19 Temmuz 2019 Cuma •

Abdurrahman Arslan: İslami siyaset/iktidar anlayışının entellektüel imkanları üzerinde yeniden durmak ve tefekkür etmek mecburiyetindeyiz

21.06.2019

Abdurrahman Arslan: "Modern iktidarın sıkça dile getirilen bir boyutu da onun “merkezi” olma hususiyetidir. Son yılların yoğun ve m oda konusu olan “sivil toplum ” tartışmalarında bu boyutun daha çok hatırlanır olduğunu gördük. Ne varki bu iktidar türü ile sivil toplum arasındaki ilişkinin aynı zamanda karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde cereyan ettiğini; ikisinin de hem birbirlerine muhtaç hem de birbirlerini destekleyip besledikleri gözlerden uzak tutulmuş oldu."

Araştırmacı Yazar Abdurrahman Arslan’ın “İslamcı  Düşünce ve Modern Zamanlarda Siyaset, Toplum, Birey” ana başlıklı yazı dizisinin üçüncü ve son  bölümünü Hertaraf Haber takipçilerinin ilgisine sunuyoruz…

3. bölüm

Burada Müslümanların ulus/modern devlet bağlamında “iflas” ettiği söylenen projeleriyle ilgili olarak değinmemiz mecburi olan bir husus daha bulunmakta. Ulus-devletin aşınmasını, aslında İslamcılığın başından beri savuna geldiği “ümmet bağlandı” tezi doğrulayan bir gelişme olarak görmeleri gerektiğini söz konusu edebiliriz.

Üstelik bu devlet modelinin Müslümanların tutum ve davranışlarıyla, “İslami kültür”ün müdahalesiyle, taşıdığı içerikle “sağlıklı” bir şekilde Müslüman bilince“transplante” edilememiş olmasını; bir cihetten de İslamcılığın başından beri bu devlet türüne karşı sürdürmekte olduğu “ümmet temelli” muhalefette aramamız gerekmektedir. Buna tek tek müslümanların bilinçlerinde sürdürdükleri bir muhalefet de diyebiliriz. Bu sebeple söz konusu ettiğimiz devlet türünün, müslümanların yaşadığı topraklarda fazla taraftar bulamamasına; diğer bir ifadeyle dünyanın müslümanlara ait “teritoryalleştirilmiş” düzeni içinde bu devlet türünün kendisi için aradığı meşruiyeti yeteri kadar bulamamış olmasına şaşmamak gerekmektedir. Zira m üslüm anın zihniyet dünyasında yaşadığı topraklar hala “haritalaştırılmamış” olarak durmaktadır.

Dolayısı ile Müslümanlarca savunulmamış bir tezin bu haliyle iflas etmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Üstelik bu, İslam’ın öngördüğü “iktidar” biçimi ile ulus-devlet, yani modern iktidar ve egemenlik anlayışını biribirleriyle karıştırmak anlamına gelmektedir. “İflas tezleri”nden hareket ne yazık ki bize yeni bir açıklama getirmemektedir. Kaldı ki post-modern dönem in bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiyi ayrıntıları içinde tartışmada gösterdiği takdire değer hassasiyetini, adil değil, fakat “tutarlı” olmak gibi bir kaygısı varsa, doğal olarak bunu Müslümanlar için de göstermesini bekleyebiliriz.

Bu yazı küresellik -ve/veya ’’küresel kriz”- karşısında; kısmen özeleştiri, kısmen “yeni imkânların” arayışı, ama bütünüyle İslam’ın iktidar anlayışı ve talebi üzerine yazılma amacı taşıdı.

Özet Yerine

İnsanoğlu için devlet olma halinin bütün imkânlarını ulus-devlette; devlet için gerekli olan otoriteyi de modern iktidarda somutlaştıran sosyal/siyasal düşünme tarzı -diğer bir ifadeyle sosyal/siyasal teori- ve batıda gerçekleştirilmiş olan tarihi deneyim; bizi bu yapıyı inşa eden üç önemli “kurucu unsur” üzerinde yeniden düşünmeye mecbur etmektedir. Bunlardan biri “modern iktidar” biri “toplum", bi­ri de “birey” kavramıdır.

Dolayısı ile, bu yazının günüm üzün toplumsal dünyasının bütün insani gerçekliğini şekillendirmiş olan devlet ve siyaset fikriyle ilgili bulunacağı açıktır. Bununla beraber yazı bilhassa biz Müslümanların ayrıştırılmış, dolayısı ile kavramsallaştırılmış biçimleriyle entellektüel düzlemde hazır bulduğumuz çok zaman doğal/sahici bir “gerçeklik” olarak kabul ettiğimiz “sosyal” ve “siyasal” olanın “ne”liği; sosyal ve siyasal şeklindeki bir ayırımlamanın “mümkün” ama İslam cihetinden doğru olup olamayacağı; bunların toplumdaki tezahürleri ve öngördükleri ilişki biçimleri üzerinde durmayı amaçlamaktadır. Yazı ayrıca İslami deneyimin epistemolojik geleneği içindeki “mevkiden”, “modern iktidar” fikri ve onun oluşum tarihine yönelik bir değerlendirme olmayı ummaktadır.

Değerlendirme sadece İslam ’la modern iktidar arasında olduğuna inandığım farklılığa dikkat çekmek gayesi taşımamaktadır. Bu sebeple yazı içindeki iktidar kavramının burada kendisinin istediği, hatta bize zorla kabul ettirmeye çalıştığı anlaşılma tarzından mahiyet olarak farklı şekilde değerlendirilmeye çalışılacağını belirtmek istiyorum.

İktidar kavramının burada farklı mahiyette tahayyül edilmiş olmasını bir ön kabul olarak görebiliriz. Söylemem gerekir ki, bu ön kabulün doğal neticesi olarak sözkonusu ettiğimiz “iktidar” kavramı, modern siyaset teorisinin veya modernist siyasal söylemin tanımladığından anlam ve kapsam olarak daha geniş bir alana münhasır kılınarak düşünülmüştür. Bunun sebebi müminlerin dinleriyle ilgili “bağlılık biçimi”ne kadar uzanan bir kültürel mirasla ilişkili olduğuna inanmamdan kaynaklanmaktadır. Öte yandan yine bu yazıda öncelikle sözkonusu edeceğim iktidar türünü; eğer varsa -ki ben burada var olduğunu savunmaya çalışacağım - diğer iktidar türlerinden ve tabii ki İslam’ınkinden ayırmak üzere; daha açıklayıcı ve uygun düşeceğine inandığımdan, kabul görmüş yaygın adıyla “modern iktidar” olarak dile getireceğim.

Fakat bu adlandırmayı, daha sonraki kısımlarda değineceğimiz hıristiyanlık örneğinde görüleceği gibi, mahiyet olarak daha açıklayıcı kılmaya giriştiğimizde, başka bir kavramsallaştırma ve isimlendirme ile sözkonusu edeceğimizi burada hatırlatmak istiyorum. Bu yüzden modern iktidar fikrini öyle kendinin de çok memnun kaldığı tanımlanmış haliyle; yani kendini reddedilmeyecek kadar günahlardan arınmış bir masumiyet içinde göstermeye çalıştığı haliyle kabul edilmesinin mümkün olamayacağını hatırlatmak üzere, itirazda bulunmak istedim. İtirazımın doğal ifadesi olarak onu “dışlaştırılmış iktidar” şeklinde kavramsallaştırmaya çalıştım. Kendi epistemolojik ve tarihsel deneyim ine de uygun düştüğü ne inandığım dan bu kavramsallaştırmayı daha “sevimli” bulduğumu söylemeliyim.

Kavramın kendisi başlangıçta dışa atılmışlığı, bir kovulmuşluğu çağrıştırmakta olsa da, bütünüyle yanıltıcıdır. Bu haliyle kavramın aslında modern in ­sanın sözü edilen iktidar karşısındaki kurtuluşu pek de kolay gözükmeyen kendi çaresizliğine; elinden alınmış olduğundan, içinde bulunduğu iktidarsızlığına bir vurgu olmasını istedim. Çünkü kavramsal ve pratik haliyle bu iktidar türü kovulmamıştır ve “söylem” değişse de kovulamaz. Keşke insanoğlunun böyle bir imkanı olabilseydi; daha da kötüsü o, “aşkınlaştırılarak” ait olduğu epistemolojiden dolayı bütün beşeri ilişkilerimize kendini sindirmeye çalışmaktadır. İçeriğinde miras olarak aldığı denetim tem elli bir yönetme biçiminin kültürüne sahip bulunduğunu bu yüzden unutmamak gerekmektedir.

Bunu söylerken Faucault’nun dile getirdiği ve tanımladığı “söylem” içerikli anlam dünyasından farklı bir şeyi kastettiğimi; meselenin sadece “söylem ” düzeyinde seyretmediğini belirtmem lazım.

Öte yandan anlatmaya çalıştıklarımın mefhumu muhalifinden hareketle, bundan anarşizan bir iktidar karşıtlığı neticesi de çıkartılmamalıdır.

Böyle bir fikriyat söz konusu olmadığı gibi; üstelik burada kastedilen mesele iktidarın kullanılma biçimi veya iktidarı kullananların ait olduğu kesim/sınıfta değildir. Mesele bir iktidar türü olarak modern iktidarın bizzat kendisi ve mahiyeti; bunun yanında, özellikle kendini bir “devlet” biçimine dönüştüren örgütleyici özelliğidir.

Dışlaştırılmış bir iktidar nedir veya nasıl tanımlanabilir?

Bu iktidar türünün sosyolojik tezahürü nasıldır; yani bu iktidarın öngördüğü siyaset/toplumu yönetme biçiminin, topluma ve bireye yönelik ifadesi nasıl somutlaşmaktadır?

Bu sorular açıktır ki modern iktidarın doğasına ilişkin tahlil yapmayı gerektirmektedir. Sorulara cevap ararken, hem doğrudan ilişkili olduğu, hem de konuya daha açıklayıcı kılabilmek üzere önce Hıristiyanlık ve İslam, sonra da maksadımı izah etmem ­ de bana değişik bir imkan kazandıracağım düşündüğümden Budizm gibi üç dinin; bilhassa bu dinlerin kendilerine inanan mü’minleri için “bu” ve “öteki dünya’yı kapsayan nasıl bir “kurtuluş/selamet” yolu önerdiklerine yazı içinde çok kısaca değimde bulunacağım.

Burada esas konumuzu ilgilendiren Hıristiyanlık ve İslam’ın iktidardan ne anladıkları, ayrıca farklı başlıklar altında yer yer sözkonusu edilecektir.

Şimdi dile getirdiğimiz modern iktidar ya da dışlaştırılmış iktidar şeklinde adlandırdığımız bu iktidar türünün, yazımızın kapsamı içinde anlatmaya çalışacağım ve önemli olduğunu düşündüğüm bir başka boyutuna kısaca değinide bulunmak istemekteyim. Modern iktidarın sıkça dile getirilen bir boyutu da onun “merkezi” olma hususiyetidir. Son yılların yoğun ve m oda konusu olan “sivil toplum ” tartışmalarında bu boyutun daha çok hatırlanır olduğunu gördük. Ne varki bu iktidar türü ile sivil toplum arasındaki ilişkinin aynı zamanda karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde cereyan ettiğini; ikisinin de hem birbirlerine muhtaç hem de birbirlerini destekleyip besledikleri gözlerden uzak tutulmuş oldu.

Öte yandan İslam ’la mukayese edildiğinde, bu iktidar türünün merkezi hususiyetinin her defasında önemli uyuşmazlık noktalarından biri olarak ortaya-çıkmasını ihmal edemiyoruz. Fakat buna rağmen İslam’ın öngördüğü “cemaati”, modernist bir okum a tarzıyla bütünüyle sivil topluma indirgemekte ısrarlı davranmış olmak, modern iktidarın merkeziliğini tahlil konusu olmaktan aslında korum akta ve kurtarmakta olduğunu hatırlamamız gerekmektedir.

Bu iktidar türünün merkeziliği m üslüm anlar tarafından yeteri kadar olmasa da, m üslüm anlar “dışından” bilhassa son zamanlarda, postmodern dönem in imkanları içinde, sık sık eleştiri konusu edildiğini; neticede “merkezsizliğin” savunucusu olan tarafların “sivil toplum ” kavramının içeriğini yeniden doldurarak postmodern düşüncenin parçalanmış dünyası için daha uygun hale getirdikleri bilinmektedir. Artık “sivil toplum” parçalamış bir toplumsallık ve parçalanmış bir kültürün yeni dönem deki demokratik imkanı sayılmaktadır.

Bunun yanında modern iktidar türünün taşıdığı merkezi özellik ile onun “dışlaştırılmış” olması arasında; üstelik bu dışlaştırmaya meşruiyet sağlayan dini ve tarihsel imkanlar arasında çok sıkı bağlar bulunduğuna inandığımı burada belirtmek istiyorum. Aynen sivil toplum ile bu merkezi iktidar biçimi arasında var olup gelen organik ilişkide olduğu gibi, bunda da kendine has varoluşsal bir ilişki mevcut bulunmaktadır. “Dışlaştırma” ile “merkeziliği” bu sebeple aynı ontolojik alanın doğal hasılası olarak birlikte tahlil etmenin daha doğru olacağına inandığım dan, yazıda böyle bir yol izlemeye çalıştım . Bu yolla birlikte şimdi, yazımızın konusunun esasını teşkil eden önem li noktalardan birine gelmiş olmaktayız. Şunu söylem emiz gerektiğine inanmaktayım ; bu iktidar türünün merkeziliğinden dolayı üç şeyin varlığı devlete borçlu olarak teşekkül etmiştir. Önceden de değindiğim iz gibi bunlar, “siyaset/iktidar” “toplum ” ve “birey”dir.

Yazımızın bu bağlamda değineceği diğer bir hususda; bu iktidar türünü hazırlayan sosyal/kültürel/ekonomik şartlar yanında, ona bu ideolojik içeriği veren kendi dini mirasıyla ilgisidir. Taşıdığı misyonla beraber düşünüldüğünde gerçekte modern iktidarın; çok doğal bir hak olarak hıristiyanlığın mirasından “sözleşmeci teoriler”in hazırladığı meşrulaştırın imkanlarla evrilerek yeni dönemdeki halini aldığı; aslında bununla beraber geçmişe ait önemli bir “kültü” de muhtevasında barındırdığına dair tarihsel bir durum a işaret ettiğini söylemeliyiz.

Ama ne yazık ki, bu iktidar ve onun üstlendiği işlev, her zam an kendi geçmişinden ayrıştırılarak sözkonusu edilmektedir. Öte yandan yine sözünü ettiğim iz bu iktidar ve iktidardan neşet eden siyaset anlayışı; kendi özgün kaynağını ferdin inandığı dinin kendi mü m inini tanım lam a tarzında; bu dinin yani hıristiyanlığın oluşturmak istediği “insan modeli” ve ona önerdiği “kurtuluş/selam et” biçim inde bulunmaktadır. Modern siyasetin/devletin, Hıristiyanlığın kendi mü’mini ile olan ilişki biçim inin dönüştürüm ünün bir hasılası olarak “okunabileceğini” gözden uzak tutmak kolay değildir. Dolayısı ile sözleşmeci teorilerde kendi özgün kaynağını bulduğu söylenen modern iktidar anlayışı, aslında sadece kendi meşruiyet kaynağını değiştirebilm iş; meşruiyetin kaynağı sadece teorik düzlemde “gökten yeryüzüne” indirilmiştir diyebiliriz.

Başka bir ifade ile insanları yönetme “mantığı” bağlamında iktidar anlayışı değişmemiş, sadece iktidar “el” değiştirmiştir: iktidar “Clericus”tan “Laicus”a geçerken aşkınlaştırılmış/dışlaştırılmış haliyle konumu değişmeden kalmıştır. Öncekiyle, yani kilisenin temsil ettiği somut haliyle mukayese edildiğinde iktidar, soyut bir “özne”ye dönüşen varlığıyla yeni dönem de kendini kabullendirmeyi kolay hale getirmiştir. Merkezi olmaktan kaynaklanan ve tahlilini sonra yapmaya çalışacağımız diğer iki kavramın “toplum ” ve “birey” olduğunu söylem iştik, ikisinin de modern dönem in, onun sosyal gerçekliğinin kurucu özneleri olduğunu biliyoruz. Bu iki kavramda sosyolojiyle beraber yakın dönem de düşünce hayalimize girmiş oldular. "Toplum”, nasıl ki sıradan bir insan topluluğunu, ya da insanların sadece bir araya gelmişliği anlamını içermiyorsa; “birey” de tekil, ferdin karşılığı olarak alınamaz.

Dolayısı ile bunların İslamcı düşüncenin sosyal/siyasal dili içinde meşru yerleri bulunmam aktadır. Toplum ve birey kavramlarının, kendilerine ait ontolojik statüleri bulunan “cemaat” ve “mü’min” kavramlarına karşılık olmak üzere yanlış kullanımı; İslam’ı anlam a ve yorum faaliyetinde olduğu kadar, m üslüm anın her türlü entellektüel gayretinde de ciddi sorunlara zem in oluşturduğunu hatırlamamız gerekmektedir.

Yukarıda kabaca özetleyerek bir çerçeve çizmeye çalıştığım hususlar, aslında üzerinde yeniden düşünmemizi önemli kılan noktalardan biriyle ilgili bulunmakta. O da İslam’ın yönetim/siyaseti düzenleme biçimiyle alakalı; bu düzenlemeye dair geçmişteki tartışmalar ve ortaya çıkan sorunların günümüz şartlarında yeniden ve zorunlu tahlilidir. Yazının bütünlüğü içinde belirli bir iktidar türünü temsil ettiğinden ulus-devlete sık sık atıfta bulunduğum uz görülecektir. Gayemiz ne sadece bu devlet şeklinin ortaya çıkışma rahim görevi yapmış kendi tarihsel arkaplanı üzerinde durmak; nede onun taşıdığı hususiyetleri ve kuruluş tarihini anlatmaktır. Bunun yanında belirtmem gerekir ki, hıristiyanlığa yönelik herhangi bir eleştiri bu yazının amacı içinde bulunmamaktadır; sadece kendi imkanları içinde bir tespit yapmaya yönelik olarak, bu din ve onun on dört yüzyıllık deneyim ine “siyaset/iktidar” ve “bağlılık biçimi” olarak bakılmaya çalışılmıştır. Bu devlet biçim inin bizi esas ilgilendiren; insanoğlu için taşıdığı onur kırıcı ve tehdit edici muhtevasıyla, bütün dünyada yaygınlaşmış olan “özgün” yönetme biçimi; fakat bilhassa sahibi olduğu egem enlik anlayışı ve temsil ettiği iktidar türüdür.

Bununla beraber ulus-devlet gibi yeni bir devlet ve iktidar biçim i üzerinde durmamızın esas sebebi, müslümanların geçmiş ve günümüzde tartıştığı siyaset/yönetim şekliyle alakalı olduğunu belirtmeliyim. Yazıda ulus-devlete yönelik atıflar bu yüzden kendisiyle doğrudan ilgi olmaktan çok, İslamcı düşüncenin üzerinde tartıştığı iktidar, egem enlik ve siyaset/yönetim meselesinin mahiyetine dikkat çekmek içindir.

Taşıdığı muhteva ile küreselleşen bir dünyada bunu yeniden tartışmanın fayda sağlayacağına inanmaktayım. Zira bu devlet modelinin taşıdığı muhteva; m üslüm anlarda düşünsel düzeyde ve hayatın pratiğinde ciddi çözülmeler ve sorunlar hasıl etmekte; modern hayatın müslümanlar arasındaki -bu ister aile/akraba, isterse cemaat düzeyinde olsun; daha doğrusu cemaat olamamalarını sağlayan “düzeydeki”- sosyal ilişkileri çözmeye yönelik taleplerine, müslümanların yeterli direnci göstermelerine mani olmakta ve onlar tarafından bulunması gereken çözüm yollarının mümkün izlerini kapatmaktadır.

Şu noktayı da belirtmemiz gerekir ki, müslümanların yönetim ve siyasete dair meseleleri tartışmaya başlamaları, modern dünya ile karşılaşmalarının “geç” dönem ine rastlar. İslamcı düşüncenin sonraki seyrini bütünüyle belirlediğini söyleyebileceğimiz bu tartışmaların, bütün boyutları içinde ilk defa halifeliğin kaldırılması ile başladığını görmekteyiz. Sözkonusu tartışmalar, İslam’ın yönetim ve siyaset meselesiyle ilgili ve yeni açılımlarla günüm üze kadar devam edip gelen iki faildi yorum/çizginin oluşum tarihinin de başlangıcını teşkil eder. Bu iki farklı çizgiden birini Ali Abdurrazzık, diğerini de Reşit Rıza temsil etmektedir. Hilafetin kaldırılmasıyla başlayan; m üslüm anların modern zam anlara hakim siyaset/devlet anlayışı karşısında gösterdikleri yararlı ve gerçekten değerli çaba, bugün daha çok önemli hale gelmiş bulunmaktadır.

Bu tartışmanın içindeki insanların daha “ne” olduğunu tam olarak bilemedikleri bir “dünyaya” karşı göstermiş oldukları müthiş sorumluluk, gayret ve sebatın neticesi olan ve bugün bize ulaşan zengin mirastan hareket ederek; günümüzde islami bir siyaset/iktidar anlayışının entellektüel imkanları üzerinde yeniden durmak ve tefekkür etmek gibi bir mecburiyet içinde olduğumuz inkar edilemez. Herşeye rağmen eğer bugün “İslamcı” düşünce yeryüzünün zalimleri tarafından küreselleşmenin üzerinde duran bir demokles kılıcı olarak hala görülüyorsa; İslam’ı anlama hususunda hala bir “küresel kriz” sözkonusuysa; bunda esas pay sahibi olan hiç şüphe yok ki, bize bu mirası bırakanlardır. Allah onlardan razı olsun.

Hatırlamamız gerekir ki, oryantalizme ve/veya modernist dünya görüşüne karşı çıkmanın bir imkanı gibi görüneni aslında bir cihetten bu dünya görüşünü simetrik yeniden inşayı içeren, dolayısıyla her/veya bazı “kültür” ve düşüncenin evrenselliğine vurgu yapmak, daha başlangıçta oryantalist/modernist söyleme hapsolmak gibi bir kadere sahiptir. Değimde bulunduğumuz “evrensellik”, öncelikle batılı idealleri içeriklendirmiş olması sebebiyle; ne oryantalist, ne de modernist içerikten arındırılmadan anlaşılması mümkün bir evrensellik değildir.

Evrensellik anlayışına burada getirilen eleştiri, post-modernitenin özcülüğe karşı takındığı tutumla ilgili olmaktan ziyade; bu fikrin herşeyden önce ideolojik muhtevasını hesaba çekmekle ilgilidir. Evrensellik fikrini ne tür bir epistemolojik geleneğin, ne için inşa ettiğini; içeriğinde ne tür bir hegemonya taşıdığını tahlil etmeden; herhangi bir düşünce ve “kültür”e evrensellik vasfı atfetmek modernist söyleme katılım için zımmi bir davet sayılır. Bu söylem ise, tek sesli bir evrenselliği içermektedir. Fakat buna rağmen, insanın “aziz” saydığı değerlerin her zaman evrensel olduğunu da burada kaydetmekte fayda var. Haritalaştırmaya”, ileriki sayfalarda değinmeye çalışacağız. Meşruiyet ve müslüman zihindeki durumuna gelince; son günlerde Filistin “intifada”sıyla yaşanan olayların; müslümanların bulundukları topraklarda nasıl birden bire ani “med-cezir”lere sebebiyet verdiğini; bu haliyle de bu topraklardaki hiçbir ulus-devletin uzun süreli yaşama güvencesini elinde bulundurmadığına, küresel dünyanın sahiplerinin bir kez daha tanık olduklarım gördük.

(Son)

Yazı Dizisinin İlk Bölümü İçin:

http://www.hertaraf.com/haber-islamci-dusunce-ve-modern-zamanlarda-siyaset-toplum-birey-1-abdurrahman-arslan-2634

Yazı Dizisinin ikinci Bölümü İçin:

http://www.hertaraf.com/haber-abdurrahman-arslan-muslumanlarin-bati-elestirisini-evvela-ahlaki-temelde-surdurmus-olmalari-tesadufi-degildir-2668

(Umran Dergisi)

Yorum Ekle
Yorumlar
Henüz Yorum Eklenmemiş
Dürümiye / Lezzete Davetiye