Ahmet Önkal: İSLAM'IN MUKADDES HEDEFİNE GAYRI MEŞRU YOLLARDAN GİDİLEMEZ..."

23.03.2019

PROF. DR. AHMET ÖNKAL HOCAMIZIN ANISINA

Merhum Hocamızla Nisan 1985’de İKTİBAS DERGİSİ için yapmış olduğum röportajı vefatı nedeniyle (22 Şubat 2019) yeniden hatırlayarak, hatırlatmak istedim.  “RESULULLAH’IN İSLAM’A DAVET METODU” kitabı o dönemde de sonrasında da önemli bir boşluğu doldurmuştu. Bugün de istifade edebileceğimiz düşüncesiyle 34 yıl sonra herhangi bir ilave ve çıkartma yapmaksızın aynıyla yayımlamak istedim. Biyografi hocamızın o tarihte kendilerinin hazırlamış olduğu şekliyle korunmuştur.

22 Şubat 2019’da Hakkın rahmetine kavuşan hocamıza Allah’tan rahmet, kederli ailesine, sevenlerine ve öğrencilerine sabrı cemil niyaz ediyorum.

Süleyman ARSLANTAŞ

AHMET ÖNKAL'ın Biyografisi

1952'de Konya'da doğdu. Tahsil hayatı Konya'da geçti. 1974't e Konya Yüksek İslâm Enstitüsü'nden mezun oldu. Talebeliğinde ve mezuniyetinden sonra çeşitli kültürel faaliyetlere katıldı. "Oku Mecmuası"nın neşrinde fahri görev aldı. Bu arada Konya'da resmi olarak İmam Hatip'lik vazifesi de yaptı. Yedek Subaylığından sonra Konya Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Tarihi asistanlığını kazandı. O günün statüsüne göre öğretim Üyeliği Tezi olmak üzere bu mülâkatımızda üzerinde duracağımız "Resulullah'ın İslâm'a Da'vet Metodu " adlı çalışmasını yaptı. 1981'de ilk kez neşrinde sonra, Türkiye Milli Kültür Vakfı'nın tertiplediği yarışmada başkanlığını Prof. Dr. Salih Tuğ'un yaptığı jüri tarafından Armağan'a lâyık görülen bu çalışma ile Konya Yüksek İslâm Enstitüsü'nde İslâm Tarihi öğretim Üyeliği ve Müdür Yardımcılığına tayin edildi. Türkiye'deki bütün yüksek okulların YÖK'e bağlanmasıyla İlâhiyat Fakültesi'ne dönüşen bu müessesede hâlen öğretim Görevlisi olarak vazife yapmakt a olup şimdi Hz. Osman Dönemi üzerinde çalışmaktadır.

Süleyman ARSLANTAŞ - "Resulullah'ın İslâm'a Da'vet metodu " isimli kitabınız ele aldığı konular ve bu konuların işlenişi bakımından oldukça ilginç. İlginçliğini artıran diğer önemli bir husus ta; günümüzde mübah düzeyinde ele alınan, yani -yapılsa da olur, yapılmasa da olur- kabilinden ele alınan tebliğ kavramının farziyetini Kur'an ve sünnet doğrultusunda ortaya koymaya çalışmanızdır. Adeta günümüz ilmihal kitaplarında suların temizliği, abdestin şartları, istinca ve benzeri bahisler nasıl "titizlikle!" izlenmiş ise; siz de tebliğ ya da da'vet konusunu titiz bir şekilde işlemeye gayret göstermişsiniz.

Elimizde bulunan ilmihal kitapları genelinde cihad ve tebliğe yer vermedikleri halde, bir bakıma adı geçen farizaları kayıttan dahi düştükleri bir zamanda, siz niçin 'Resulullah'ın İslâm' a Dâvet metodu ' gibi bir konuya eğilmek lüzumunu hissettiniz?

Ahmed ÖNKAL - Allah'ın adıyla, O'na hamd, Rasülüne salât ve selam ederek başlıyorum. Efendim, ben, davet görevini her Müslüman için -ifâsı dışında - boynundan kalkmayacak bir mükellefiyet ve vecibe olarak görüyorum. Benim anladığım kadarıyla Kur'an ve Sünnet'in her müslümana yüklediği bir vazifedir bu. Her dönem ve çevrede mü'min, gücünün yettiği, kabiliyetinin ve durumunun gerektirdiği ölçüde tebliğ görevini yerine getirmeye çalışacaktır ve elbette bu çaba belli esaslara ve usullere bağlı olmalı, plânlı ve programlı bulunmalıdır, yâni tek kelime ile metodik olmalıdır.

Acaba müslüman davet faaliyetinde hangi esas ve usulleri, hangi metotları kendisine örnek ve ölçü edinmeli?

Şüphesiz onun en güzel örneği, en muvaffak da'vetçi olan Allah Rasulüdür. Bütün hareket ve faaliyetlerimizde Allah Rasulü'nü örnek ve ölçü edinme, bence yine Kur'an ve Sünnet'in müslümana yüklediği bir vecibedir. Hal böyle olunca Rasulüllah'ın İslâm'a Da'vet Metodu konusunun hassasiyet ve titizlikle ele alınıp incelenmesi gerekiyordu. Ben bunu yapmaya gayret gösterdim.

 

S. ARSLANTAŞ - Da'vet ibadeti Kur'an ve sünnet doğrultusunda ifa edilmez ise, buna ibadet diyebilir miyiz? Meselâ İslâm dışı yöntemlerle bir takım siyasi organizasyonlarla da'vet gerçekleşebilir mi? Gerçekleşse de buna 'İslâmi'dir denir mi?

 

A. ÖNKAL - Hz. Peygamberin bir hadisini hatırlıyorum; meâli şöyle: "Kim Kur'an haricinde hidâyet -doğru yol ve hareket tarzı- ararsa Cenâb-ı Hak onu saptırır. " Şâyet bir da'vet faaliyeti, Kur'an ve Kur'an'ın apaçık bir tefsir ve tatbikçisi olan Rasulüllah'ın Sünnetinin çizdiği sınırlar dışına çıkıyorsa burada ibâdet olup-olmama problemi değil, bence doğrudan doğruya bir vebâl vardır. İslâm'ın mukaddes hedefine gayr-i meşru yollardan gidilemez. 'Siyasi organizasyonlar, gibi müslümanlar arasında polemiğe yol açabilecek bir hususu bir tarafa bırakalım; ben ölçüyü genel koyuyorum: İslâm'ın şaşmaz iki temel unsuru Kur'an ve Sünnet'tir. Bunlara uyan davet faaliyetleri makbul, uymayanlar merduttur.

S. ARSLANTAŞ - İçinde yaşanılan toplumun değer yargılarından uzaklaşılarak o topluma da'vet ulaştırılabilinir mi?

Mesela; Sizin kitabınızda 'Müşterek noktada birleşmek ' başlığı altında şu satırları okuyoruz: 'Müşterek noktalarda birleşme metoduna uymasını bizzat Cenab-ı Hak Rasulüne emreder: “De ki (ey Habibim) 'Ey ehl-i kitap! Hepiniz bizimle sizin aranızda müsavi ve müşterek bir kelimeye gelin." 3/6 4 Yani Ehl-i Kitap ile müslümanlar arasında var olan müşterek bir noktanın işleme konmasını sergiliyorsunuz. Ayrıca konuyu günümüze getirerek; '. . . İslâm adına hareket ettiğini söyleyen grupların tamamen birbirlerini red ve itham yerine, müşterek noktalarda birleşerek aynı olan hedeflerine varmada elbirliği etmeleri ve ufak tefek bir takım ayrı düşünüş ve ihtilâflarını anlayış ve müsamaha ile karşılamalarını. . .' salık veriyorsunuz. Şayet anlaşmazlık tevhidi boyutlara ulaşmış ise de mi müsamaha ile karşılamalıyız? Ya da Allah'ın sıfatları başkalarına veriliyorsa da mı? ( Hükmetme, gaybı bilme vs.)

A. ÖNKAL - Efendim, ben, daimâ Müslümanların önemsiz bazı ihtilaflarını büyütüp mesele yapmadan, birbirlerine karşı müsamahâlı davranmalarını, birlik ve beraberlik içinde olmalarını teklif ve arzu ediyorum. Fakat her ne hikmetse derslerimde ya da özel tartışmalarda ne zaman bu konu açılmışsa mutlaka bir itiraz gelmiştir. Zannediyorum, ne demek isteğim, neyi kastettiğim gayet açık... Allah'tan olacak, siz soruyu tevcih ederken kitabımda iktibas da yaptınız. Bakın, dikkât ederseniz, ben, "hedefleri aynı " olan müslümanların "ufak tefek" yâni önemsiz, temeli sarsıp zedelemeyen bir takım ayrı düşünüş ve ihtilâflarına karşı anlayış ve müsâmahayı lüzumlu görüyorum. Ama elbette ihtilâflar tevhid noktasına kadar varıyor veya dediğimiz gibi Allah'ın sıfatları başkalarına da veriliyorsa işte burada müsamâha yoktur, ittifak yoktur. Çünkü bu noktada zaten İslâm yoktur. Yalnız müsaade ederseniz hemen bir noktayı da belirtmek istiyorum: Olur ki bazı saf ve cahil müslümanlar, bilmeden, ilerisini-gerisini düşünmeden, tamamen iyi niyetler içerisinde, hatta ibâdet anlayışı derecesinde bu tür yanlış inanış ve düşünüşlere kapılabilirler. Burada bir cehâlet söz konusu olduğu için, bence, ihlâslı müslümanlara düşen iş, da'veti öncelikle kendi aralarında ifâ etmek üzere bu kardeşlerini usulü dairesinde ikâz ve irşâd etmeleridir; ya değilse peşinen red ve ithâm değil!...

S. ARSLANTAŞ - Da'vetçi ile muhatabı arasındaki yakınlaşmalarda hangi vesilelere başvurulabilinir? Veya İslâmi stratejinin oluşumunda muhatabın isteklerinin yeri nedir? Kemale ermiş bir dinden sorumlu olan müslümanlar, muhatabın gerek itikadi ve gerekse ibadi yönden isteklerine karşı nasıl bir tavır sergilemelidirler?

A. ÖNKAL - Kısaca söylemek gerekirse da'vetçi, muhatabı ile kendi arasında bir yakınlaşmanın te'mini için sadece meşru, yâni İslâm'ın hoş gördüğü, şer'i kabul ettiği vesilelere başvurabilir; muhatabın da yine sadece meşru olan isteklerine itibar olunur. Kemale ermiş bir din olarak İslâm'ın kesinlikle yasaklayıp haram kıldığı şeyler meselâ, muhâtabın hoşuna gidip nefsini cezbetse bile da'vetçi bunları birer araç olarak kullanamaz; kullanmamalıdır. Çünkü bu, temeli bâtıla dayalı, ya da bâtıla devamla hem-hâl bir hak tasavvuru gibi abes bir şey olur. Ancak burada -da'vetçi tarafından bizzat bir vesile, bir araç gibi görülmeksizin, muhâtap tarafından talep edildiğinde de câiz nazarıyla kat'iyetle bakılmaksızın- İslâmiyet'e yeni ısınma durumunda olan kişiler için tedriç kâidesinin uygulanarak merhale merhale nihâi hedef ve noktaya varmada izlenecek farklı durumu ayrıca mütalea etmek' gerek.

S. ARSLANTAŞ - O zaman devam edelim efendim. Da'vette tedricilik var mıdır? Kur'anın 23 yılda nazil olduğunu gözönüne aldığımızda; Dâvetçi İslâmı bütün olarak ele almalı, nefsine tereddüb eden ibadetleri yerine getirmeli, yasaklardan kaçınmalıdır. Şayet bunu yapmayıp da, Rasulullah'ın da'vet merhalelerini göz önüne alarak (O zaman din kemale ermemiş idi) kendisine İslâmi yaşamada ve da'vette tedrici bir usul ihdas ederse; 'Oruç Medine'de farz kılındı, tesettür hükmü Medine'de geldi, namaz beş vakit olarak sonraki bir hadise, faiz Mekke döneminde yasaklanmamıştı.' gibi kanaatlar oluşturur ve bugün de zaman dilimi itibarıyla "MEKKE dönemine tetabuk ediyor" hükmünden hareketle İslâmi yaşamada tedriciliğe baş vurulabilinir mi?

A. ÖNKAL - Böylece söz, "tedric"e geldi. Evet, tedricilik, günümüz müslümanlarınca bugün oldukça sık kullanılan ve bazı çevrelerce -belki de kasten- yanlış anlaşılıp anlatılan ve sıraladığımız misillü olmadık noktalara çekilen, üzerinde durulması gerekli bir kavram... İsterseniz bu mes'eyele birkaç açıdan bakalım:

a. Öncelikle da'vetçi mü'min, tek başına bir fert olarak her durumda yerine getirme imkânına sâhip bulunduğu İslâm'ın her türlü emrine harfiyyen riâyet edecek, her türlü yasağından titizlikle sakınacaktır. Bu konuda hiç bir ihmalkârlığın mâzereti olamaz. Kendi kusurlarımız, ya da hevâlarımız için bahâneler bulmaya kalkışmak, dinde haram olan bir şeyi helâl kılma veya helâl olan bir şeyi haramlama gibi bir durum arzetmez mi?...

b. İkinci olarak, müslümanların münferiden değil de ancak bir cemiyet ve cemaat olarak yapabilecekleri vecibelerde durum ve şartların elverdiği her hususta elden geldiğince İslâm'a uymak gereklidir ve bu iki noktada tedriçten söz edilemez.

c. Bir üçüncü durum var ki tamamen muhataplarla ilgilidir ve işte burada tedrice yer vermek gerekiyor: İslamiyete yeni meyil duyan ve ısınma durumunda bulunan bir şahıs, malumdur ki, bir anda yılların kültür mirası olarak taşıdığı eskiye ait gayr-i İslâmi düşünüş, yaşayış ve davranışlarını bir anda kaldırıp atamaz. Onun benliğinde yer etmiş, âdetâ fıtri, tabii bir hal almış hususlar vardır. Bunların tümüne birden hemen, âni bir tavır alış, çoğu kez muhatabı ürkütüp korkutmaya, gözünü yıldırmaya ve soğutup kaçırtmaya yol açabilir. Böyle bir durumda tedriç prensibine riâyetle ehem'den mühim'e, esâs'tan tâli mes'elelere doğru sıralanmak üzere her şeyden önce muhataptan sahih bir iman, sağlam bir tevhid anlayışı istenecek, sonra inandığıyla amel etmesi talep olunacaktır. Ürkütme ve dinden döndürmenin ortaya çıkması söz konusu tâli ahvâlde belli bir müddet için onun gayr-i İslâmi bazı davranışlarına kat'iyetle cevâz vermemek ve tasvip etmemek kaydıyla ses çıkarılmayacaktır. Ama muhâtap, İslâm'a vâkıf olduktan sonra artık eski anlayış ve yaşayışını icrâsına müsaade olunamaz. Konu müşahhaslaşsın diye bu bâb-ta neredeyse klâsikleşmeye başlayan içki misâlimizi verebiliriz: Eski inanışa göre bir su mesâbesinde kullanılan ve hatta bazı âyinlerde ibâdet niyetine yudumlanan içkiye müptelâ bir hıristiyan İslâm'a meyletse ve sonunda müslüman olsa, da'vetçi acaba ona kelime-i şehâdet getirdiği ilk anda içkinin haramlığından bahsedip, yasağa uymadığında, müslümanlığının ilk saatinde cezâ tatbikine mi kalkışacaktır? Elbette bu doğru olamaz. Sözü uzatmıyorsam! bizzât şahit olduğum canlı bir hâdiseyi de nakletmeme izin verin: 8-10 sene kadar önce, İslâm'a merak salmış, bazı sorularına cevaplar arayan bir Fransız'la, yanında Fransızca bilen 3-5 müslüman genç de olduğu halde bir mecliste beraber bulunduk. Söz döndü dolaştı ve din değiştirme konusuna geldi. Bir gencimiz -herhalde merakından olacak- Fransız'a kendi çevrelerinde din değiştirme olayının nasıl karşılandığını, ailenin, halkın, kilisenin tepkisinin ne olduğunu sordu. Fransız gayet rahat: "Efendim, bizde fikir ve inanç özgürlüğü var. Bu nevi hadiseleri hiç kimse garip karşılamaz; gayet normaldir " cevabını verdi. Şimdi merak sırası Fransız'a gelmişti. Bu kez o sordu: "Peki, sizde din değiştirme nasıl görülüyor, bu konuda İslâm'ın hükmü nedir?" Hâzırun'dan ahkâm kesmeye hevesli biri hemen atıldı ve önünü-sonunu, yerini-durumunu düşünmeden: "İslâm'dan çıkan mürteddir; mürted ise öldürülür!" deyiverdi. Fransız şaşırdı, bunu hiç kabullenemedi ve "Ben hümanist veçhesi içerisinde İslâm' a merak ediyordum. Siz ve diğer müslümanlar da hep 'dinde zorlama yoktur; İslâm'da inanç ve ibâdet hürriyeti vardır' diyordunuz. Ama şayet şimdi söylediğiniz gibi İslâm'da dininden ayrıldığı için bir cana kıyma varsa ben bu İslâm'da yokum! " deyip kalktı ve bıraktı gitti. Başlangıçtan beri bu Fransız samimi mi idi, onu bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa burada tedricin uygulanmaması telâfisi mümkün olmayan bir hata idi.

S. ARSLANTAŞ - Da'vetçide ilim hangi düzeyde olmalıdır? Günümüzde Allah'ın dinini insanlara ulaştırma gayretinde olan birçok müslümanın, yine Müslümanlar tarafından engellendiğini görüyoruz. Bir takım klasik kitapların tedris edilip, edilmediği, Arapça'nın bilinip bilinmediği gibi sorulardan sonra genç da'vetçilere bir bakıma "da'vet Farziyeti"nden kaçınma emri verilmekte. Bir müslümanın davet görevini yerine getirebilmesi için asgari ilim limiti nedir?

A. ÖNKAL: "... Hz. Peygamber'in bir hadisini hatırlıyorum; meâli şöyle: "... KİM KUR'AN HARİCİNDE HİDAYET -DOĞRU YOL VE HAREKET TARZI- ARARSA CENAB I HAK ONU SAPTIRIR..." Şayet bir davet faaliyeti, Kur’an ve Kur'an'in apaçık bir tefsir ve tatbikçisi' olan Resulullah'ın sünnetinin çizdiği sınırlar dışına çıkıyorsa burada ibadet olup olmama problemi değil, bence doğrudan doğruya bir vebâl vardır.

Peşinen şunu söyleyeyim. İlimsiz, bilgisiz bir davet faaliyeti düşünemiyorum. Hangi şey olursa olsun onu yapabilmek için herşeyden önce bilmek gerek. Hz. Peygamber buyururlar: "İlim, amelin önderidir; amel ilme tabidir." Çevremizde sağlam bir akideye, sıhhatli bir İslâm bilgisine ve İslâmi bir yaşayışa sahip olmadığı halde, hareket ve aksiyon adamı olma sevdasında, müslümanlara yön verme, baş çekme konum ve iddiasında bulunan zavallılara -evet, böylelerine 'zavallılar' diyorum- hep rastladığımız için da'vette ilmin gerekliliği üzerinde, başlangıçta, ısrarla duruyorum. Siz de sohbetimizin başlarında "Kur'an ve Sünnet doğrultusunda ifâ edilmeyen da'vetler'e dikkat çektiniz ve bunların İslâmi olup olmadığını sordunuz. Bir davetin Kur'an ve Sünnet doğrultusunda ifâsı için şüphesiz Kur'an ve Sünnet'in iyi bir şekilde bilinmesi gerekli. Zannediyorum bu hususta sizinle aramızda bir ihtilâfımız yoktur. Bu zaruri ön bilgilerden sonra başka bir noktaya geçeyim: Bence da'vet şumullü bir mâ'n a ve sahaya sahip, ben kitabımda üzerinde durduğum gibi İslâmi da'vet faaliyetini, sadece gayr-i müslimlere yönelik ve onların "müslüman olduk, deyivermeleri ile nihayetlenen bir çaba olarak görmüyorum. Bilasik İslâmi da'vet, müslimiyle, kâfiriyle ve müslüman olduğunu söyleyeniyle bütün bir çevreden kaynaklanan ve cemiyette görülen her türlü gayr-i İslâmi düşünüş ve yaşayışın izâlesi ile cemiyet-i İslâmi bir noktaya getirme gayretidir. Ve bu gayretle havassı ile avâmı ile hiçbir ayrım söz konusu olmaksızın bütün müslümanlara düşen görevler vardır. Yani İslâm âlim ve aydınları yanında halk kitleleri de da'vet ile sorumludurlar. Ama elbette onların sorumlulukları herbirinin bilgi ve kültürü, kapasite ve seviyesi, güç ve imkânı nispetinde olacaktır.

Ve yine elbette her müslüman ancak bilgisi ölçüsünde, bildiği hususlarda da'vette bulunacaktır. Malumdur ki ilim, bölünüp parçalanamayan bir şey değildir. Bir mes'eleyi bilen, diğerini de bilmeyen bir kişi, birinci mes'elenin âlimi, ikincisinin ise cahilidir. Ve bu kimsenin bildiği bu şeyle da'vette bulunması son derece normaldir, haklıdır ve hatta gereklidir de. Ancak burada önemli husus, müslümanın haddini bilmesi, bilmediği hususlara burnunu sokmaması ve ahkâm kesmemesi; her geçen gün İslâm kültürünü daha fazla elde etme gayretinde bulunmasıdır. Bu esaslar içerisinde geniş anlamda ele aldığımız zaman bir müslümanın da'vette bulunabilmesi için asgari ilim limiti, İslâm'ın temel esaslarıdır. Mesela tarlasını sürmekte olan bir Müslüman çiftçinin namaz vakti gelip geçtiği halde namaz kılmayan bir işçisi ya da komşusuna veya bizzat kendi çocuğuna namaz hakkında hemen orada yapıverdiği ikâz ve irşâd, bir da'vettir; bu da'vet için o müslümanın namaz hakkında gerekli genel bilgilere sahip olması yeterlidir. Ama yanlış anlaşılmasın, ya da yanlış noktalara çekilmesin diye yine belirtme lüzumu hissediyorum; meselâ bu çiftçi müslümanın kalkıp bilmediği konulara dalması ve İslâmi faaliyetlere yön vermeye kalkışması haddini bilmemek ve hatta İslam'ı baltalamak olur.

S. ARSLANTAŞ - Dâvet farziyatını konu edinen bir Müslüman olarak kısaca tavsiyeleriniz nelerdir?

A. ÖNKAL - Genel olarak her müslümana, yani her da'vetçiye, özellikle de cemiyeti ıslâhı kendileri için bir meslek ve vazife kılmış kardeşlerime da'vette sadece iyi niyetlerin, davaya bağlılığın, şahsi his ve duyguların kat'iyetle yeterli olmadığını, İslâm'ın temel ve şaşmaz iki kaynağı Kur'an ve Sünnet'e dayanmayan ve uygunluk arzetmeyen faaliyetlerni neticeye varamayacağını hatırlatmak ve bu vesile ile samimi, ihlâslı bir dav'etçi için Rasülullah'ın İslâm'a da'vet metoduna mutlaka vâkıf olmanın kaçınılmazlığını vurgulamak istiyorum. Gerek bu sohbet dolayısıyla, gerekse daha önceki yayınlarınızla bu konuya gösterdiğimiz hassasiyet ve ilgi için de tüm İKTİBAS mensuplarına şahsınızda teşekkürler ediyorum.

S. ARSLANTAŞ - Bizde teşekkür ederiz. Allah razi olsun.

İSLAM'IN MUKADDES HEDEFİNE GAYRI MEŞRU YOLLARDAN GİDİLEMEZ..."

HARB ARIZİ MİDİR?

SÜLEYMAN ARSLANTAŞ - Kitabınızda "harp'ten bahsediyorsunuz. Sanki 'harb' arızi bir hadise imiş gibi takdim ediliyor. "Hadd-i zâtında İslâm nazarında sulh ve sükun esastır. Harb ise aynen hastalık gibi ârizidir" (Sh. 99) Diyorsunuz. İslam'da HARB' arizi midir, barış nedir, İslâm nedir? "Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla harbedin..." (8/39) Emr-i ilâhisi bulunan bir dinde; barıştan ne kadar, nereye kadar söz edilir?

Ahmet ÖNKAL - 'Harb arizidir' sözünü ben kabul ediyorum. Ve diyorum ki gerçekten insanların kanının dökülmesine' sebep teşkil eden harb arizidir. İslâm'ın esas arzu ettiği; boş yere insanların kanının dökülmesi değildir. Aslolan sulh ve salâhın temin edilmesidir. Fakat sulh ve salah deyince neyi kastediyoruz, bunu da belirlemek gerekir. Bence İslâm'da aslolan harb değil cihaddır. Cihad şumullü bir mana, şumullü bir ifade. Ama...

Süleyman ARSLANTAŞ - Harb Cihad değil midir?

Ahme t ÖNKAL - Harb cihadın bir bölümü, bir kısmıdır ve gerekli olduğu safhada, gerekli olduğu zaman, ancak harbe müracaat olunur, müsaade olunur. İslâm'da öncelikle hüsn-ü muamele çerçevesi içerisinde muhatabı ikna edici bir tarzda İslâm'ı tebliğ etmek gelir. Tebliğ muhataba bu şartlar içerisinde yapılır, İslâm'ı kabul etmesi istenir. Şayet bunu (İslâm'ı) kabul etmiyorsa İslâm'ın adalet ilkeleri içerisinde bir problem teşkil etmeden kendi inancını sürdürmesine müsaade olunur. Ama kişi bu çerçeve içerisinde de kalmayıp, çevresi içinde bir çıbanbaşı (olma) durumunu arzediyorsa; çevreyi tahrik ediyorsa, kışkırtıyorsa ve İslâm daveti için bir engel durumunu arzediyorsa; işte bu durumda olan kişi için -bizzat kendisi sebebiyyet verdiğinden dolayı- harb açılır. İslâm bu noktada harbe izin ve cevaz verir. Ben şahsen Hz. Peygamber'in (A.S.) bütün uygulamalarını, bütün harblerini bu sebebe bağlı görüyorum. Hz. Peygamber'in hiçbir harbi yoktur ki, düşmanı (olan) müşrikler veyahut da kâfirler tarafından sebebiyyet verilmeden ortaya çıkmış olsun. Mutlaka harbin yani karşılıklı kan dökme şeklindeki harbin sebebini karşı taraf vermiştir. Bu vaziyette düşman orduları ile İslâm birlikleri karşı karşıya geldikleri, harb için birçok hazırlıkların yapıldığı bir durumda dahi Hz. Peygamber'in (A.S.) Sulh'u teklif etmesi gerçekten enteresandır, dikkat çekicidir. Ben diyorum ki; Hz. Peygamber'in hiçbir gazvesi yoktur ki, düşmanla karşı karşıya gelindiği zaman dahi düşmanı İslâm'a da'vet etmeye, bunu yapmadıkları taktirde sulh yapmaya çağırmadan harbi başlatmış olsun. Böyle bir gazve yoktur. Hz. Peygamberin çevreye gönderdiği seriyyeler var. Bu seriyyelerde de seriyye komutanlarına, birlik başkanlarına kesin olarak verdiği talimatların başında yine bu husus yer alır. Hz. Peygamber (A.S.) seriye komutanlarına diyordu ki; "Düşmanla karşılaştığınızda harb'ten önce onları İslâm'a çağırın, da'vet edin. Şayet bunu kabul etmiyorlarsa o kişileri cizye ve İslâm idaresini kabul etmeye davat edin. Şayet bundan da imtina ediyorlarsa artık harb mukadderdir." Bu manayı vurgulamak üzere Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadis-i şerif var. Hz. Peygamber (A.S.) diyor ki: "Siz, mukatele için pek arzulu istekli olmayın. Ama düşmanla da karşılaşırsanız, mutlaka harb durumunda olursanız, mecbur kalırsanız buna o zaman da sabr-ı sebat ediniz, güçlüklere de göğüs geriniz" Hatta ben şunu da ifade edeyim; bizzat Kur'an dahi Sulh'un esas olduğunu, harbin arizi olduğunu açıkça ifade etmektedir. "-Şayet onlar sulh'a yanaşırlarsa sulh teklif ederlerse sulh'u kabul et ve Allah'a tevekkül et. " (8/61). Şimdi karşı karşıya gelindiğinde, düşmanla bir harbin doğuvereceği bir anda dahi müslümanlardan veyahutta karşı taraftan sulh teklifi yapılır ve bir anlaşmaya varılırsa harb bırakılacaktır. Ama harbin bırakılması biraz önce de dediğim espri içerisinde düşman kendi faaliyet alanı içerisinde başıboş, zulmü yayıcı özelliği içerisinde serbest bırakmak değil. İşte bu nokta da cihad karşımıza çıkacaktır. Müslüman İslâm'ı tebliğ edecektir. Düşmanın fitne ve fesat saçmasına imkan bırakmayacaktır. Şayet fitne durumu arzediyorsa; o zaman fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar mukatele edilecektir. Ben İslâm'ın harb görüşünü, harb anlayışını ve 'yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar mukatele' esasını bu şekilde birbiriyle kat'iyyetle tezat teşkil etmeyen iki umd e olarak anlıyorum ve birbiri arasında tezat yoktur diyorum..

S. ARSLANTAŞ - Hocam. Biz bazı harblere baktığımızda ki, Bedir harbi' bunların başında gelir. Bunda bizzat harbin muharriki, tahrik edicisi olarak müslümanları görüyoruz. Malumunuz, işin evvelinde bir 'Kureyş Kervanı'nın önünü kesme hadisesi söz konusudur ve müslümanlar ki; mesela M. Ebu Zehra da bu konuda 'İslam'da saldırı değil, savunma harbi yapılmıştır kanaatini ileri sürüyor. (İslam'da savaş kavramı). Fakat 'Bedir harbi' adeta bir saldırı harbi gibi gözüküyor. Her ne kadar Kureyş Medine yakınına kadar geldi ise de; tahrik edici olarak müslümanları görüyoruz. Ayrıca da Kur'an-ı Kerim'de yine: "- Savaş hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir- Siz bilmezsiniz, Allah bilir."(2/216). buyurulmaktadır. Buradan hareketle İslâm'ın bir savunma harbi -bir savunma stratejisi- takip ettiği gibi, genel-geçer bir hükme varmak doğru olur mu?

 

A. ÖNKAL - İslâm'daki harb acaba 'savunma harbi' midir yoksa 'taarruz harbi' midir? Bu noktaya geçmeden evvel sözün başından başlayalım. Bedir harbinde şayet biz Medine yakınından geçmekte olan Kureyş kervanına Müslümanların saldırısı nazarıyla bakacak olursak, gerçekten harbe müslümanlar sebebiyyet vermiştir. Bunu o zaman böyle anlarız ve biz bu şekilde meseleyi izah ettiğimiz zaman; bu izah tarzını benim anladığım kadarıyla beraberinde getirir. Halbuki Bedir meselesinde, Bedir harbi konusunda hüküm verirken zannediyorum ki hadisenin öncesine de bir nazar atfetmek, gerçek sebepler üzerinde durmak gerekir. Benim bilgilerim, benim kanaatim odur ki; Bedir harbinde dahi harbe sebebiyyet veren unsur yine Mekke kâfirleri, Kureyş müşrikleridir. Acaba bu kervan hangi sebeplerle, hangi saiklerle Medine yakınından Suriye'ye gidip-dönmüştür. Bunu bilmek gerekir. Tarihi veriler bize açıkça şunu ortaya koymuştur ki; Ebu Süfyan başkanlığında, Bedir harbinin çıkmasına sebep teşkil eden bu kervanın Suriye'ye gidiş maksadı tamamen elde edilecek olan gelirden harb hazırlıklarını temin etmek, harb masraflarını karşılamak için bir faaliyet mesele bu idi.

Müslümanları kökünden kazıma niyetini taşıyan kâfirlerin bu niyetlerini mali yönden de desteklemek üzere faaliyet yapmaları,' bu faaliyeti yaparken de üstelik MEDİNE GARNİZONUNU İHLAL EDİP; DEVLET HUDUTLARINI - İSLAM DEVLETİNİN HUDUTLARINI - ÇİĞNEYİP GEÇMELERİ ELBETTE MÜSLÜMANLARIN ELİ KOLU BAĞLI SEYREDECEKLERİ BİR HADİSE DEĞİL. Bu derece cüretkar, bu derece husumeti apaçık ortada olan ve apaçık harbe hazırlık durumunu arzeden bu kervan meselesi karşısında müslümanlar, gerekli ve müessir tedbirleri almak durumunda idiler ki; bu tedbir de elbette bu kervanın takip edilmesi ve harb için hazırlanmaya imkan tanınmamasıdır. Devlet hudutlarının çiğnenmesine müsaade edilmemesidir. Bu maksat ve niyetler içerisinde Hz. Peygamber Ebu Süfyan'ın kervanını takibe koyulmuştur. Sırf bu kervanın kurtarılması maksadı ile değil; İslâm'a husumet içerisinde olduklarını da açıkça ortaya koyucu bir tarzda kervan salimen Hz. Peygamber'in takibinden kurtulduğu halde, Mekke'den bir düşman birliğinin Hz. Peygamber üzerine harbetmek üzere gittiği de nazari itibara alınacak olursa mesele çözümlenir. Ebu Süfyan Hz. Peygamber'in takibinden kurtulduğu zaman Mekke'ye bir haber göndermişti. Daha önce nasıl "-Aman kervanımız tehlikededir" diye haber gönderdi ise aynı tarzda bir ikinci haber de "-Tamam, artık kervan kurtuldu, endişeye mahal kalmadı " demişti. Fakat Mekke müşriklerini bir araya toplayan, silahlandıran ve Hz. Peygamber üzerine yürüyen Ebu Cehil demişti ki, "- Kervan kurtulmuş olsa dahi zaten bizim maksat ve niyetimiz Muhammed'i-tecziye etmekti, onların kökünü kazımak idi. Artık bu kadar güç ve kuvvet bir araya getirildikten sonra bu maksadımız için yürüyebiliriz. Kervanın gelirini bu yönde, bizi destekleyici yönde kullanmaya da gerek yok. Zaten güçlü ve kuvvetliyiz. Muhammed'in ordusundan daha güçlüyüz. 0 sebeple Bedir'e kadar gidebiliriz." demişlerdi ve harb o sebeplerle ortaya çıkmıştı. Yani bu Bedr harbinin çıkışına, sadece böyle kısmi, arızi bir bakışla veyahut da sathi bir bakışla kervanın takip edilmesi, o maksatla saldırılması gibi bir bakış bence doğru değil. Meselenin öncesine, Mekkelilerin niyetine bakmak da gerekir.

S. ARSLANTAŞ - İslâm'ın genel tebliğ prensibi, genel cihad anlayışı içerisinde konuya yaklaştığımızda malumunuz evvelâ herhangi bir yeri İslâm'ın yaşanıldığı yer haline getirmek ardından da İslâm mesajını tüm alemlere ulaştırmak gerekmektedir. Zira Hz Muhammed (A.S.) Hatem-ül Enbiya olduğu gibi, mesajı da herhangi bir bölgeye, ırka değil tüm insanlığadır. Vakıa Kur'an-ı Kerim de şöyle buyurulmaktadır: "- Ey Resulüm, biz seni rahmetimizin müjdecisi, azabımızın habercisi ve bütün insanların peygamberi olmaktan başka bir sıfatla göndermedik." Peygamberin tebliği bütün aleme, bütün insanlığa şamil olduğuna göre, bu tebliği -adamlar yerlerinde dururken, İslâm diyarına ve müslümanlara herhangi bir tavırları söz konusu değilken, müslümanlar bu insanlara, belirli bir düzenleri, inançları, kuralları var iken;'- biz buraya İslâm dinini tebliğ etmeye geldik diyorlar. Tabi karşı tarafta eli kolu bağlı durmuyor. En iyimser bir ifadeyle: - Yok arkadaş benim dinim var, düzenim var, dinimden memnunum, gül gibi geçinip gidiyorum.' diyor karşı taraftaki. Kabile reisi, ileri geleni vs. '-Yok eğer sen bizim teklifimizi kabul etmezsen, bizim (İslâm'ın) hükmü altına gireceksin, dinimizi kabul etmesen de hükmümüz altına gireceksin. Yok eğer bunu da kabul etmiyorsan o zaman sana karşı harb edeceğiz.' Yani bir bakıma burada harbin tahrikçisi müslümanlar -İslâm değil midir burada? Cihadın genel hükümleri, genel seyri içerisinde baktığımızda.

A. ÖNKAL - Süleyman bey. Bu soruya cevap vermezden önce, sizin önceki sorunuzun bir ikinci şıkkı da veyahut da sözlerimizin devamı da vardı. Biz uzunca konuştuktan sonra meseleyi toparlayamadık. Ve biran duraklamamızda tabii sizin ikinci sorunuz araya girdi. Ben ona da kısaca temas edivereyim. Siz dediniz ki; "Siz pek hoşlanmadığınız halde; savaş size Farz kılınmıştır." Savaş Farz kılındığına göre müslümanlara bu pek hoş görünmese de yapılması gerekli bir vecibe, bir vazife, bir Farz durumuna arzediyor. O zaman savaş bir Farz olarak arizi değil, aslidir, herhalde bunu demek istiyorsunuz.

S. ARSLANTA Ş - Müslümanların gücüyle mukayyed olarak tabi.

A. ÖNKAL - Tabi.. Müslümanların güç ve kuvvetleri yerinde olduğu şart ve durumlar için bunu mevzu bahis ediyorsunuz. Ben buna diyorum ki; Evet savaş müslümanlara Farz kılınmıştır. Ancak bu Farz şartları tahakkuk ettiği zaman yapılacak, yerine getirilecek bir Farzdır. Ben bunu meselâ zekat'a benzetebilirim. Zekat müslümanlar için Farzdır. Ancak bu Farzı; şartları tahakkuk ettiği zaman, bu şartları taşıyan müslümanlar yerine getirir. Savaş da ayni durumda. Şartlar yerine geldiği zaman.. Yani düşmanın sebebiyet verme durumu mevzubahis olduğu zaman savaş Müslümanlar üzerine Farzdır. Ve kişi ölümle karşı karşıya olduğundan, mal kaybı ile karşı karşıya olduğundan, birkaç güçlüklerle karşı karşıya olduğundan dolayıdır ki; Şayet İslâm'ın kendisine verdiği bir ruh olmasa, bir eğitim olmasa tabii haliyle elbette ona (savaş) güç gelecektir. Kur'an insanın bu tabiatını, bu Fıtratını ifade ediyor; "...size güç gelebilir." diyor.

Ama güç gelse bile şartlar gerekli kılıyorsa; "...Harb sizin için bir Farzdır." diyor. Meseleyi ben öylece izah ediyorum, ikinci mesele...

Kısaca söylemek gerekirse davetçi muhatabı ile kendi arasında bir yakınlaşmanın te'mini için sadece meşru, yâni İslâm'ın hoş gördüğü, şer'i kabul ettiği vesilelere başvurabilir; muhatabın da yine meşru olan isteklerine itibar olunur...

A. ÖNKAL: "... İlimsiz, bilgisiz bir davet faaliyeti düşünemiyorum. Hangi şey olursa olsun, onu yapabilmek için her şeyden önce bilmek gerek. Hz. Peygamber buyururlar: "... İlim, amelin önderidir; amel ilme tabidir..."

S. ARSLANTAŞ - Yine harbin muharriki müslamanlardır. İslam'dır diyoruz. Adam kendi diniyle 'gül!' gibi geçinip giderken; İslâmi güçler varıyor, -Cihan Şumül bir din olan İslâm'a sizi davet ediyoruz." diyor. Karşı koyuyor; - O zaman bizim emrimiz altına girin- deniliyor. Karşı taraf onu da kabul etmiyor. Ve sonuçta harb hadisesi ortaya çıkıyor. Yani burada harb kaçınılmaz bir olay olarak karşımıza çıkıyor. Davet ibadetinin tabiatı sonucu.

A. ÖNKAL - Siz "gül gibi geçinip giderken" diyorsunuz. Ben şahsen bu görüşünüze katılmıyorum.

S. ARSLANTAŞ - Hayır. Kendileri dinlerini öyle görüyür. Zaten gül gibi geçinip gitmiyor olsalar fikirlerini değiştirirler.

A. ÖNKAL - Kendilerinin o şekilde kabul etmesi de yeterli sebep yahut da mazeret değil. Bazı durumlar olur ki bir insan hasta olduğunu kabul etmez. Hayır der "ben sapasağlamım." Ameliyat olmayı istemez, katiyetle kabul etmez. Fakat o hastadır ve mutlaka tedavi edilmesi gerekir. Onun kendi itikadı, kendi inancı. kendisine bakış açısı, bizim için önemli değildir.

Bizim için önemli olan hakikat, realite, gerçek. Ve gerçek şu ki; realite şu ki; Nerede GAYRI İSLAMİ BÎR DURUM SÖZ KONUSU İSE ORADA İLLET VARDIR. VE BU FİTNENİN MUTLAKA İZALESİ GEREKİR. Halinden tamamen memnun olan gayr-i İslâmi vasatlarda, gayr-i islâmi durumlarda haddizatında bütün bir halk kitlesi de değildir.

A. ÖNKAL: "... Müslümanları kökünden kazıma niyetini taşıyan kâfirlerin bu niyetlerini mâli yönden de desteklemek üzere faaliyet yapmaları, bu faaliyeti yaparken de üstelik Medine Garnizonunu ihlal edip, devlet hudutlarını İslâm Devletinin hudutlarını- çiğneyip geçmeleri elbette müslümanların eli kolu bağlı seyredecekleri bir hâdise değil.

Bu derece cüretkâr, bu derece husumeti apaçık ortada olan ve apaçık harbe hazırlık durumunu arzeden bu kervan meselesi karşısında müslümanlar, gerekli ve müessir tedbirleri almak durumunda idiler ki; bu tedbirde elbette bu kervanın takip edilmesi ve harp için hazırlanmaya imkan tanınmasıdır. DEVLET HUDUTLARININ ÇİĞNENMESİNE MÜSAADE EDİLMEMESİDİR..." GAYR-I İSLAMİ İDARENİN, GAYR-I İSLAMI YAŞAYIŞIN OLDUĞU TOPLUMLARA GİDİNİZ, FERTLER ARASINDA REFERANDUMLAR YAPINIZ, KATİYETLE HALİNDEN MEMNUN OLAN, BATIL SULTA SAHİBİ KİŞİLERE GİDİNİZ, İŞT E HALİNDEN MEMNUN OLAN KİMSELER ONLARDIR. Çünkü onlar menfaatlerini beslemekte, insanları kendi menfaatları için sömürmekte ve onların inançları, yaşayışları üzerinde tam bir baskı kurmaktadırlar. Halinden memnun olan kişiler bunlardır. Ve bunlar tamamıyla azınlık durumundadırlar. Bunların baskısı altında yaşayan insanların inanç hürriyetleri yoktur, düşünce hürriyeti yoktur, serbest hareket hürriyeti yoktur. İşte islâm burada bir zulüm görür. Burada bir Fitne görür.

Bu insanların inançlarında, ibadetlerinde, düşüncelerinde hürriyete kavuşmalarını arzu eder. İster ki İslâm, bu insanlar tamamen hür düşünce, kendi iradeleri ile kendi yönlerini çizsinler, kendi hareketlerini tesbit etsinler. Bunu sağlayabilmeleri için de o batıl sultaları ortadan kaldırmayı amaçlar. Bu halka yönelik, onların inançlarına yönelik, onları mutlaka Müslüman etme gibi bir çaba İslâm için söz konusu değildir.

İslâm için dediğimiz gibi bu batıl sultaları yıkma söz konusu. İnsanlar üzerinde kurulmuş sömürüleri yıkma söz konusu. İşte İslâm kendi halinden katiyetle memnun olmayan- gül gibi geçinemeyen- insanları kendi halinde memnun olabilecek, adalet meselesini, mesajını götürür ve ilk planda İslâm'ın genel esprisi içerisinde, her şeyden önce o insanlara İslâm'ı anlatabilecek tebliğciler vazifelendirir - davetçiler gönderir. Bu davetçilerin yapacağı iş; imkan buldukları ölçüde halk arasında çeşitli kimselerle temas kurup İslâm'ın anlatılmasına, halk kitlelerinin İslâm'a çekilmesine biraz önce sözü geçen o batıl sultalar müsaade etmeyecek.

Çünkü bu takdirde onların mevki ve makamları elden gidecektir. Sömürüleri elden gidecektir. Eski tahakkümleri kalmayacaktır. Kendileri (batıl sulta sahipleri) diğer insanlara seneler boyu zulmettiler. Bunun için de insanlarla eşit seviyeye gelmeyi katiyyetle hazmedemeyeceklerdir. Ve o noktada İslâm davetçilerine müdahale edecekler, davetin önüne set çekecekler, engel olacaklardır. Bunun için de her türlü güç ve kuvvete, baskıya, ikraha, icbara başvuracaklardır. Zorlamalar ortaya çıkacaktır. Bu vaziyette onlar elbette güç ve kuvvetle İslâm'ın karşısına çıkarlarsa, İslam davetçilerine engel olmak isterlerse, İslam'da, İslâm davetinin önünü açmak için; onların üzerine kuvvetler sevk edecektir ve bu sebeple harb doğacaktır. MESELEYE BİZ BU AÇIDAN BAKINCA BİR BAKIMA İSLAM'IN DAVETCİLER GÖNDERMESİ, HARBE SEBEBİYYET VEREN BİR UNSUR OLABİLECEĞİ İÇİN İSLAM' DA HARBİN TAARRUZİ BİR YÖNÜDE VARDIR DİYEBİLİRİZ. Ama mesele temelde şöyle iyice bir düşünüldüğü zaman yine harb için asıl sebep karşı tarafın kendi menfaatlarını korumak için İslâm davetine izin vermemesi, müsaade etmemesi ve engel olmasıdır. Ve ben yine asıl sebebi karşı tarafta- düşman tarafta- görüyorum.

S. ARSLANTAŞ - Hudeybiye musalahası esnasında henüz anlaşma maddeleri tahakkuk ettiği halde (imza ve onay olmazdan önce) anlaşma metninin başının besmele ile başlaması ve Resül Muhammed yazılmasına Mekke temsilcisi Amr'ın oğlu Süheyl itiraz etti; "Biz zaten senin Allah'ın Resulü olduğunu kabul etseydik, meselemiz - ihtilafımız- bitecekti." diye. Zaten o insanlar İslâm'ın dışındaki insanlar, İslam'ı kabul etmiş olsalar zaten harb edilmez. Siz onlara karşı varacaksınız, onların mevcut düzenlerini, statükosunu değiştirecek bir mesaj ulaştıracaksınız. Ondan sonra da harbin çıkmasında bizat siz (müslümanlar) ve İslâm müdahaleci oluyor. Tabi ki bu müdahele tabii seyri içerisinde neticede harbi getiriyor. Bağışlayınız ama ben İslâm'da harbin; bir savunma harbidir tezine katılamıyorum.

A. ÖNKAL - Müdahil sebepler nazarı itibara alındığı zaman diyorsunuz, Ben aşağı-yukarı konuşmamın son bölümünde buna temas ettim. Dedim ki; İslâm'ın bu özelliği arz etme özelliği bir noktada harbi gerekli kılıcı bir unsur olarak görülebilir. Bence acaba İslâm'ın harb görüşü müdafaayı mı esas alarak kabul eder, yoksa taarruzu mu esas alarak kabul eder meselesinde istilâhları çok önemli görmüyorum. Mesele genel hatlarıyla belli, ister buna taarruzi harb denilsin, isterse müdafaa harbi denilsin, harb çıkması arzu edilmeyen bir şey.

Ben ilk noktaya tekrar dönecek olursam; kan dökülmesi arzu edilmeyen bir şey. islâm insanın kanına hürmet duyar. Ama harb kaçınılmaz hale geldiği zaman da; Benim harbten yana rolüm yok, niyetim yok. " diye geri durulmaz. Mesele bu.

S. ARSLANTAŞ – Teşekkür ederim…

(İKTİBAS DERGİSİ, NİSAN 1985, SAYI: 100)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
NewsBox
Ford Servis / Oto Çiftel
Dürümiye / Lezzete Davetiye