıtabilir. Öğrenmek, eğitmek kitabın işidir, bu sebeple roman olarak yazmaya niyetlendim.

İslâm edebiyat tarihinde daha önce yapılmamış bir çalışma. Ben en başta Türk edebiyatında bir ilk olacak diye düşünüyordum ancak sonradan öğrendik ki Arap, İran ya da Pakistan edebiyatında da karşılığı yok. İslâm edebiyat tarihi açısından ilk Kerbela romanıydı “Aşkın Şehidi”. Sonrasında bir üçlemeye dönüştü; Aşkın Şehidi, Aşkın Elçisi ve Aşkın Secdesi olarak.

Kerbela’yı insan eksenli okuduğumuz zaman genel resimde şunu görüyoruz: Yezid, sürekli kötülük isteyen, şer uğruna her şeyi yapabilen varlık modelidir. Ona insan üzerinden bakınca “nefs-i emare” diyoruz yani her dem kötülük emreden nefis. Tarihteki Kerbela’nın, 680’deki Kerbela’nın diğer rol modeli Kûfelilerdir. Onlar, Hz. Hüseyin’i çağırdılar ve terk ettiler. Terk etmek bir tarafa karşısında cephe aldılar. Çok az bir kısmı sözünde vefa gösterdi. Kûfeliler dediğimiz model, insan okumasında “maslahatçı akıl” olarak belirir. Menfaatperesttir, idealizm yerine pragmatizmi yüceltir. Özetle; çıkarlarının peşindedir. İlkeler yüzünden menfaatleri riske girince nefs-i emmareye boyun eğer, onun yanında yer alır. Günümüz insanı da nefsi emaresiyle maslahatçı aklını sıklıkla bir araya getirir. İkisi bir araya gelince şer konusunda onları durdurabilecek tek bir unsur kalmıştır geride “vicdan”. Bu fıtrat okumasında Hazreti Hüseyin Efendimiz Kerbela’da insanlığın vicdanını temsil eder. Zulme, yanlışa, çirkinliğe karşı “Hayır!..” der. Keza vicdan olduğu kadar “akl-ı selim” de odur Adaletin, doğruluğu, güzelliğin ve hayrın yolunu da gösterir. “Vicdan” ve “akl-ı selim” ile birlikte “nefs-i safiye” makamını da Hazreti Hüseyin Efendimiz temsil eder bu olayda. Arzuları, işleri, sözleri itibariyle arınıp saflaşmış, seçilip örnek kılınmış insan modelidir o.

Evet; Kerbela vakıası nefs-i emmare ile menfaatperest aklın, vicdana kast etmesidir. Herkes bu mücadeleyi kendinde her an yaşamakta. Vicdanın, akl-ı selimin ve tertemiz hikmetlerin izince yürüyebilmek Hazreti Hüseyin’e taraf olabilmenin alametidir.

Bunlar ve benzeri fıtrat okumalarıyla günceldeki pek çok sıkıntımıza geçmişten ayna tutmaya çalışmıştık. Hamdolsun üç roman oldu, beğenildi. Farsçaya, Arapçaya, Azeri Türkçesine ve Pakistan diline çevrildi. 2015 yılında Kerbela Türbe Vakfı tarafından “İmam Hüseyin Hizmetinde En İyi Metin” ödülü aldı. İnşallah Müslümanların konuştuğu tüm dillere çevrilirler peyderpey.

Tarihsel süreçte Ehl-i Beyt ile ilgili anlatılanların doğru olup olmadığı konusunda neler söyleyebilirsiniz?

“Ehl-i Beyt” tarih boyunca çok çekiştirilen bir konu. Öyle ki; on dört asırdır söylene gelen bazı sözler, sırf “eski” oldukları için “doğru” muamelesi görebiliyor. Oysa bu işe gönül veren, ille de aklını kullanmaya çalışanlar açısından ayıklanabilir propagandalardır bunlar. Sahih hadislerle, doğrudan Kur’an’dan anlatımlarla da Ehl-i Beyti tanıma şansına sahibiz. Bu konuda doğrudan katalog şeklinde çalışmalarda var. Sultan Abdülaziz döneminde yazılan Meveddet Pınarları kitabını hassaten okullarımıza tavsiye ederim. Osmanlı döneminde, Osmanlı sultanı tarafından yazdırılmış bir kitaptır. Kimin yazdırdığını bilmesek muhtemelen İran şahı yazdırdı, diye tahmin edebilir insanlar. Ehl-i Beyt’i genelde İran’a bıraktığımız için…

Arzu edenler temiz bilgilere bu konudaki sahih bilgilere ulaşabilirler. İnsanlar dikkat etmezse özellikle de sosyal medya canavarı eliyle muazzam bir kirlilik söz konusu oluyor. Güya övmek adına yanlış sözler, bilgiler, iddialar… Ya da aman bu konulara girmeyelim, lobisinin tahrifatlarıyla pek çok şey yanlış anlamlandırılabilir.

Fitnenin çok arttığı, mezhepçiliğin, milliyetçiliğin arttığı ve vahdet anlayışının zayıfladığı bir dönemde yaşıyoruz. Müslümanların vahdetinin önündeki en büyük engel, ya da engeller nedir?

Müslümanların gönül ve eylem birliğini engelleyen kültürel, iktisadi veya bölgesel-küresel politik gerekçeleri de var. Modernizmin dayattığı sosyolojik-psikolojik gerekçeler de…

Öncelikle hatırlamak gerekir ki; vahdetin zıddı tefrikadır. Ayrımcılık ve ötekileştirme içerir. Bu açıdan tefrika, “sosyal şirktir” diyebiliriz. Nitekim zihin-gönül dünyalarımız pek feci şekilde parçalandı. Tefrika konusunda sürekli bahanelerimiz var. Mezhebi de bahane edebiliyoruz, etnisiteyi de bahane edebiliyoruz, ideolojiyi de bahane edebiliyoruz, hiçbir bahanemiz kalmamışsa futbolu da bahane edip birbirimizi yiyebiliyoruz.

Evet; genel anlamda “parçalanmışlık” sorunumuz var. İnsan kitabından oku bak, insan parçalandı. Atomu 20. asrın ortalarında parçalamıştık, asrın sonu ise tamamen insanın parçalandığı dönem oldu. Bizden sonraki nesiller bu konuda çok daha yoğun imtihanlar yaşayacak.

Müşterek değerler, ortak acılar geleceğe dair ortak inancımızı belirliyor. Ortak acılarda buluşmak bizi müşterek gelecek umuduna taşıyor. Biz bu konuları biraz yitirdik. İnsanlarımız görmek istemiyor ama acılarda ayrıldık. Şehitlerimize dahi hiyerarşi koymaya çalışan insanlar var. Sizin şehitleriniz, benim şehitlerimiz diye ayırır olduk. Artık utanmasak milli maçta bile golü atan futbolcunun mezhebini partisini tartışacak hale geldik. Bu algı sosyal medyaya hâkim olmak üzere. Bu derece minörize olmak içten gelen bir batak, kendi sosyoloji bataklığımız.

Bunun yanı sıra “biz” olma algı ve arzumuzu parçalayan dışarıdan projeler de var. Kudüs’ü başkent ilan edip fiili işgali resmi ilhaka çevirmek istiyorlar. Orta Doğu’da İsrail’in projelerine karşı çıkabilecek bir kaç sembol ülke vardı; Irak, Suriye, Türkiye, İran, Mısır gibi. Irak, Mısır ve Suriye gitti. Arap olanları elemine ettiler. Gayri Arap olarak İran ve Türkiye var. Şimdi onları da elemine etmeye çalışıyorlar.

Geriye kalan bu iki ülke, iki farklı mezhebe bağlı olduğu için mezhepçilik üzerinden Müslüman safları bir kez daha bölüp minorize etmek istiyorlar. Hazin olan şu ki; asırlardır yinelenen “Böl, parçala, yönet!..” taktiğini yeniden yemeye amade halde bekleyen milyonlarca insan var, medya var, kalemler ve siyasiler var.

Peki, toplumu bu konuda bilinçlendirmek için ne yapılmalı?

“Önce eğitim…” sözü artık slogan haline geldi ama kaçınılmaz bir unsur. Provokasyona en açık insan modeli; bilgisi minimum ama iddiası maksimum olan insandır. Bizim insanımız dünyanın her yerinden kendini sorumlu hissedebiliyor, bir şekilde sorumluluk duyuyor. İddianız yüksek ama o iddianızı besleyecek bilginiz minimumsa provokatörlerin cennetisiniz. Yani sadece cahil olmak yetmez, iddianın da yüksek olması lazım. Ancak yüksek iddia ve buna uygun bilginiz varsa provoke edilemezsiniz. Maalesef ülkemiz vasatı için bilgi minimum, iddia maksimum. Yani tam bir provokatör cennetiyiz. Dolayısıyla birilerinin attıkları her tohum bereketli bir şekilde geri dönebiliyor. Burada aklı bir kere daha devreye sokmak lazım! İnsanlarımızın ezberlerin dışına çıkması lazım! Dolayısıyla insanlarımızın artık propagandalara karşı bilgi silahı kuşanması ve bilginin sevgiyle desteklenmesi gerekiyor. Hepimiz aynı fikirde olmak zorunda değiliz ama birbirimizi sevmek zorundayız. Birbirimiz sevmek için gerekçe arıyorsak, gerekçe bol.

İlk gerekçe Yunus Emre’den… “Yaratılanı sev, yaratandan ötürü.” Evet; bu ilke, fıtraten denkliğimizi hatırlatır. Fikirlerden, inançlardan, ideolojilerden, cinsiyetten yahut mal mülkten bağımsız şekilde sevgi talep eder. Ardı sıra hatırlarız. Tüm müminler kardeştir. Fıtraten denkliğin yanı sıra itikaden kardeşliğimizi vurgular.

Genel olarak “insan parçalandı” dedik ya; bununla birlikte aile de parçalandı. Bu yüzden beşeri ilişkilerimizin tamamının elden geçirilmeye muhtaç. Çözüm bulunursa toptan bulunacak. Sadece iki mezhebin barışması, iki milletin barışması değil, karıyla kocanın barışması, anneyle babanın barışması da aynı reçetenin içinde. Aileler barışacak, toplum barışacak, milletler barışacak böylelikle halka genişleyecek. Kilit nokta belki de hikmet... Hikmetin olmadığı yerde hüküm de sağlıklı olmuyor; hakem yahut hâkim de gönülleri mutmain edemiyor.

“Konuşan ama anlaşamayan” bir topluma dönüşüyoruz. “Kelimelerin Kalbi” kitabınızda olduğu gibi  “Akıl, Aşk ve Ötesi” kitabınızda da bu konu üzerine bir kez daha eğilmişsiniz. Bu konuda bireye ve topluma yönelik ne gibi ödevler, sorumluluklar düşmektedir? Ve bu konuda neler yapılabilir?

Resulullah (s.a.) “Dil kalbin aynasıdır.”, der. Hz. Ali (k.v.) ise “Herkes konuştuğu dilin evladıdır.” diye uyarır. Konuştuğumuz dilin evladı oluşumuz kimliksel açıdan etnisiteye, kişilik açısından da şahsiyet dediğimiz noktaya bizi taşıyor. Kimliğimiz de, kişiliğimiz de dilimizin ürünüdür. Dil düşünceyi doğurur, düşünce de dili doğurur. Haliyle dil ve düşünce, tohum ve meyve gibidir. Bazı yerlerde düşünce dili oluşturur. Bazı yerlerde de dil düşünceyi oluşturur.

Gelelim mevcuttaki dil yetkinliğimize! Maalesef dil yeteneğimiz can çekişiyor. Kelimelere vakıf değiliz. Okul söyleşilerimiz nedeniyle yüzlerce lisede öğrenci kardeşlerimize “kıskançlık, hasetlik” ve “gıpta etmek” kelimelerinin farkını sordum. Bilenler yüzde bir bile sayılmaz.

Evet; 21 asrın dili, çökmüş durumda. Bu sadece Türkçenin sıkıntısı değil, genel anlamda diller çöküşte. Parçalanmış olan insan, dilini ve dilsel yeteneğini de yitiriyor. Bu konuda birey ve toplum olarak dile hâkimiyetimizi artırmamız lazım. Bunun en kolay ama en etkisiz yöntemi dinlemektir. Biraz daha etkili olanı izlemektir. En zor ama en bereketli yolu ise okumaktır.

Peki, sizde ümmetin nasıl bir okuma yapmaya ihtiyacı var?

Kadir gecesine dönelim! Türkçede “düşünmek” deriz ya; bu fiil “düş” kökünden gelir. Keza düşünme eyleminin Arapçası tahayyüldür. Tek boyutlu olan sözü, üç boyutlu hâle getirebilmekle ilgilidir.

İsterseniz hakkında dinlediğimiz bilgilere bakarak Kadir Gecesi’ni üç boyutlu hale getirmeye çalışalım! Mistik bir tecrübeden bahsetmiyoruz. Hadis ve siyer kitaplarından öğrendiklerimizi gözümüzün önünde canlandırmaya çalışalım!

Önce mekânı hatırlayalım! Neredeyiz? Nur Dağı, Hira Mağarası… “Hira” arayış demek. “Nur Dağı, Arayış Mağarası” tasviri dahi zihnimizde açılımlar yapmaya başlıyor.

Evet; Nur Dağı Arayış Mağarasına bir varlık geldi ve Resulullah’a (s.a.)seslendi: “Oku!..”

Normal şartlarda Resulullah’ın (s.a.)“Sen kimsin?” diye sorması lazım. Sormadı. Anlayabiliyoruz ki; Resulullah (s.a.) ziyaretine gelen varlığın kimliği hakkında iyi kötü bir kanaate sahipti zaten. Keza normal şartlarda Resûlullah’ın (s.a.) “Neyi okuyayım?” diye sorması gerekiyordu. Zira ilk kez Cebrail’le muhatap. Yani ortada okunması gereken sayfalar, yazılar mevcut değil. Oysa âlemlere Rahmet Efendimiz “Neyi okuyayım?” dememişti. Zira ortamda okunması gereken bir şey olduğunun farkındaydı. Evet; okunması gereken şey, satırlarda yazılan değil, sadırlarda yer alan hakikatti. İnsan Kitabıydı okunması gereken, hem de Ekmel (en kâmil olan) İnsan…

Peki, insan kitabını en kâmil şekliyle nasıl okunacağını biliyor muydu Efendimiz? Bilmiyordu, bu yüzden “okuyamıyorum” dedi. Evet; ilk ayet “İkra” yani “Oku!..” iken, ilk hadis-i şerif “Bilmiyorum” diyebilmektir. Nitekim bilmediğini kabullenmeyen insan, öğrenemez.

Aynı tahayyül bize şunu da gösteriyor. İnsan Kitabını okumanın usulü, “Rabbin adıyla okuyabilmek” nimetiyle açılır. İlle de “Yaratan Rabbin adıyla…”

Nitekim Rabbin isimleriyle insanı, romanı, Kur’an-ı Kerim’i, trafiği, sporu, siyaseti okuyabildikçe biz az önce bahsetmiş olduğumuz sıkıntılardan kurtulmaya başlayacağız. Biz de “Bilmiyorum” diyebilirsek, Allah öğretmeye başlamış demektir. Bu şekilde okuyanlar, vahiy kitabı olan Kur’an-ı Kerim’i de okur. Kendini de okur, roman da okur, her şeyi okur. hem de nasıl okuyacağını daha iyi anlar.

Kitaplarınızı oluştururken özel bir mekân arayışınız oluyor mu? Ya da yazarken özel bir rutininiz var mıdır?

Özel bir mekân tercihim yok ama yazarken en rahat ettiğim yer evimin balkonu. Manzara olarak karşıdaki bir okulun bahçesini görüyorum. Yani manzarasından ziyade dünyadan tecritliği önemli benim için. Bununla birlikte yatılı okul mezunu olduğum için gürültüde patırda çalışmaya alışkınım. Etrafımda düğün dernek bile yapılsa, çevreyle iletişimimi keser, düşüneceksem düşünür, okuyacaksam okur; notlarımı alır, kitaba dair yeni kelimelerle tanışırım.

Yazmaya başlamadan önce kitabın bitimine ilişkin belirlediğiniz bir süre oluyor mu?

Hiçbir romanımı on iki ayda tamamlayamadım, romanlarım genellikle bir buçuk yıl sürüyor. Deneme, makale türündeki kitaplar ise yoğun bir çalışmayla altı ayda tamamlanabiliyor. Şimdi de bir roman üzerine çalışıyorum. Umudum, niyetim Kasım ayına yetişmesi yönünde ama Allah bilir.

Sizi yazarken en üretken yapan duygu nedir?

Empati yeteneğimin güçlü olduğunu söyler eş dost. Nitekim neşeliyken hüznü yazmak zordur, tersi de geçerli. Karakterlerinizin duygusunu kuşanmak kaçınılmaz. Bazen de dış şartlar, bu empatiyi besliyor. Aşkın Şehidi romanında Hz. Hüseyin Efendimizin şehadetini yazdığım gece, ağabeyim vefat etti. Okuyanlar; “Hocam oradaki duyguyu çok yakından hissettik…” dediler. Doğrudur çünkü onları yazarken benim de içim cayır cayır yanıyordu.

En takdir ettiğiniz, sizi derinden etkileyen yazar veya yazarlar kimlerdir?

Kalemi ve kelamıyla, duruşu ve haliyle beni en çok etkileyen kişi, merhum Ömer Lütfi Mete ağabeydi. Başkaca pek çok yazardan da besleniyorum, fikirlerini beğenmediğim yazarlardan da beslenirim. Her okuduğum yazarı öneremiyorum ama kendim istifade ediyorum.

Son zamanlarda okuduğunuz ve beğendiğiniz birkaç kitap ismi verebilir misiniz bize?

H.A.L Craig’in İnsan Yayınlarından çıkmış olan Ben Bilal, İslâm’ın İlk Müezzininin Hikâyesi  kitabını tavsiye ederim.

Bir başucu kitabınız var mı?

Birden çok sayıda vardır. Mevlana’nın Mesnevi’sine dem be dem bakarım, İbnü’l-Arabi’nin Fususu’l Hikem’i,  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 7 ciltlik Hadislerle İslâm külliyatına da sıklıkla bakarım.

Son olarak yeni projelerinizle ilgili buradan okuyucularına bir müjde verebilecek miyiz?

Müjdeden ziyade dua talep ediyorum. Yedi sekiz aydır Hz. Selman-ı Farisi (r.a.)  ile ilgili bir romana çalışıyorum. Son iki aydır bir şey yazamaz durumdayım. Dua talep ediyorum. Öğrenebildiğim kadarıyla bu roman da konusu itibariyle ilk olacak.

Yorum Ekle
Yorumlar
y karakan

08.07.2019

teşekkürler ahmet bey. keşke islami hassasiyeti olan yazarlarda sizin gibi. mesheb dilini değil .vahded dilini kullansalar.
Dürümiye / Lezzete Davetiye